Yazar: Zeynep BÖHÜRLER

Sıradan bir korku/gerilim filmi değil; bize ne anlatmak istediklerini görmek isteyenlerin filmi…

 

Mart 2019 yılında ülkemizde vizyona giren bu filmi hepiniz fragmanındaki enteresan geriliminden hatırlarsınız. Filmin senaristi ve yönetmeni de 2018 yılında En İyi Özgün Senaryo ödülünü (Get Out/Kapan) alan Jordan Peele olunca büyük bir korku/gerilim beklentisi ile izledim. Korkuttu mu peki derseniz, biraz biraz gerilimin yüksek olduğu yerler olsa da hayır. Filmde fazlasıyla mantık hatası olmasına rağmen bu filmin konuşulmasına ya da seyredenlerin etkilenmesine sebep olan nedir, spoiler vermeden ve fazla detaya inmeden beraber inceleyelim.

Filmin başında 1986 yılında seyredilen bir televizyon sahnesi var. Televizyonda gösterilense bir kampanya reklamı. Reklamda anlatılan “12 milyon gözü,192 milyon dişi olan Golden Gate Köprüsü’nden İkiz Kulelere kadar uzanan şey nedir? Amerika el ele!şeklinde etkileyici bir sunum. Araştırdığımda o yıllarda Hand Across isimli evsizler için düzenlenen geniş çaplı bir yardım toplama etkinliği varmış. İnsanlar NewYork’dan Kaliforniya’ya kadar el ele tutuşup insani bir sorumluluk projesi yapmaya çalışmışlar. Filmin başında böyle bir mesaj vermesi ve özellikle “Biz Amerika’yız!” şeklinde vurgusu bize aslında bundan sonra gelebilecek mesajların Amerikan politikasıyla ilgili olacağının sinyalini veriyor. Filmin isminin US olması tesadüf olmamalı. Hem etkileyici hem de bir o kadar üzerinde konuşmaya açık.

Film, geçmişte başlar.1986 yılında sahil kasabasında ailesiyle lunaparkta gezinen bir kız çocuğu, annesinin lavaboya gitmesi ve babasının bir anlık dikkatsizliği ile yanlarından ayrılarak kendini deniz kıyısında korku tüneline benzer bir yapının içinde bulur. Kendinden başka kimsenin olmadığı bu yerde karanlıklar içinde arkası dönük ve kendine çok benzeyen bir kız görünce çok korkar. Film hep 1986 yılında geçmiyor sadece arada flashbackler ile kızın o yılda neler yaşadığı ya da aslında neler olduğu başarılı bir şekilde gösteriliyor. Bu gerilimli sahneden sonra, karşımıza önceleri anlamlandıramadığımız kafeste çok sayıda tavşan görüntüleri eşliğinde filmin tema müziklerinden biri devreye girer. Filmin bazı tema müziklerini hazırlayan Micheal Abes’e de burada değinmeden edemezdim. Bir filmde hele türü gerilim olan filmlerde müziklerin etkisi büyüktür. İşte Micheal Abes’te bu gerilimi hatta gizemli havayı müziklerde iyi yansıtmış. Önceleri alakasız görünüp sanki başka bir film açılacakmış izlenimi veren tavşanlar, filmin ortalarında ve sonlarında bize neyi anlatmak istediğini söylüyor.

Film tam anlamıyla müzikten sonra başlar ve günümüze döneriz. Dört kişilik; sevimli, esprili bir baba, iki çocuk ve anneden oluşan, orta sınıfın biraz daha üstü bir aile karşımıza çıkar. Başrol oyuncularından Lupita Nyongo ve Winston Duke; Adelaide – Gabe Wilson ikilisini canlandırmaktadır. Filmin başrol oyuncusu Lupita Nyongo (Adelaide) 2014 yılında 12 Yıllık Esaret filmiyle de Yardımcı Kadın Oscarı’nı almaya hak kazanmıştı. Tatillerini geçirmek için Santa Cruz’a giden çift ve çocukları Zora ile Jason da tatillerinden oldukça memnunlardır. Geçmişinde travma yaşayan ve iç dünyasında devamlı bir tedirginlik ve huzursuzluk bulunan Adelaide haricinde herkes huzurluyken ve her şey yolunda giderken bir gece evlerinin önünde el ele tutuşmuş dört kişinin beklediğini görürler. Önceleri dışarıda bekleyen basit, rahatsızlık verici insanlar olarak görünse de ilerleyen dakikalarda, evlerine anahtarla girip fiziksel olarak onlara birebir benzeyen bir aile olması bizleri şaşırtır. Evet, tıpatıp aynıdırlar ve onlar da bir ailedir.

