YAZAR: Şeyma BULUT

Dünya tarihine baktığımızda kadınlar uğruna birçok savaş çıktığını görürüz. Helen için yapılan Truva Savaşı, Cengiz Han’ın karısı için Merkitler’e saldırması, Atilla’nın eşi için çıktığı Galya Seferi, Ertuğrul Gazi ve  Orhan Gazi’nin sevdiği kadınlar için girdikleri savaşlar… Hepsinin çıkış noktaları bir kadındır. Dünyanın en güçlü adamları, imparatorları sevdikleri kadınlar uğruna gözlerini kırpmadan hem kendilerini hem de çevrelerini ateşe atmışlardır. Bunun adı aşk mıdır, yoksa istediğini elde etme arzusu mu? Orası asla net değil ancak bu kadınlar bir şekilde tarihin akışına yön verdiler. Kuzgun’da da benzer bir savaşın ayak seslerini duymaya başladık. Ferman ve Kuzgun savaş baltalarını kaldırdılar. Sebebi yine bir kadın: Dila.

Kuzgun ve Ferman. İki azılı düşman olacaklarının emarelerini daha geçtiğimiz sezon bize vermişlerdi. Ferman, Ali’yi de yanına alarak Kuzgun’a bulaşınca Dila yüzünden nefret etme boyutuna geldiği Ferman’la üç ayrı cephede bir savaşa girdi Kuzgun. Zaten final sahnesinde “Ben senin şirketine de girerim, evine de girerim, bahçene de girerim” derken mübalağa sanatından faydalanmıyordu. Bildiğimiz gibi Kuzgun asla tek adımlı hareket eden biri değil ve Ferman da Bilginler gibi tedbirsiz bir adam değil. Bu ikilinin savaşının galibi kim olur bilmiyorum ama görünen o ki Dila’yı kaybeden diğer cephelerde de hükmen mağlup olacak.

Bu iki insan aslında birbirinden hiç de farklı karakterlerde değiller. Kuzgun’un çocukluğunda yaşadığı acıların bir benzerini de Ferman yaşadı. İkisi de hayatları boyunca aileleriyle sınanmış, birçok insanın biri bile başına gelse delireceği şeyleri üst üste yaşayan iki yaralı ruh. Aslında amaçları hep aynı artık kazanmak ve normal bir hayat sürmek. Fakat geldikleri bu noktada bu, pek kolay olmayacak. Ferman, Kuzgun’un alanına girerek açıktan savaşı ilan etti. Bunun aksini söylese kentsel dönüşümden yararlanıp mahalleye girmesi ve Kuzgun’un sahip çıktığı çocuklara -Ali’nin planı da olsa Kuzgun bilmiyor – bulaşarak zaten hâli hazırda var olan mücadeleyi daha da ateşledi. Ferman’ın görmediğiyse şu an için onu seçen kadının düşmanı ilan ettiği adamın bir damla sevgisi için kendinden vazgeçecek kadar tüketici bir aşkın içinde olduğu. Eskiler der ki bir yuvayı sönmemiş bir ateşle kurarsan o ateş evi de içindekileri de kül eder.

