Yazar: TUĞÇE YELİZ

Şahin Tepesi, yayımlanan afişiyle merakımı uyandırmayı başaran bir yapım olmuştu ancak işi izleyip – izlememek konusunda emin olamıyordum. Kafamda soru işaretleriyle geçtiğim ekran karşısından yüzümde memnuniyet ifadesiyle kalkmayı başardım . Yapımın ilk yirmi dakikasında uyarlamanın çok iyi kurgulandığını fark ettim. Bugün birçok insanın hayatına dokunmuş olan dizilere imza atan, Melek Gençoğlu’nun kaleminden şüphem yoktu. İzlediklerim sonucunda yanılmadığımı bir kez daha anladım. Ana çatışmayı geciktirmeden, derdini net şekilde ortayı koyabilmeyi başarmış. Senaryo kısmı çok iyiydi ancak gözümü rahatsız eden bir iki oyuncu olmadı değil. İlerleyen zamanlarda tüm oyuncuların rolüne bürüneceğini umuyorum.

 Melek Özden, evlatlıktan reddedildikten sonra, hayat ona pek de iyi davranmamış, geçmişteki sırlarının altında ezilmiş bir karakter olarak çıktı karşımıza. Evden kovulduktan sonra evlenmiş kendine küçük bir dünya kurmayı başarmış ama eşini kaybedişiyle yeniden başladığı noktaya geri dönmüş. Ebru Özkan’ın rolüyle bir bütün haline gelişini çok sevdim. Karakterini çok güzel yansıtmış. Melek Gençoğlu da kurguya çok katmanlı bir hikâye yazmış. Hem geçmiş hem şimdiki zaman diliminde izlediğimiz Melek’in hayatından yola çıkarak konunun Tuna ile genişletileceği sonucuna vardım.  Toplum olarak her zaman “iyi” karakteri başrol olarak izlemeyi seven bir kitleyiz. Bu nedenle ilk bölümde baskın bir Tuna görmek izleyiciyi nasıl etkiler bilemem ama eğer hikâye doğru noktada derinleşirse Şahin Tepesi, uzun soluklu bir iş olacağa benziyor.
Yazılan senaryonun izleyiciye daha güzel ve anlaşılır şekilde hitap etmesini sağlayan kuşkusuz çekimiydi. İki zaman diliminde birden sergilenen yapımın yönetmen koltuğunda Hilal Saral gibi bir ustanın oturduğu, yaratmış olduğu dünyadan çok net anlaşılıyor. Olayların geçtiği mekânlar, çekim açıları, ışık her şey yerli yerinde ve masal havası niteliğindeydi. Hem günümüzün hem de geçmiş zamanın izleri, çekimlerde net bir şekilde vurgulanmıştı.
Hikâyenin iyi karakterini biliyorduk ama çatışmanın sağlanması için ortaya bir de kötü karakter konmalıydı. Zerrin Tekindor, bu rol için biçilmiş kaftan olmuş. Onun zarafetine her zaman hayran olmuş ve ekrana çok yakıştırmışımdır. Tuna’ya da çok iyi hayat vererek rolünü üzerine giymiş. Tartışmasız karakterini en iyi sergileyen isimdi.

Tuna, anne ve babasının ölümünün ardından evlatlık olarak alınmış, bir anda Melek’e dolaylı yoldan kardeş olarak bulmuş kendini. Melek babasıyla büyüyen bir kızken Tuna’nın bugünkü tavrının altında, içinde yara olarak kalan ailesinin sebep olduğunu gördük. Onun geçmişinden bugüne Melek’e bilenmesinin altında yatan sebebin sadece Demir olduğunu da sanmıyorum. Tuna, Melek’in sahip olduğu her şeyi elde etme hırsıyla bürünmüş, şimdi yaşadığı hayatı kendi elleriyle inşa etmiş bir karakter. Ailesinin yokluğunu kendi arzuları doğrultusunda hırsa çevirmiş, bencil bir kadına dönüşmüş. Anne – babasını kaybetmesinin ardındaki asıl sırrın hâlâ gün yüzüne çıkmamış olması da hikâyenin şah damarının bu gizem olduğunu gözler önüne seriyor.
Babasının sözlerinden Deniz’in de annesinden yana pek mutlu olmadığını anlamıştık. Görünene bakılırsa o da annesinin boşluğunu Mete ile doldurmaya çalışan bir genç kız. Kader bakımından Tuna’ya benzetsem de karakter bakımından annesinin tam tersi bir yapıya sahip olan Deniz, bir anlık gafletle hem kendini hem de annesini büyük bir çıkmaza soktu. Mithat amcanın dereye atılırken çekilen videosu, ikilinin ayağına dolaşacak en büyük etken olacak belli ki. Videonun kimde olduğu şimdilik muamma ama benim aklımda iki ihtimal var. İlki kahyanın küçük oğlu Zafer, ikincisi de Tuna’nın sağ kolu Yılmaz. Neden diye soracak olursanız; Zafer ve Mete’nin arasında ailesi tarafından bir ayrım yapıldığı vurgulandı. Deniz ve Mert’in ilişkisi öğrenildiğinde de Zafer’in şaşırmamasını ele aldığımda zihnimin bana verdiği ilk sinyal  Zafer, oldu. Yılmaz’a gelince, onun Tuna ile arasındaki iplerin belli bir noktada kopacağına inanmam bana ikinci ihtimali verdi. Mithat amcanın derede son anda elini uzatması kafamda “Aacaba hâlâ yaşıyor olabilir mi?” sorusunu da oluşturdu. Birçok sırrın gün yüzüne çıktığı senaryo birbiriyle o kadar güzel ilişkilendirilmiş ve bağlanmış ki anlatımın yoğunluğu izleyici rahatsız etmeyecek türden olmuş. Yine kurgunun asıl kırılma noktalarından olan Melek, Tuna ve Demir’in hikâyesi çok çarpıcı bir şekilde ortaya konmuş. Sırların bir bir ortaya çıktığı ilk
bölümde, Demir karakteri gizemli tutulmuş. Melek ve Demir’in geçmişinde bir aşk hikâyesinin yattığı daha karşılaştıkları ilk anda kendini belli ediyordu. Tuna’nın, Melek’e karşı kullandığı en büyük kozun Demir olduğunun dışında, başka bir ipucunun verilmemiş olması hikâyenin bu noktadan genişleyeceğinin göstergesi.