Filmde annenin korku ve heyecanla kocasına: “911’i aradım ama 15 dakika sonra gelebilirlermiş.” şeklinde bilgi vermesi ve kocasının şaşırması sanki bizlere çizilen süper Amerikan sistemin aslında gösterilen gibi olmadığını vurgulamak ister nitelikte. Eve girenler, üzerlerinde kırmızı renkli tek tip tulum, ellerinde altın renginde bir makas olan ve konuşma özelliklerinden yoksunmuş gibi el hareketleri ve farklı seslerle anlaşan bir ailedir. Sonradan anlaşılır ki bu kişiler Wilson ailesinin klonudur. Ruhları birbirine bağlı tamamen deneysel amaçlı üretilen klonlar. Normal olmayan şartlarda dünyaya gelip normal olmayan bir ortamda, gizli tutularak yaşadıkları için doğal olarak saldırgan ve asılları olan bireyleri öldürüp yerine geçme eğilimine sahiplerdir. Filmin bu noktasından itibaren Wilson ailesinin hayatta kalma mücadelesi ve yaşadıkları biraz aksiyon biraz komedi unsuruyla sentezlenip bizlere gösteriliyor. İzlerken düşünüyoruz: Bu kadar üstün olan insan ırkı, denek olduğu bir ortamda yaşamaya mahkûm edilirse nasıl saldırgan ve öldürmeye meyilli bir yaratık hâline gelebilir? Bir tarafta filmin başında bize sundukları barışçıl ve insancıl bir ülke; diğer tarafta bunları tamamen bombalayan bir proje.  Konuşmaya, eleştirmeye ne kadar açık bir konu ve senaristin bu konuyu, filmin içine soslayıp vermesi bence “Korku özelliği, işin ikinci boyutu.” dedirtiyor.

Filmde, Wilson ailesinin her bireyi hayatta kalmak adına birilerini öldürmek zorunda kalıyor. Aslında fark ediyorlar ki klonları olan sadece kendi ailesi değil. Onlarca belki de yüzlerce aile… Filmin bir sahnesinde kendi aralarında kaç kişiyi öldürdüklerini rahatça konuşuyorlar; hatta öldürdükleri bir klonun, yanı başında oturup televizyon seyretmeleri trajikomedi olarak veriliyor. İnsanoğlu şartlar karşısında bu derece duygusuz ya da  tepkisiz kalabiliyor ya da bizi bu hâle getirdiler mesajı sert olmamakla beraber, senarist ve yönetmen tarafından iyi aktarılmış.

Bu filmde gösterilen birçok görselin aslında bize anlatmak istediği bir gizli mesajı da var. Örneğin filmde devamlı 11:11 rakamlarını görebilirsiniz. Bu, aslında İncil’de geçen bir kısım:

Bundan ötürü RAB şöyle diyor: İşte, onlara bir kötülük getireceğim ki, içinden çıkamayacaklar ve bana feryat edecekler ve onları dinlemeyeceğim.”

Filmin sonundan, spoiler içereceği için bahsedemeyeceğim fakat son bir flashback ile plot twist havası estirilmiş. İşte, bu noktada kendimizi o kadar kaptırıyoruz ki film bitince aslında senaryonun başında bize gösterilen kahramanımız Adelaide ile sondaki arasında tutarsızlık olduğunu anlıyoruz.

Gelelim filmin son sahnesine. İşte benim de en sevdiğim sahne… Filmin başındaki el ele tutuşmuş yardım kampanyasına destek olan insan zinciri ve sonunda bu görüntüyü çağrıştıran zincir oluşturmuş klonlar ordusu. Çalan parça, Minnie Riperton’dan-Les Fleurs. En başında belirttiğim gibi tam anlamıyla korku janrının tam örneği olmasa da bolca mantık hatası içerse de senaryonun başı ile sonu çelişse de bence etkisi yüksek bir film. Büyük beklentiye girmeden izlemeye değer.

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.