Yazar: Sinem ÖZCAN

Bu hafta çarkıfelek dörtte durdu ve bizi, satranc – ı  urefanın “mihnet” hanesine götürdü. Salih Baba mihneti açıklarken bölüm boyunca Abdullah Efendi de “Olanda hayır vardır!”ı kazıdı zihnimize. Benim aklım da bağıntıyı kurdu ve “mihnet çeken”in olanda hayır vardır, demeyi bilmesi gerek sonucuna ulaştı. Bizim yolcumuz Aziz, bu durumda mihnetin büyüğünü o çekecek ve bunun sonucunda varması gereken nokta da kabullenme ve rıza gösterme olacak.

Öte yandan Feride de kendi “mihnet”ini çekiyor, iyiden iyiye. Aziz ve Fırat’la ilgili tanıklığına bu hafta babasının durumu ilave oldu. Üstelik üvey annesinin iyice gemi azıya almasına şahit olduk. Feride, kelimenin tam anlamıyla “iyi” bir insan ve o bir şekilde yazgısını kabullenmiş görünüyor. Kendisiyle değil onun derdi; o, sevdikleriyle sınanıyor. Babasının borcuna, hastalığına ya da kardeşinin durumuna “Olanda hayır vardır!” diyebilmesi çok daha güç onun.

Feride’nin evin kara ördek yavrusu olduğu açık. Üvey annesi bu hafta vaktiyle ölen Süheyla Hanım’ın kızına olanca kinini kustu. Belli ki Faik Bey’in gölgesi de yetmeyecek ve Hasibe, Feride’nin mihnet imtihanlarından biri ve ona bu basamağı geçiren de Salih Baba’nın deyişiyle mihnetin kendisi olacak.

Aziz’in yolunda bu hafta çok önemli bir durak vardı: Antikacı dükkânına varıp Salih Baba’yı tanımak. Salih Baba, “Çok rüya görür müsün?” diyerek çengeli attı ona. Aziz’i yola çıkaran ilk unsurdu rüya. Bir mezarda, üzerine toprak atan 4 kişiye bakarken gördü kendini Aziz. Biri Feride, biri Abdullah Efendi, biri Salih Baba ve diğeri şimdilik meçhul… “Ateşe âşıksan onun hakikatini öğrenmek için ateşe düşecek, onunla yanacaksın amma yandıktan sonra, onu anlatacak aşkı söyleyecek bir sen kalmayacak. Döne döne yanacak, yana yana bitecek, bittiğin an olacaksın.” diyen Salih Baba’nın sesi kulağımda, düşünüp durdum. ‘Ol’ ve ‘öl’ün arasında sadece “iki nokta” var. Yanıp yana bittiğin an “olmak” da bir anlamda “ölmek”… Yani hayattayken ölmeyi bilmek, bu da gerçekten “olmak, olgunlaşmak” demek. İşte ondandır ki mezarda Aziz ve ondandır ki gözleri açık… Yani hayattayken ölecek, o. Mezarına toprak atanlar da ona bu yolda, yoldaş olanlar. Feride, aşkıyla; Salih Baba, bilgeliğiyle; Abdullah, küle dönmüş hâliyle yardımcısı Aziz’in. Gel gör ki o mezara toprak atan dördüncüyü göremedik. İlk bölümden beri düşünüp taşınıyorum. Sahibine ulaşan bir saat var ortada. Aziz’in dedesinin saati… Acaba diyorum artık sadece saati kalmış olan bu dede, Aziz’in ruhuna o aşkı üfleyen ilk isim miydi ki? Belki de dedenin gizemi onun yolunu Salih Baba ve diğerleriyle kesiştirdi.

“Aşk” yoluna çıkan Aziz’in de tıpkı Feride gibi “yılanları” var. O yılanları alt etmeden ilerlemesi mümkün değil. Başta işlediği cinayetler, annesi ve Kerem. Bunlar görünenleri bir de benliğinde saklı duranlar var elbet; ilerledikçe onu sınayacak, yükseldikçe aşağı çekecek. Bana annesi, yılanların en küçüğü gibi görünüyor şu an. Evet, sokup zarar veriyor ama Aziz’in baş edemeyeceği kadar zehirli değil. Kerem’in büyüklüğünü henüz çözebilmiş değilim. Zarar ve acı vermekten hoşlanan bir psikopat tarafı var ama henüz motivasyonu ne, onu anlamadım. Sadece Perihan Hanım tarafından dışlanan olmakla ilgili bir zaafı var onu hissettim ama diğer açıklarını ve gerçek gücünü bilemiyorum. Şu an Kerem, Aziz’in önüne engeller çıkarmakla meşgul. Öldürdüğü adamın suçunu Aziz’e atarak ilk büyük hamlesini de yaptı. Her ne kadar bu defa iftiraya uğramış da olsa ne yazık ki Aziz gerçekten de katil. Abdullah Efendi geçen hafta bizi “Zanna göre hüküm verme!” diye uyardı, durdu ama açıkçası ortada sebebi ne olursa olsun alınmış üç can var. Bana sorarsanız Aziz’in en büyük yılanı da bu.

