Yazar: Berrak KÜÇÜK

Geçtiğimiz bölümü, Asu ve Demir’in karşılaşmasıyla kapatmıştık. Son derece beklenmedik karşılaşmanın şok etkisini, Asu ve Demir’in yüzünde santim santim okuduğum bu sahnede ilk yaşam belirtisini gösteren Demir’di: “Asu” dediği an, aslında kendini de sıkı bir tokatla ayılttığı andı. Asu tam da adıyla müsemma o “andan ve her şeyden” kaçarken, Demir Candan’la olan konuşmasını bölme pahasına, Asu’nun peşinden gitti. Bu çok gayri ihtiyari, neredeyse refleks olarak ilerleyen eylem, Asu’nun gözden kaybolmasıyla havada kocaman bir soru işareti olarak kaldı. Peşinden gidenin içinde ukde kalan derdi, kaçanın utancı derken velhasıl yüzleşme için henüz erken olduğunu gördük.

Beklenmedik başka bir karşılaşma da Candan ve abisi Cenk arasında yaşandı. Ansızın kliniğin kapısında beliren Cenk, gelişiyle Candan’ı çok mutlu etse de bu müşfik ve  sempatik abide bir bit yeniği aramadım değil!Bu şüphe bir yanda bekleye dursun, Cenk  gelişiyle Candan ve Demir ilişkisine yeni bir manevra verdi.İki kardeşin  yediği akşam yemeğinde,her ne kadar Öykü’ nün altı çizilse de esasında Demir’in de Candan’da bir karşılığı olduğunu işitmiş olduk.İşitmekle de kalmadık üstelik!Abisine verdiği borçla evsiz kalan Candan, normal şartlarda pekala iyi kötü bir ev tutabilecekken Demir ve Öykü’nün kaldığı 3. sınıf pansiyona yerleşerek bu baba- kızın hayatına gönüllü ilk adımını atmış oldu.Pansiyondaki ilk karşılaşmalarında Candan ve Demir arasındaki tatlı gerilim, bu ilişkide yeni zamanların müjdecisi.

Zaman; ivedi, görece ve geçici. Bunu Demir de görmüş olacak ki kendiliğinden geç kaldıklarının peşine düşmeye başladı bile! Yabancılarla konuşma, tek başına bir yere gitme diye uyardığı Öykü’yle iletişiminin mecburi bekçilikten, gönüllü ebeveynliğe evrildiği hâllerini çok gülerek izledim. Bu noktadan sonra pamuk şekeri ilerleyen sekanslarda Uğur, Demir ve Öykü’nün diyaloglarına bayıldığımı söylemeliyim. Demir’in – tekinsiz, yersiz, yurtsuz üstelik de alenen suçlu bir adamın – babaya dönüşmesi; üstelik de bunu son derece basit, normal, sıradan bir dille olması şahaneydi. Mertcan’ın doğum gününe tepkisi, Uğur’la Asu hakkındaki konuşmalarını duyurmama çabası, çok sahiciydi. Burada Tugay Mercan’ın oyunculuğuna da bir selam vermenin vakti! Mercan’ın son derece doğal bir akışla ruh verdiği Uğur; bu hikâyenin nefes aldıran, gülümseten ve aslında esas çatışmalarına da bilmeden yön veren karakteri benim nazarımda. Neredeyse tamamı doğaçlama diyebileceğim kadar akıcı ilerleyen Demir – Uğur diyalogları, senaryonun ajitasyondan uzaklaşmasını sağlayan kuvvetli akslarından biri. Bu minvalde Demir – Uğur; Öykü, Demir ve Uğur ilişkisini izlemenin her geçen bölüm çok daha keyifli olduğunu belirtmeliyim.

