Yazar: Ayşe KUTLUHAN

Biraz şaşkın, biraz kızgın, bir hayli de karışık kalktım bu hafta ekran başından. Bölümün hangi sahnesine elimi atsam silkelenip savrulacakmışım gibi geliyor. Haftalardır ‘’Acaba kim?’’ diye deli gibi kafa yorduğum Behram Adıvar’ın bütün sırrının çözülmesine mi şaşırayım yoksa Yusuf Cebeci’nin yaşıyor olma ihtimaline mi, bilemedim. Bu kafa karışıklığı içerisinde yoruma başlarken sürçü lisan edersen şimdiden affola.

“Kuzgun’u terk edilmek değil, güveni yaraladı.” demiştim geçtiğimiz hafta. Bu hafta güvendiklerinden ziyade “gerçek” diye bildiği her şeyden yara aldı. Yirmi yıldır bildiği ve intikam savaşı verdiği her şeyin aslında bir yalandan ibaret olduğunu öğrenmesi, onun için tam anlamıyla bir yıkım oldu. Terk edilmenin, tercih edilmemenin ve ölümün o soğuk tarafıyla sekiz yaşında tanıştı, Kuzgun. Bedeninden bir parçasını kaybettiğindeyse güven duygusunu tamamen yitirmişti; ta ki Terzi Derviş’le karşılaşana kadar. Sebebini bilmediği bir şekilde ona yakın hissediyordu kendini. Kuzgun’a göre belki de babasından ona kalan bir mirastı, Terzi. En son sekiz yaşında ihanet uğramıştı, Kuzgun; sekiz yaşında terk edilmiş,  sekiz yaşında vazgeçilmişti. Şimdi yirmi yılın sonunda yeniden kayıp verdi. Güvendiği dağı yıkıldı ve altında kaldı tekrar. Çıkmaya çalışırken öğrendiği gerçekler, üzerine yıkılan dağdan daha çok canını yaktı.

Terzi’nin Behram olma olasılığı üzerinde defalar durmuştuk daha önce. O yüzden bu gerçek Kuzgun’u yıkıp geçse de beni şaşırtmadı. Dahası Behram’ın, yani bizim tanıdığımız Terzi Derviş’in, Yusuf Cebeci için sıradan biri olmadığına yönelik birçok teoride bulunmuştum önceki  yorumlarımda. Yaş ortalamasını temel alarak babası olmasından çok onun Yusuf Cebeci’nin kardeşi olma ihtimalinin üzerinde durmuştum. Fakat geçtiğimiz bölüm Yusuf’la ilgili gelen flashbacklerden sonra Derviş’in ‘’On sekiz yaşında kaybettim.’’ dediği oğlu takılı kaldıydı kafamda. Aslında Derviş’in bahsettiği ölüm değildi, oğlunun reşit olduktan sonra kendisine rest çekişiydi çünkü kendi gırtlağına kadar pis işlere bulaşmışken Yusuf onu reddedip kanun adamı olmayı seçmişti. Ben, geçen bölüm bu teorileri kafamda oturtmuştum ancak üzerine birkaç küçük kırıntı daha eklemek için beklemeyi tercih etmiştim. Bu bölüm bunlara gerek kalmadan yazan kalemler on haftadır merak ettiğimiz soruların cevabını tek seferde sundu önümüze. Derviş’in, Behram; Behram’ın, Yusuf’un babası; babasının da oğlunun katili olduğu çıktı ortaya.  Düşünüp beyin yakma olayımız son buldu mu, peki? Asla! Berham’ın kimliği ve Kuzgun’la arasındaki bağ, ortaya çıktı derken Ferman karakterine ve Yusuf’un yaşıyor olmasına merhaba, dedik. Gerçi benim için Yusuf’un yaşıyor olması şimdilik sadece bir ihtimal. Nitekim mezarın boş olması Yusuf’un ölmediği anlamına gelmez. Belki mezarı çok önceden başka bir yere taşımış da olabilirler. Söz konusu Kuzgun dizisiyse ben her şeye hazırlıklıyım.

Behram, Yusuf, Ferman ve Kuzgun kaosu derken çok fazla yordu bölüm, beni. Şaşkınlıklarım soğuk duş etkisi yaratırken kızgınlıklarım kaynar kazan gibi fokurdadı durdu bölüm boyunca. Bunu da sanırım Dila’ya borçluyum. Kendini ve ailesini o kadar güzel akladı ki kendi içinde, Kuzgun günah keçisi oldu çıktı. Tamam, kabul ederim. Kuzgun, intikamı uğruna Dila’yı kullandı hatta onun gururuyla oynadı. İyi de Dila da sütten çıkma ak kaşık değil be kardeşim!  Tüm kirli işlerine rağmen babasını affetmeyi başaran dürüstlük abidesi Dila “Çocukluğum” dediği Kuzgun’un yaptıklarını unutup onun attığı adımlara karşılık bir adım atamaz mı? ‘’Çıkarları uğruna bir kadını kullanma’’ olayını ben de onaylamıyorum ama bu durumu onaylamamam, Kuzgun’u haklı bulmadığım anlamına gelmez. Aşkta ve savaşta her şey mubahtır derler. O savaşını daha kirli de yapabilirdi ama yapmadı. ‘’Git’’ dedi her şeyden önce, ‘’Sen o evin en masumusun.’’  Kalıp kirlenmeyi seçtiysen bu senin sorunun bence, Dila Bilgin!