Dila ve Kuzgun yaşananlardan bir yıl sonra yüzleştiler. Neler değişti peki? Akıp giden zaman yaşanılanları unutturabilir mi? Yoksa değişen sadece takvim yaprakları mıdır? İnsanlar zamanın her şeyi unutturduğunu, zaman geçtikçe yaşanılanların üzerinin soğuyacağını söyler. Bana kalırsa külliyen yalan bu. Zaman sadece takvim yapraklarını değiştirir, yaşananlarıysa unutturmaz. Hele ki onlar, hayatları bir daha geri dönüşü olmayacak şekilde değiştirmişse zaman sadece acıyı arttırır. Geçen zaman acıyı değiştirmese de özellikle Dila’yı fazlasıyla değiştirdi.  Her ne kadar biraz da olsa haklı bulsam da kendi yaptıklarını da unutmuş gibi Dila. Tamam yaşadıkları çok ağırdı ama ya Kuzgun’un yaşadıkları? Her yol ayrımında bunu unutup karşısında normal olan bir insan varmışçasına hareket etmesini anlayamıyorum, maalesef. Kuzgun’a olan aşkından şüphe etmesem de onun aslında  gücü sevdiğini de düşünüyorum. Tek başına olabilirdi. İyileştikten sonra güçlü bir kadın olarak kendine bir yol çizebilirdi ama o yine her zamanki gibi sığınmayı tercih etti. Zaten yanında durduğu adam da ona Behram’ı öldür diyen Ferman’dan başkası değil. Kuzgun’un karanlığından kaçarken, başka bir karanlığa sığınmanın neresi temiz yaşamak, biri bana açıklarsa sevinirim. Ferman’ın işlediği cinayetleri bilmiyor da değil. Bora, cezaevi müdürü vs… Hani temiz hayat isteği? Ya da şöyle diyeyim bu hayattan çıkma isteği? Tek umurunda olan Kuzgun’un belindeki silah.  Yanındaki adamın belindekinin su tabancası olmadığını da bildiğine göre bana bu Kuzgun’dan intikam alma isteği dışında başka bir şey değilmiş gibi geliyor açıkçası. Dila’nın öfkesi daha büyük yanlışlara sürüklenmeden söner umarım. Dila içindeki yangınla Kuzgun’a duvarlarını kaldıradursun, bir sene durmadan her gün onu arayan adamın hayatından hemen çıkacağı gibi bir hayali yoktur umarım. Kuzgun yine tüm ihtişamıyla onun hayatının ortasına izinsiz gireceğe benziyor.

Dila her ne kadar masum dursa da Ferman’ın teyzesi bir sebepten dolayı Dila’yı istemiyor hayatlarında. Bu teyzenin şu anda bizim de bilmediğimiz bir sırrı var ayrıca. Bir şekilde Kuzgun’dan çekiniyor ve Ferman’la onu birbirinden uzak tutma isteği var. Ferman’ın annesinin mezarında “Ben Kuzgun ve Ferman’ı birbirinden nasıl koruyacağım?” derken kızına da “Ferman kazanamayacağı bir savaşa girdi.” cümlesini sarf etti. Buradan bir çok çıkarım yapabiliriz fakat şu anda erken olduğunu düşünüyorum. Ancak bariz bir şekilde ortada olan, bu iki adamın sandıkları kadar birbirlerine uzak olmadıkları gerçeğidir ki aslında tüm taşları da bu, yerine oturtabilir ve her ne olursa olsun teyzenin sakladığı bu sır Ferman, Kuzgun(Hatta Kuzgun’un ailesi) ve Dila arasındaki ilişkinin seyrini etkileyecektir. Bekleyip, göreceğiz.

Ferman’ın teyzesinin uyarılarını dikkate almadan her şeye hakim olarak adımlar attığını izlerken aslında çevresindeki her şeyi de bilmediğini görüyoruz. Kardeşi Güneş, haberi dahi olmadan Kuzgun’un yakınına giriverdi. Açıkçası ilk tanıtımları izlerken Ferman için Kuzgun’a yaklaştığını düşünmüştüm ancak durum pek öyle de görünmüyor. Güneş’in Kuzgun’a olan bakışında bir nahiflik var. İlerleyen zaman bize ne gösterir bilmiyoruz tabii ki ama Güneş’in birtakım olayların seyrini değiştirebileceğini de düşünüyorum.  Ali ve Şermin’in gizliden yürüttükleri iş birliği sayesinde –Gazetedeki haber ve Kuzgun’un çocuklarının tutuklanması –araları iyice açılan Ferman ve Kuzgun,  Dila nedeniyle de karşı karşıya kaldılar. Bir de Güneş meselesi ortaya çıktığında zaten sallantıda olan dengeler iyice karışık bir hâle geleceğe benziyor.