Açıkçası tam da burada öyküden biraz dışarı çıkmak istiyorum. Hikâyenin baş kahramanı Aziz ve biz onun ilk bölümden katil oluşuna şahit olduk. Bu, sadece Feride’nin değil benim de zihnimden çıkmıyor bir türlü. Aziz’i benimsemek ve sevmek istiyorum ben ve bu nedenle de Blake Snyder’ın deyişiyle onun “kediyi kurtarması” çok ama çok gerekli. Aziz, öyle bir şey yapmalı ki ben onu “her şeye rağmen” mazur göreyim hatta “zanna göre hüküm vermemeyi” becerebileyim. Feride ile aralarındaki kıvılcımları görüyorum ama içimden bir ses “O, katil ama katil ya!” diye homurdanmaya başlıyor. Üç kişiyi öldürmüş olmak çok ağır bir durum ve benim bu aşka inanmam için, Feride’nin duygusuna hak vermem için Aziz’de çok bariz bir iyilik, şevkat ya da benzeri bir pozitif durum yakalamam lazım. Özetle Aziz’in biraz daha empatik, hatta sempatik bir hâle gelmesi gerekiyor.

Vuslat’ta ilk bölümde bulanan sular, hafif de olsa durulmaya başladı. Kerem biraz daha netleşti. Bu arada söylemeden geçmeyeyim çok başarılı bir psikopat çiziyor Ümit Kantarcılar. Hasibe’nin Feride’ye düşmanlığının altı doluyor. Faik Bey’in borcunun kaynağını ve dükkânın nasıl yandığını da öğrendik. Öte yandan bu hafta dört düğüm daha atıldı. Hasibe’nin Süheyla’ya duyduğu kin, Çakal’ın ailesinin katledilmiş olması, Aziz ve Altan’ın askerlik geçmişindeki ağır bir travma ve Salih Baba’nın hastaneye girememesi. Bunların hepsi yavaş yavaş gelip ana çatışmaya kenetlenecek diye düşünüyorum.

Bana göre hikâyenin en enteresan karakterlerinden biri Fırat. Niyeyse içim onu salt kötü olarak kabul etmeye yanaşmıyor. Kendisini evine alan yaşlı bir kadını soyma rezilliği de gösterse iç sesim onun derininde bir şeyler olduğunu fısıldıyor, bana. Baran Bölükbaşı’nın onu çok doğal ve sempatik canlandırmasından mıdır, onun bir “kötü tohum” olduğuna inanmak istemeyişimden midir bilmem ama Fırat’ın bir dönüşüm yaşayacağını düşünüyorum. Sabırla onun kırılmasının nerede olacağını bekliyorum. Madam Aneta’nın başına gelenler vicdanında bir kıpırdanma yapar mı, göreceğiz.

Beni Vuslat’a çeken unsurlardan biri ipuçlarının kolayca çekilip çözülebilir olmayışı. Öykü önce sezgilerinizi hareketlendiriyor, ardından düşünmeye ve bağlantı kurmaya zorluyor. Üstelik bu bağlantıyı hem görünen öyküde hem de altta yatan mistik boyutta yapmalısınız. Bu anlamda da çözümlenmesi oldukça zor ve komplike bir yapısı var.

Geçen hafta bölümü çok karmaşık bulduğumdan söz etmiştim. Bu hafta da bağlantıların iyi kurulmaması nedeniyle ilk bölüm kadar olmasa da kopukluk vardı, maalesef. Önümüzdeki hafta yeni bir bakış ve yorumla daha derlenip toplanacağını ummak istiyorum.

Bu bölümde de aksların geçişlerini ve bağlantılarını zayıf buldum. Bu arada söylemezsem dilim şişer özelikle kalabalık sahne çekimleri çok amatörceydi. Figürasyon sahneyi zengin gösterir doğru da o zenginliği iyi yönetmek gerekir. Aksi takdirde okul tiyatrosu tadında bir sahne oluşuyor.

Bütün yüreğimle şu slow motion merakının da bitmesini diliyorum. Madam Aneta gibi yaşlı, çelimsiz bir kadının peşine düşmüş, üç tane kapı gibi adam var. Hepimiz biliyoruz işte, adamlar kadıncağızı kapıda kıstıracak. Buraya gerilim müziği eşliğinde, slow motion koymak gerilimi artırmıyor aksine sahneyi komikleştiriyor. Ben her zaman “Basit, güzeldir!” diyenlerden oldum, lüzumsuz atraksiyonları sevmiyorum, affola!

Vuslat’ı bu hafta, ilk bölüme göre daha zevkle izledim. “Olanda hayır vardır!” deyip polis aracına geçip oturan Abdullah Efendi’de de ailesinin mezarı başında her yıl, aynı gün, aynı acıyı belli ki aynı şiddetle yaşayan Çakal’da da kalbimi bıraktım. Kerem’in ortalığı epeyce karıştıracağı şimdiden belli olan yeni bölümü de merakla bekliyorum. Abdullah Efendi’yi nezarette pek tutmazsanız ayrıca minnettar olacağım.

Yazan, çeken, canlandıran ve set gerisinde yükün büyüğünü omuzlayan herkesin emeklerine sağlık.

 

 

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.