Yazar: Irmak TERCANER

Masumlar Apartmanı‘nda bu hafta, İnci ve Han’ın evlilik kararıyla Hikmet Bey’in yaşam mücadelesini de içine alan birçok olayın şekillendiği bir bölüm izledim. Ancak bölümün benim için olmazsa olmazı bu kez, karakterlerin kaçış noktalarına dair yarım kalan yapbozun son parçasını tamamlayan Gülben’di hiç kuşkusuz.

Langle’ın dediği gibi “Acı çekmek, en genel hâliyle hoş olmayan hislerin duyumsanması.” olarak tanımlanır. İnsanlar, yaşamları boyunca olumlu ya da olumsuz birçok duygu yaşarlar. Kimi, gülmekten tutun da sevmek ve mutlu olmaya kadar birçok olumlu duyguyla yol arkadaşlığı yaparken kimi de üzülmek, kederlenmek, acı çekmek gibi hayatı esir alan, kemiren olumsuz duyguların içine hapsolur. Doğum, yaşam ve ölüm döngüsü içinde bir hayat süren insan için acı çekmek; kaçınılmaz, hayatın her noktasına sirayet etmiş bir duygudur; insan olmanın, bir kalbe sahip olmanın karşılığıdır aslında. Acının  kaçınılmazlığından ve insan hayatı içinde kendine mutlaka yer bulacağından yola çıkarsak asıl meselenin insanların, acılara karşı tutumları olduğunu söyleyebiliriz. Bazı insanlar vardır, en büyük acılarıyla yüzleşme cesareti gösterir, yollarına bu şekilde devam ederler. Bazı insanlar da acılar karşısında kaçış noktaları yani sığınacak liman bulur ve bu sayede acılarını bir nebze soğutur, arka plana atmaya çalışırlar tıpkı Masumlar Apartmanı’nda olduğu gibi. Acı geçmişi oldukça kabarık olan bu öyküdeki her bir karakterin de bundan kurtulmak için oluşturduğu korunma mekanizmaları var. Safiye’den Han’a; Han’dan Neriman’a ve Gülben’e kadar, hepsinin… Safiye, ahlaksal ve fiziksel olarak birbirinden farklı anlamlar kattığı “kir”e karşı sürekli mücadele eden bir kadın. Bu bölüm babasının da dediği gibi, evin her metrekaresinde silip temizlemeye çalıştığı şey aslında toz ya da kir değil, oraya sinmiş kendi acıları. O, amansız bir şekilde mücadele ettiği kir temizliğiyle aslında kendisine kaçacak bir alan yaratıp oraya sığınıyor. Safiye’nin yanı sıra Han ve Neriman, diğer iki kardeşe göre dışarıdan daha az sorunları varmış gibi görünen ama en az Safiye ve Gülben kadar ağır travmaları olan iki kardeş. Bilmem fark ettiniz mi, karşımızda işleri ne zaman yolunda gitmese, reddedilse, sevgisiz hissetse, kızsa çöplere sığınan bir Han ve ev içi travmalar sonrası kendine zarar vermek için kolları sıvayan bir Neriman var! O gizli ama emin adımlarla koştuğu, huzur bulduğu, üstünde uzandığı çöpler Han’ın; kendine zarar vererek vücudunda oluşan derin izlerse Neriman’ın kaçış noktaları. Neriman’ın baktığı açıdan sormak isterim, bazen fiziksel olarak canda hissedilen acı, insan ruhundaki acıyı da bir kenara iter mi, sahiden? Hiç kuşkusuz ki Neriman’ın inandığı bu yol, dışarıdan bakıldığında oldukça tehlikeli bir süreç ve bu durumun, ne zaman ya da ne şekilde aile fertleri tarafından fark edileceğini merak ediyorum. Vee en nihayetinde Gülben… Bu haftaya kadar onun hikâyesi, diğer karakterler etrafında şekillenen bir hikâyeydi. Bu hafta, Gülben’in duygularına, korkularına, acılarına ve bu acılardan kurtuluş yolu olarak seçtiği yöntemlere dair fikrimizin oluştu, onun iç dünyasına misafir olduk.

Gülben, Masumlar Apartmanı başladığından beri hakkında en çok düşündüğüm karakterlerden biriydi. Dolayısıyla onun derinlerine doğru yolculuk ettiğimiz bu bölüm, benim için seyir keyfi yüksek bölümlerden biri oldu. O, Derenoğlu ailesinin, ablası Safiye’den sonra en ciddi psikolojik sorunlar yaşayan diğer ferdi. Onun da yaraları, travmaları vardı hem de çok derinde ancak onun durumu, neresinden bakarsanız bakın yine de Safiye’den bir tık farklıydı. Safiye, baba ilgisizliğini, o ilgisizlikle yoğrularak ortaya çıkan anne sevgisizliğini ilk elden yaşamış bir karakterdi. Safiye’den sonra doğan büyüyen her kardeş, bu yaşananlara ek olarak bir de Safiye faktörüyle ve onun travmalarını yansıtış biçimiyle büyümüş insanlardı. Gülben, bir bakıma Safiye’nin çocuğuydu aslında, onun tarafından istediği şekilde yetiştirilmiş minik bir kalpti. Her fırsatta Safiye’nin yaptıklarını savunması, onun onayına ihtiyaç duyması gibi önümüze sunulan her davranışı da bundan kaynaklı aslında. Gülben’in titizliği, temizlik hastalığı, geçmişten gelen köklü bir travmanın ürünü olmaktan çok bir çeşit öğrenilmiş  davranış biçimi. Safiye’den böyle görmüş, süreç içerisinde öğrendiklerini uygulayarak bu hâle gelmiş ve bu yüzdendir ki onun temizlik hastalığından kurtuluşu, Safiye’ye oranla bir tık daha kolay olacaktır. Ancak bilindiği üzere Masumlar Apartmanı, içerisinde farklı karakterleri ve o karakterlerin birbirinden farklı sorunlarını barındıran bir apartman ve Gülben’in sorunları da en az Safiye’nin sorunları kadar hassas.