Demir, hâlâ bu öykünün çok bilinmeyenli denklemi… Senaryo akışında Demir’i, Cemal ve Asu üzerinden çözmeye devam ederken sır perdesi biraz daha aralandı. Burada Asu’nun tek taraflı aşkının tek gecelik bir ilişki hevesinde sonlandığını gördük. Asu, kendi hesabına tüm vebal üstüne kalmış; Demir kurban, Cemal aldatılan. Ben bu öykünün tek gecelik, şuursuz bir maceradan öte olduğunu düşünüyorum ki Uğur’un Demir’e “ O kadar takıldınız bu kızla,” demesi buz dağının ötesinin habercisi.

Cemal’in bencil ve kara öfkesi için yaptığı plan tüm hızıyla ilerliyor. Milim milim bir kuşatma tavrıyla yürüyen plana Asu’yu dâhil etmek istemesi elini yükseltip daha büyük oynamaya giden yeni bir hamle. Tam bu noktada, Asu’nun zaaflarını açığa çıkarmayı çok iyi bilen Cemal’in öcünden ben bile korktum. Zira Öykü’nün babasının kim olduğu henüz açığa çıkmadı. Buna rağmen Öykü’yü, küçücük bir kızı – hatta belki kızını – kendi yaşadıkları cehenneme gönderme pahasına gözü dönmüş, kendini dahi yakıp kavuracak zehir zemberek bir acısı var Cemal’in. Öyle ki yara açarak şifa bulacağını zannediyor. Mazlumun zalim, zalimin de en sonunda kurban olduğunu anlaması için henüz zamana ihtiyacı var. Asu, müttefik değilse de içten içe, görmediği kızı, anneliği, terk edilişi, aşka mağlubiyeti üzerine bir karabasan gibi çökmeye devam ediyor. Cemal’in tüm planlarını altüst edecek kadar başıboş ve müdanasız ama yangına körükle gidecek kadar da âşık Asu’nun gideceği yönü merakla bekliyorum.

Öykü’nün, Mertcan’ın partisine duyduğu heyecanın, külkedisi rüyasına dönüşmesi elbette kötüler kötüsü İlayda sayesinde oldu. Aslında Demir’in içinde usulca duran canavarı dürtükleyen de İlayda oldu. Buradaki an, benim de bu bölümdeki en  sıkı sahnemdi: Demir, ansızın kulak misafiri olduğu Öykü – İlayda konuşmasında dondu kaldı.Çocukların acımasız dünyası değildi sadece duyduğu, kendi çok eski kırık  hatıratının sesi, çocukluğunun yarım kalan hâli Demir’i uyandırdı.Öykü için, Öykü’ye rağmen tekrar suç işlemeyi göze alan Demir’in yüzündeki tüm gel – gitleri, bulutları gördüm; Buğra Gülsoy bu sessiz sahneyi öyle bir dillendirmiş ki kendisini yürekten tebrik ediyorum.

Bir elbise hayali, bir prenses uykusu adım adım Demir’i felakete götürse de  yine olsa yine yaparım diyecek kadar mutluydu bu bölüm Demir! Candan’la çıktıkları alışveriş, O an duyduğu küçük sevinç, sonrasında Öykü’nün mutluluğu adeta bir altın günü havasındaki doğum gününe dahi katlanma çabası çok keyifliydi. Öykü de Demir’in bu çabasını görmüş olacak ki pat diye “Baba” deyiverdi. Demir ve Öykü’yü sarmaşık gibi saran sevginin mührü tam da bu andı.

 

Her büyülü anın son sözü söyleyen bir dervişi var. Bu hikâyenin dervişi de Doktor İhsan; İhsan en sonunda Öykü’ye ulaştı ve bölümü de bu karşılaşmanın finaliyle kapadık. Öykü’nün çocukça sırdaşlığı İhsan’ı doktordan öte bir hikâyenin içine çekecek günlerin habercisi.

Emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Haftaya görüşmek üzere, sevgiler.

*Çağan Irmak’ın aynı adlı filmi.

 

 

Benzer Yazılar

Write a comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.