Yazar: Irmak TERCANER

 

Sen Anlat Karadeniz’de sert rüzgarların estiği, mutluluğa teğet geçen, zaman zaman güldürse de genel itibariyle hüzünlendiren bir bölüm izledik, dün akşam. Geçen haftayı Asiye’nin kapısında aniden beliren adamların bizde oluşturduğu tedirginlik hissiyle kapamıştık. Kendi zekâsı ve eve dönüş yolunda olan Tahir ve Nefes ‘in varlığıyla Vedat’ın elinden bir süreliğine de olsa kurtulmayı başaran Asiye için ne yazık ki tehlike çanları çalmaya devam ediyordu.

Zira bu çanlar bölümün ortasına doğru yeniden sahne almış ve bu sefer bir önceki kadar şanslı olmayan Asiye için sancılı saatler başlamıştı. Kötü adamların ortak özelliğidir: İnsanüstü bir zekâya sahip olmak… Onlar, hiç kimsenin beklemediği bir anda usul usul, kendilerini gün yüzüne çıkarmadan tıpkı kana karışan sinsi bir ilaç gibi, hayatını mahvetmek istedikleri insanların içlerine sızarlar. Keşke sadece sızmakla kalsalar! Bu, onlara asla yetmez. Zamanla o insanların her şeylerini yakıp yıkmak isterler. Duygularını, sevdiklerini, mutluluklarını ve hatta umutlarını… Tıpkı Vedat’ın yaptığı gibi… Herkesin, onun öldüğünü düşündüğü ve belki de bu sebeple kalkanlarını indirdiği bir anda Vedat, öyle bir planla ortaya çıktı ki… Kabul etmeliyiz ki bu planı, bugüne kadar yaptıklarının hepsinden daha can alıcıydı… Yiğit’in velayet davası ya da Tahir’e zarar vermek gibi yöntemlerle sindiremeyeceğini anladığı Nefes’i, dize getirmek için başka bir metot bulmuştu: Kendini suçlamasını sağlamak… Güçlü bir insanı türlü yöntemlerle sindiremediğiniz zaman geriye kalan tek yol budur. İşte tam da bu yüzden Vedat, kendine, Kaleli ailesini ve Asiye’yi hedef almıştı… Asiye’nin başına gelenler yüzünden Nefes kendini suçlayacak, aile karışacak, iki kardeş birbirine düşman olacak ve Nefes, Vedat’a geri dönecekti… Arkadaşım, eğer bahsettiğin normal ve sıradan bir çift olsaydı bu dediğin belki gerçekleşirdi de biz, Nefes ve Tahir’den bahsediyoruz orda bir dur bakalım!

 

Nefes ‘in düştüğü noktada ona, ‘’Doksan dokuz kere de düşsek yine de direneceğiz!’’ diyen, her zaman ve herkese karşı onu koruyup kollayan,  bir masal kahramanı gibi cesur seven bir Deli Tahir var… Yaraları olan bir kadına ‘’Senin bir yaranı, bin defa sarmaktan yorulmam. ‘’ diyebilecek kadar merhametli bir adam var. O Deli Tahir için gözünü kırpmadan ölüme gidebilecek, sevmeyi ilk kez onunla öğrenmiş, ürkek ama o ürkekliğine kanmayın gözü kara mı kara, çektiği acılara inat, kabuğu güçlü mü güçlü bir Mavi Tüylü Geyik var… Bölüm sonu sizi sakın yanıltmasın!

Nefes’ in Vedat’a gittiği o son belki bir oyundur, bir anlık buhrandır ya da başka bir şey… Kesinlikle emin olduğum, Nefes için o son asla bir vazgeçiş değildir. Hadi, kendimizi bir dakika için onun yerine koyalım… Hangimiz bu durumda bir an bile olsa kendimizi suçlamayız ki? Zihnimizden geçenlerin yanlışlığını bile bile o yanlışa bir kez kanmayız ki?  Bu yüzde ben Nefes ‘in yaşadığı o buhranı çok iyi anlıyorum… Şüphesiz ki benim için bölümün en güzel sahnelerinden biri Saniye Hanım’ın iğneleyici konuşması sonrası Nefes‘in çekip gittiği o sahnedir. Sahnenin doğallığı, hatırlattığı geçmiş, müzikleri ve sinerjisi o kadar güçlüydü ki bir ara gözlerim dolmadı desem sanırım yalan olur. Tahir peşinden gelmeseydi sahiden basıp gidecek miydin Nefes? Bu sorumun cevabı yalnızca sende saklı ama inandığım şey kafanı toparladıktan sonra mutlaka geri döneceğindi çünkü sen zorluklar karşısında kaçmazsın ki! Dahası sen, kendi canından bile çok sevdiğin o adamı, hayatının en zor anlarını yaşadığı o zaman diliminde yalnız bırakmazsın ki… Tahir’in Nefes’e sarf ettiği ‘’Beni, en zor anımda bırakıp gidecek misin? ‘’ sorusu bütün zihnimi allak bullak etti. Zira Tahir’i ilk kez yarası bu kadar açık bir şekilde ve bu kadar yoğun acı çekerken gördüm. Nefes’e ne kadar ihtiyacı olduğunu bütün yüreğiyle vurguluyordu ve en sonunda olanlar oldu… Tahir’in ağzından bizi geçmişin puslu hatıralarına götüren o kilit cümle döküldü. Bir tarafta ‘’Benim ciğerim, o nefesi çekmeye yetti ama galiba senin yetmedi ki beni bırakıp gidiyorsun? ‘’ diyen bir adam… Öteki taraftaysa aslında o nefesi çekmeye gücü yeten, ama sırf kendini suçladığı için kendi cehennemine dönmeyi kabul eden bir kadın… Nefes, yaşananların sorumlusu değildi ama bu kendini suçlamasının önüne yine de geçemiyordu. Neden mi? Bu, insan olduğunun en önemli göstergesiydi de ondan… Uzunca bir süre bu sahnenin etkisinden çıkamadım. Aklımda geçmişin puslu hatıraları ve Çivra sahnelerine duyduğum özlemle izledim bu sahneyi. Dördüncü bölümde Nefes’in, ‘’ Senin o nefesi çekmeye ciğerin yetmez!’’ dediği anda buldum birden kendimi. Umut etmenin daha zor olduğu o bölümler, Nefes’in acıları ve bir sonraki bölüm Tahir’in çekeceği pişmanlık geldi aklıma ve bir an yaşadıkları her şeyi en başından başladım düşünmeye…