Gülben; çocuk kalmış, yaşının insanı olmayan bir karakter. Bir bakmışsınız babası hastanedeyken elinde oyuncak bebeğiyle dertleşiyor, sonra bir bakmışsınız çaresiz her anında ağlıyor ve altına kaçırma problemi yaşıyor! Korunması lazım gelen ürkek ve küçük bir çocuk gibi… Bu dediklerimin hepsini yapıyor olmasına rağmen, bunları sadece çocukluk kavramı üzerinden okumak, yaşanılan hikâyenin içini boşaltmak olacaktır. Gülben’in halihâzırda bulunduğu yaşta yaşadığı bu altına kaçırma sorunu, ciddi psikolojik kökeni olan bir durum ve bunu, sadece çocuk kalması üzerinden okumak eksik olur. Yaşadığı bu problem, en az Safiye’nin temizlik takıntısı kadar travmatik nedenlere bağlı. Tam da bu yüzdendir ki, Gülben’in yaşadığı psikolojik sıkıntılar da  en az Safiye’ninki kadar ciddi seviyede ve onun da bu acılardan, sıkıntılardan kurtulmak için seçtiği bir kaçış noktası var. O, okuduğu aşk romanları doğrultusunda kendi masalını yaratmış bir karakter. Okuduğu aşk masalları, romantizmin pembe bir tona çaldığı, karakterlerin masumiyetinin pembe rujlar ile simgelendiği masallar. Bu bölüm, pembe ruj ve elbise metaforundan da anlaşılacağı gibi Gülben , okuduğu o masalların içinde yaşıyor. Tahmin edilmesi zor değildir ki, masalının beyaz atlı prensi de Esat. Gülben, yarattığı o masal dünyasında tüm gerçekleri göz ardı ediyor ve gelinen noktada, kurguladığı dünyaya sığınmasının, onun hayata tahammül etmek için seçtiği bir kaçış yolundan başka bir şey olmadığı da çok aşikâr. Elimizde, kurgulanan bir masal, bu masala hapsedilmiş bir Esat ve bu masalla gerçeklerden, acılardan uzaklaşmaya çalışan bir Gülben var. Böylesine pembe bir dünyayla kendisini çevreleyen Gülben’in gerçekler ve kurgu arasında yaşadığı ve yaşayacağı her kırılma anı, onu daha ağır travmalara sürükleyecektir.

Masumlar Apartmanı’nda bu haftanın diğer bir odak noktası, İnci’yle Han’ın evlenme teklifi sonrası yaşadıkları gelişmelerdi. Geçtiğimiz hafta, Han’ın evlilik teklifiyle son bulmuştu hikâyenin o kanadı. Anne kaybı ve babanın terk edişi sonrası İnci’nin tek ailesinin dedesi ve kardeşi olduğundan yola çıkarsak aileyle ilgili herhangi bir tercih noktasına geldiğinde yine onları seçeceğine dair her zaman keskin bir fikrim vardı. Geçmişte ailesini kaybetmiş bugün elinde kalanlara tutunmaya çalışan İnci’nin karakter gelişimi, başka bir yola sapmasını zaten engeller nitelikteydi. O rüzgârı ters yöne estirecek bir nedene ihtiyaç vardı ki İnci’nin annesinin geçmişte babasına yazdığı mektup, imdada yetişti. Annesinin kaleminden dökülen o satırlarda vurgulanan üç şey vardı: Yaşadığı hayattan pişman olmayışı, hata yapmaktan korkmayışı ve ileride kızından da hata yapmaktan korkmamasını beklediği… Bugüne kadar tüm hikâyeyi dedesinden dinlemiş olan İnci için bu satırları okumak, bir bakıma dedesiyle yüzleşmek oldu ve İnci, başkaları için ayağına taktığı o prangayı, annesinin mektubundan aldığı güçle bir çırpıda çıkararak Han’a ve puslu geleceklerine göz kırptı. Bu arada, Ege ve İnci’nin babasının ortaya çıkışı ve yaşananların, anlatılanlardan farklı olduğu iddiasıyla da senaryoda ileriye dönük bir düğüm atıldı. Bu bölüm, İnci özelinde işlenen tema, sevilmeye değer birey olmak noktasıydı. Gerek Han’la konuşması gerekse de radyo yayınında veda ettiği sırada kullandığı cümleler bir zamanlar kendisini hiç sevilmeye değer bir birey olarak görmediğini gösterdi, bana. Sanırım bu an, İnci’nin yaralarını en çok hissettiğim an oldu.