“Ben sana hiç güvenmedim.” dedi Kuzgun çok açık yüreklilikle ama “Olur da bir gün becerirsem bir sana inanmak isterim, beni şuramdan vur diye. Gelen senden gelsin, başımla beraber.” diye de ekledi ardından. Zira geçmişinden bugününe Kuzgun için en temiz, en masum anıydı, Dila. Dağ olsa utanır yıkılırdı bu sözler karşısında Dila Hanım, sen nasıl hâlâ onun arkasından iş çevirebiliyorsun? Kendi aileni korumak için, nasıl Kuzgun’u ateşe atıyorsun? Senin adalet anlayışınla benimki asla uyuşmuyor, söyleyeyim. Çok merak ediyorum, kendi huzurun için kaç kere daha çalacaksın, Kuzgun’un hayatını? Hadi o zaman çocuktun, sonrasında her şeyin farkına varman bir şey değiştirmezdi zaten. Babanın hayatını kurtarmak için çaba sarf ederken neden Kuzgun’u da korumaya çalışmıyorsun?

Polisle iş birliği yaparken bile kirli oynayan bir Dila varken karşımda, bu saatten sonra onun duyacağı pişmanlığa da Kuzgun’a olan aşkına da kimse inandıramaz beni. Kuzgun yüreği sıkıştığı her an Dila’ya sığınmak istedi bu bölüm ama o, bunu göre göre adım adım şahit olduğu her şeyi Kudret’e yetiştirmekten geri kalmadı, sağ olsun. Her şeyi geçtim Kuzgun’a ait saatin içinde gördüğü yazıyı ona söylemeden nasıl Kudret’e anlatır? Bu detay,  Behram Adıvar’ın sırrıyla ilgili. Kuzgun’un geçmişine ait kocaman bir sır… Bu konuda seni affedebileceğimi hiç sanmıyorum Dila Bilgin! Bir gün gerçekten adil olmayı öğrendiğinde iş işten çoktan geçmiş olacak. Haaa, içim almıyor kusura bakma ‘’Dila Cebeci’’ diyemiyorum sana.

Bu bölüm, benim için tam anlamıyla Barış Arduç demekti. Kuzgun’un anbean yaşadığı bütün şaşkınlıklarını, hayal kırıklıklarını, kızgınlığını ve kırgınlığını o kadar iyi taşıdı ki üzerinde ekran karşısında sağlam durana aşk olsun. Hele hele Kuzgun’un annesiyle hesaplaşma sahnesi benim için Kesik’in ölümünden sonra bir zirve. Dila’ya sığınışı, babasının boş mezarının içine çöküşü; ses tonundan tutun da yüzünün aldığı şekle kadar Barış Arduç beni o sahneye sonuna kadar kilitledi. Hissettiği ve hissettirdiği her duygu için binlerce teşekkür ederim, kendisine. Ruhuna sağlık, sevgili Barış Arduç.

Oyunculuk performanslarına değindiysek Hatice Aslan’ın adını anmadan geçmek olmaz. Kuzgun ve Meryem sahnesi bu kadar içinize işliyorsa bunda onun da payı yüksek. Emeklerine sağlık.

Son sahnede patlayan silaha yönelik bir tahminim yok. Çünkü çok uç bir nokta Behram Adıvar’ın ölmesi. Bildiğim bir şey varsa Kuzgun’un bu son yaşadıkları onu yerle yeksan etse de küllerinden yeniden doğan bir anka kuşu gibi olacak.

Genel Notlarım:

  • Ali ve Füsun’a buradan teşekkürlerimi yolluyorum. Bu kadar kaos dolu bir bölümde yüzümü bir onlar güldürdü valla. Haa, aklın iki karış havada olduğundan kim ne söylerse ona inanıp durman beni bir nebze çileden çıkarmış olabilir ama olsun, Füsun sana kurnaz olmayı öğretir.
  • Şermin’in en başından beri durduğu yeri çok sevdim, kötü ama tatlı bir kötü. Seyredilesi bir tarafı var.
  • Bölüme dair takıldığım birkaç konu var. Yusuf cezaevine girdiği hafta çok geçmeden öldürüldü ancak Behram’da ondan gelme bir hayli mektup var. Bu adam üç günde mi yazdı onca mektubu? Burada bir zamanlama yanlışı var ama çözemedim.
  • Rıfat, Dila’nın sırrını çok güzel bir şekilde Şermin’e teslim etti. Hayırlısı olsun. O bu sırrı muhteşem bir şekilde kullanmasını bilir. Bak şimdi gazete manşeti hayal ediyorum ” Flash gelişme! Uyuşturucudan tutuklanan ve cezaevinde hayatını kaybeden eski polis memurunun masum olduğu paketi oraya koyanın o yıllarda sekiz yaşında olan Dila Bilgin’in olduğu ortaya çıktı.” Benden gazeteci olurmuş.

Şok şok üstüne geçirsem de soluksuz izlediğim bir bölüm oldu. Emeği geçen herkesin yüreğine sağlık.

Sevgiyle kalın.

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.