Tahir ve Nefes kendilerinde sıfırdan bir dünya kurdular. Sevmeyi ve sevilmeyi ilk kez birbirlerinde buldukları bir dünya. Kötülükten uzak, adaletli olmanın ilk ve değişmez bir kural olduğu, sevgiyle yoğrulmuş, sevdayla beslenmiş bir dünya. Bu dünya, toplumsal şiddetin en yoğun olduğu yerde ‘’Ben, bu eli tuttum ölene dek de bırakmam!’’ diyen bir karakter armağan etti bize… Toplumsal şiddetin açık hedefi olan bir kadın, ‘’Ben, tek yürümek istiyorum çünkü başımı dik tutmak için buna ihtiyacım var.’’ dedi ve hepimizi cesaretlendirdi. Tahir ve Nefes birbirlerine, bizse ikisine de ‘’Hem-nefes’’ olduk.  Masallara konu olabilecek kadar destansı bir sevdanın içinde biz de onlarla nefes aldık. Tıpkı bu bölüm yağmur altında onların doya doya nefes alması gibi…

Gelelim Vedat’a! Sen, bir insana her türlü eziyeti reva gör, onu koruyan insanlara her kötülüğü yap ve bu nedenle o zavallı, korunmasız insanı suçla…Keşke sadece Vedat olsa değil mi? Bir de başka hayatlara saygısı olmayan, kendisinin ve ailesinin canı acımadığı sürece her acıya gözlerini yumanlar var ki en az Vedat kadar suçlular. Saniye gibi, Mustafa gibi … Mustafa, ben seni affetmiştim hem de çok içten bir şekilde ama gel gör ki hiçbir şey değişmemiş. Yine canının yandığı ilk anda bütün okları Nefes’e çevirdin… Sana diyebileceğim tek şey şudur: Keşke Asiye Kaleli’nin tırnağı kadar olabilsen, olabilseniz… Gözü dönmüş bir psikopatın elindeyken bile Nefes ‘in arkasında sapasağlam durabilen bir kadın o… Nefes ‘in Vedat’ın karısı değil yalnızca esiri olduğunu gücü yettiği oranda haykıran, inandıklarını zaman ya da koşul gözetmeksizin her şekilde dile getirebilen güçlü Karadeniz kadınım benim… Mehmet Ali Nuroğlu ile karşılıklı oynadığınız o sahnede ikinizin de devleştiğini belirtiyor ve rotamı farklı bir yöne çeviriyorum. Sanırım bölümün en eğlenceli ve güzel sahneleri Yiğit’in sünnet töreniydi… Fragmanlarını gördüğüm ilk andan beri izlemeyi sabırsızlıkla beklediğim Tahir ve Mustafa’nın horon şovu beni bir hayli keyiflendirdi.

Hatta bölüm sonu şunu da düşünmeden geçemedim. ‘’Ah Mustafa, keşke hep o sahnede kalsaydın!’’. Ulaş Tuna Astepe ve Sinan Tuzcu’yu o sahnede izlemek büyük bir zevkti.

Sen Anlat Karadeniz, akıllarda ciddi soru işaretleriyle noktaladı bölümü. Şüphesiz ki hepimiz Asiye’nin bu kadar kolay teslim alınamayacağını biliyorduk ama bu kadarını beklemiyorduk. Mustafa’ya ne kadar kızarsam kızayım kardeşine olan sevgisini hep takdir etmişimdir. Göz göre göre Tahir’i vuracağına inanmak hiç mantıklı değil.

Ters köşeleri seven dizimden yine bir manevra bekliyorum, haberiniz olsun. Öyle bir manevra ki Nefes’i de kapsıyor olabilir. Benim bildiğim Tahir ölmez, Vedat malum dokuz canlı ve Nefes ‘im senin aklında mutlaka bir şeyler vardır. Son sahnedeki oyunculuklara şapka çıkartıyor ve aklımdaki deli sorularla yeni bölümü bekliyorum. Herkesin emeğine sağlık…

 

 

Benzer Yazılar

Write a comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.