Gelelim Han Derenoğlu’na… Han, o aile içerisinde sıkıntısı en az gibi görünen ama aslında diğerleri kadar derin travmaları olan bir karakter. Benim bakış açımdan, Han’ın gizli bir şekilde ilerleyen bu süreci tam da sinsi ilerleyen bir düşman gibi ve onun için çok daha tehlikeli. Yaşadığı bu travmaların etkileriniyse çöp topladığı sahneler ve İnci takıntısında görmek mümkün. Önceki süreçlerde, Han’ın, İnci’yle birlikte geçmişte unuttuğu tüm güzellikleri yeniden hatırladığını, onunla hayata döndüğünü ve İnci’yi hayata dönüşü için bir köprü olarak gördüğünden bahsetmiştim. ‘’Seni bilmiyorum ama benim seninle evlenmem lazım.’’ repliği, bu düşünceyi kanıtlar nitelikteydi. Han’ın bir tarafı, karşısına yeni çıkan bu güzel kadına delicesine âşıkken diğer tarafı da yine hayatla arasına köprü kuran İnci’ye delicesine saplantılıydı. Her ne kadar bu bölüm, İnci’nin başta evlilik teklifini reddetmesinin ardında Esat’ın tavsiyelerine kadar hiçbir adım atmayarak bana, saplantısının şimdilik tehlikeli boyutlarda olmadığına düşündürse bile bu ikili arasında bu noktada yaşanacak gelişmeler, takip edilesi boyutta. Bu arada, sırası gelmişken şunu söylemek lazım ki Han’la Esat arasında sıra dışı bir ilişki var. Uzaktan bakıldığında hem kültür olarak hem bakış açısı olarak birbirinden çok uzak olan iki arkadaş, İnci ve Han mevzusu üzerinde aynı tarafta bulunabiliyor. Esat, İnci’ye duyguları bağlamında Han’a bir ayna görevi görüyor ki Han’ın buna çokça ihtiyacı var çünkü aşk konusunda deneyimi yok denecek kadar az.Farkında mısınız bilmem, Esat, İnci’ye âşık olduğunu söylediği ana kadar Han, bunu kabullenmemişti ya da Esat, evlenme teklif etmesini söyleyene kadar böyle bir fikri hiç yoktu Han’ın. Doneleri aldığı zaman harikalar yaratan bir Han var karşımızda ama sorun o doneyi alabilmesinde ve o noktada Esat, Han için vazgeçilemez bir kaynak. 

Yazımı bitirmeden önce son kertede, Hikmet Bey’in hastanede Safiye özelinde Han’la konuşmasına değinmek istiyorum. Haftalardır vurgulandığı üzere Derenoğlu ailesi, geçmişte yaşadıkları travmalardan kaynaklı ciddi psikolojik sıkıntılarla dolu bir aile. Başta Safiye ve Gülben olmak üzere ailenin çocuklarını bu hâle getiren, anne sevgisizliği olarak sunuldu önümüze. Ancak tek başına anne sevgisizliği hiçbir zaman beni tatmin etmemiş ve bunu  doğuranın da yine baba ilgisizliği olduğuna inanmıştım. Safiye’nin önceki bölümün sonunda babasını suçlayan tavırları ve bu hafta, Han ile babası arasında geçen diyalog sırasında Hikmet Bey’in, Safiye’nin geldiği noktaya dair en çok kendisini suçlaması, ailenin yaşadığı travmaya neden olarak önümüze asıl sebebi koydu: Baba ilgisizliği. Geçmişte yaşadığı bir kayıp sonrası evine, karısına ve hayata küsen bir baba, o babanın enkazından sevgisizlikle çıkan bir anne ve hepsinin toplamında travmalar eşliğinde hayat sürmeye mahkâm edilmiş çocuklar… Bu noktadan bakıldığında, Safiye’nin babasıyla tartıştığı o sahne, onu bugünlere getiren etkenle bir yüzleşme niteliği taşıyordu ve ifade ediş tarzı sorgulanabilir olsa bile düşüncelerinin doğruluk payı vardı. Safiye’yi, Gülben’i ve hatta hepsini bu hâle getiren anne sevgisizliğini körükleyen şey, baba faktörüydü ve Safiye’nin “okumayacağım!” yardım çığlığını ne gören ne de duyan babaya kızgınlığını net olarak anlayabiliyorum. Hikmet Bey’i izledikçe, geçmişlerine dair merakım gittikçe körükleniyor ve  ilerleyen süreçlerde yaşanacak gelişmeleri merakla bekliyorum.

Yazan, yöneten oynayan ve emek herkesin emeğine sağlık! Yeni bölüme kadar sevgiyle kalın!

 

Benzer Yazılar

Bir Yorum Yazarak Siz de Katkı Sağlayın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.