Kendisinden bir hayat çalındığını öğrenen Melek, kılıçlarını kuşandı ve savaşı açtı. Açtığı bu savaşta hedefleri arasına geçmiş aşkını da yerleştirecektir. Demir’in de hâlâ Melek’e karşı bir şeyler hissettiğini düşünüyor olsam da Tuna’nın oyununun bir parçası hâline nasıl geldiğini merak ediyorum. Aynı anda hem gerçekleri sergilemek hem de hikâyeyi gizemli tutmak senaryonun ne kadar kuvvetli yazıldığını vurgular nitelikte olmuş.
Ceylan ilk adımda Melek ve ailesine sıcak davranmış olsa da avukata olan ilgisi kafamı kurcaladı. Aile avukatı olan Erkan’ın ilk görüşte Melek’e attığı bakışların üstüne Ceylan’ın ona olan ilgisini eklediğim de zamanla Ceylan’ın taraf değiştireceği sonucuna varıyorum. Şu ana kadarki yaşantısında hep ablasının gölgesinde kalmış olması tam bu noktada patlak verecek gibi duruyor. Gönül rahatlığıyla belirtebilirim ki, Esra Dermancıoğlu, rolüne çok yakışmış. Kendisini izlemek ayrı zevkliydi benim için.

Genç karakterlere baktığım zaman, Cem’in hayatı tiye almasının altında babasının ölümünün olduğunu düşünüyorum. Öfke kontrolü onun okuldan atılmasının en kuvvetli sebebi muhtemelen. Her ne kadar saf rolü yapmaya çalışsa da zeki bir adam olduğunun sinyalleri veriliyor. Ablası Verda’dan ise Cem’e nazaran ayakları biraz daha yere sağlam basan bir karakter olduğu izlenimini aldım. Annesinin sorunlarıyla daha yakından ilgilenen, aileye daha çok destek çıkan bir izlenim veriyor, Verda. Gördüğü ilk andan beri didişme içinde olduğu Efe ile kesişecek onun da yolları belli ki.
Efe içinse ailedeki en şanslı karakter olduğunu ve bu şansı sonuna kadar kullandığını söylerim. Yapısı bir parça ukalalık barındırsa da kardeşine gösterdiği ilgiden onun vurdumduymaz olmadığı kanısına vardım. Şıpsevdi bir adam izlenimi çizmesinin altında şımarıklıktan ziyade tek eksiği olan duygu arayışının olduğunu varsayarak aradığı aşkı bulduğu anda bambaşka bir Efe göreceğimizi vurgulamak istiyorum. İlk bölümde ana çatışmaya bağlı kalındığından genç kadro hakkında net bir fikre sahip olamadım ancak ikinci bölümde karakterler biraz daha açılacaktır diye ümit ediyorum.
Kısacası, kuşkularla oturduğum ekran karşısından hikâyeye genel olarak baktığımda yüzümde kocaman bir gülümsemeyle kalktım. Senaryodaki doluluk doğru kurgulanmaya devam edildiği takdirde tadından yenmez bir yapım olarak yoluna devam edeceğinden şüphe duymadığım Şahin Tepesi, ilk durakta benden tam not almayı başardı. Raiting listesinde önü açık, şansı bol olsun.
Yazan, çeken, oynayan herkesin emeğine sağlık.

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.