Final sahnesinde Kuzgun’da yeni bir dönemin başladığının sinyalleri net bir şekilde verildi. Kuzgun “Akça Görgün” adıyla Ferman’la ortak oldu. Peki neden Akça? Bu ayrıntıyı çok sevdiğimi belirtmem gerekiyor. Kuzgun, şehre döndüğünde yüzüne bir maske takmış ve intikamı için çevresindeki herkesi yakıp geçmişti. Akça ise onun çocukluğundaki ismiydi. O sokaklarda yaşayan, hayvanları seven, çocuklara yardım eden, sekiz yılda 999 kere dayak yeyip bir daha hiç yemeyen o adamdı, Akça. Açıkçası bu sezon biz, o adamı izleyeceğiz gibi bir hissim var. Kuzgun, kazandığı onca paraya rağmen bunu çocuklar için, mahalledeki insanlar için kullanmış ve o lüks hayata gitmemiş. Geldiği yeri, sokakları unutmadan yine o caddelerde yaşamaya devam etmiş. Katışıksız o çocuk olamaz gerçi çünkü Behram’ın ölümüyle artık o karanlığın ta kendisi hâline gelmek zorunda kaldı. Gördük ki yaşananların ardından Behram’ın ortakları hepsinin peşine düşerken Kuzgun bir tercih yapmak zorunda kaldı. Bunu yaparken de tek aydınlık tarafı Dila’sını adım adım aradı ancak belindeki silahı bırakamaz artık. Bıraktığında onları kapının önünde sadece ölüm bekliyor. Şimdi Kuzgun, Dila uğruna girdiği savaşta, sevdiklerini korumaya çalışırken birlikte yaşayıp sahip çıktığı insanları da korumaya çalışacağa benziyor.

Ferman ve Kuzgun artık ortak. Yaşanan onca şeye rağmen hâlâ birbirlerine olan sevgilerini gördüğümüz Dila ve Kuzgun’un en büyük sınavı bu, olacağa benziyor. Geçtiğimiz sezonda da çok fazla üstünde durmuştum: Her şeyi kazanamazsınız. Kuzgun bir noktada tercih yapmak zorunda, hayırlısı…

Kuzgun sezona maalesef ki oldukça zayıf hazırlanmış diyebilirim. Geçtiğimiz sezon ortaya konulan çatışma kalkmış ve yerine biraz klişelerle bezeli, intikam olgusundan çıkan aşk temelli yeni bir hikâye gelmiş. Bu tutar mı? Ya da ileride nasıl açılır bir fikrim yok ancak durumun pek de iç açıcı görünmediğini söyleyebilirim. Bu arada yeni yönetmen ve ekibi de geçen sezona göre oldukça iyi bir iş çıkarmışlar. Renklendirmeler, ses, sahneler arasındaki geçişin bütünlüğe zarar vermeden tüm bölüm boyunca sürmesi başarılıydı.

Parantez açmak istediğim bir mesele de, Onur Saylak ve Tülay Günal. Şiir gibi oyunculuk mu? Evet onlardı. Onur Saylak karşısında maalesef onunla rol alan herkes bir tutukluk yaşamış, pek de isteneni veremediler; Tülay Günal hariç. İki usta oyuncu da bölüm boyunca tek bir mimik ve jest kaçırmadan beden dillerini de en doğru şekilde karakterleriyle harmanlayarak sundular bize. Hoş geldiniz, safa getirdiniz, diyelim.

Yazan, yöneten, oynayan ve kamera arkasında emek veren tüm ekibin emeğine sağlık, yazıma Charles Baudelaire’in  dizeleriyle son veriyorum, haftaya görüşmek üzere.

Tükendi gençliğim karanlıklarda,
Çılgın fırtınalarda ve yağmurlarda;
Güneş bazen açtı, kapandı derhal
Bahtımın yazgısı karanlıklarda;
Öyle harap ettiler ki gönül bahçemi
Dallar hep kırıldı, yapraklar yerde
Kuytularda birkaç meyvesi kaldı…

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.