Yazar: Sinem ÖZCAN 

Satranc-ı urefa bir kez daha “sahra”da durakladı. “Sahrayı geçememişiz, demek!” dedi Salih Baba. Biz geçemedik o belli de sahrada yol arayan “yolcu” aslında. Gözünü açtığı andan itibaren yeni bir plan peşinde Aziz. Tahsin Bey ve Kerem’le ilk savaşında devamlı savunmada kalıp onlardan gelen hamleleri geri püskürtmekle oyalandı. Aziz, dürüst ve açıktı ama karşısındakiler değil. Binbir oyun, binbir düzenle yürüdüler Aziz’in üstüne. Gördükleriyle savaştı, göremediklerine yenildi. Şimdi dünyaya bir daha merhaba dediğinde, savunmayı bırakıp saldıran taraf olmayı seçmiş görünüyor. Bunun da yolu, onları kendi silahlarıyla vurmak. “Hafıza kaybı” oyununu onun için kurguladı. Sultan ve Feride’nin bilmeden başrol aldıkları, ince ince yazılmış bir oyun bu.

Satıhtan baktığınızda kusursuz, Aziz’in planı. Tahsin Korkmazer ve Kerem Saltuk ancak kendi oyunlarıyla yenilebilir. Onları tehlikede olmadıklarına ikna edip açık oynamaya zorlayarak ve ancak o zaman köşeye sıkışıp savaşı bütün cephelerde kaybedebilirler. Gel gör ki bu yol, kıldan ince bir köprü. Aklım Aziz’in yolu doğru, dese de “oyunun çok önemli iki oyuncusu” dediği Sultan ve Feride’nin durduğu yerden baktığımda çok ama çok zalimce.

Şöyle bir düşündüm de Altan, Aziz’in aklı; Feride, yüreği; Sultan, vicdanı ve Salih Baba, ruhu. Aklını dinlemiyor, yüreğini öldürüyor bir tek vicdanı var hâlâ silip atamadığı ama ruhunu da doyuran yok çünkü Feride’ye oynadığı oyun yüzünden Salih Baba’ya da uğramıyor. Sanıyor ki bu işi kendi başına çözecek. Aziz’in işi zor, hem de çok zor… O kıldan ince köprünün bir yanı da cehennem çünkü ve cenneti görüp de cehenneme düşmekten daha büyük felaket olur mu, bilemedim.

Aziz, sahrada… Sahra, kulun herkese yabancılaşması. İnsanın kendini bilerek yalnızlaştırması. Ama geçilmesi gereken sahranın bir nüansı var: İnsanlardan ve nefsinden sıyrılıp onların hiçbir iyiliğini ummayacak ve hiçbir kötülüğünden korkmayacak hâle gelebilmeli ki geriye sadece Allah kalabilsin. Evet, Aziz insanlardan iyilik ummayacak noktaya gelmiş ona itirazım yok ama kötülükten korkmayacak hâle geldi mi, emin değilim. Sultan’ın ya da Feride’nin ve hatta Altan’ın kötülüğe kurban gitmesine kayıtsız kalabilecek bir korkusuzluğu var mı, sanmam. Sultan’ı koruyup kollaması çok daha kolay ama konu Feride olunca yüreğinin sesini susturup ona yabancılaşmayı şimdilik başarıyor da ne kadar sürdürebilir, merak içindeyim.

Aziz, yolcu ama henüz “vuslat”a ermedi. Yani hâlâ törpülenecekler, hâlâ geçilecekler ve hâlâ başı ezilecek yılanlar var. Kıskançlık o yılanlardan biri. Nehir’in parmağına yüzüğü takarken “Feride, ‘biz’e inanıyor!” demeyi bildi de Feride’nin etrafında pervane olan birini gördüğü anda kendi inancı tehlikeye giriverdi. Üstelik Feride’nin “Benim inancımı yok etme!” uyarısını da kulak ardı ediyor gibi duruyor.  Eğer kendi yüreğinin etrafını sarıp onu boğan yılanı öldüremezse özenle ve ince ince dokuyarak kurduğu planı, kumdan kale gibi ilk gelen dalgada yıkılacak.

Sahrada olan sadece Aziz değil elbette. Feride de Aziz’in onu tutup fırlattığı sahrayı yaşıyor, bilinçsizce. Aklının sustuğu, yüreğinin kanadığı ve kimsenin derman olamadığı bir yalnızlığı yaşıyor. Emine, elinden tutup Salih Baba’nın karşısına oturtmasa çok daha sancılı çok daha bir başına yaşayacaktı. Salih Baba’nın ona okuttuğu defter, bir parça da olsa yalnız olmadığını hissettirdi ona. “Niçinlerimin farkında olup nasılına tahammül edecek gücü kendimde bulamayışım.” diyordu defterin sahibi ve ekliyordu “Gerçeklerin ne kadarına dayanabilirim? Belki bir noktaya kadar dayanabiliyorsun ama dayanamadığın bir an geliyor.” Tam da Feride’nin durduğu uçurum kıyısı bu işte. “Nasıl”ına tahammül edecek gücü tükeniyor ve o dayanamadığı âna hızla yaklaşıyor. Bu, onun sabır imtihanı ama dürüstçesi çok da çetin bir sınav… Pes etmedi, aşkına sımsıkı tutunmaya da çalışıyor ama darbeler o kadar art arda geliyor ki işte o “bir an” çok yakınında artık. Önüne çıkan fırsatı kullanıp hiç değilse bir yıllığına uzaklaşma kararı alması da bundan.

Salih Baba’nın, Feride’ye “Oku!” diye verdiği defterden ilk cümleyi duyar duymaz daldığı huzur uykusundan birden gözlerini açan Abdullah Efendi gelince gözümün önüne ve Salih Baba’nın ona kaçamak bakışını da düşününce iç sesim bana “O defter, Abdullah Efendi’ye ait.” diyor. Hep söyledim hep de söyleyeceğim kimse durduk yere Araf’a varmaz. Abdullah Efendi’yi de oraya savurup atan bir rüzgâr var elbette ve belli ki Araf’a yürümeden o da kaçıp bir menzile varmış, bir başına. Şimdi tıpkı onun gibi uzlete çekilip kendine İtalya’yı menzil seçen Feride’ye “Gidiyorsun da neyi göze aldığını bilerek, git!” demek geldi, içimden. Yine de Feride’ye bütün yüreğimle hak veriyorum, çevresinde olup bitenler onun ayaklarını bağlar göndermez, biliyorum ama durduğu noktada alınacak en doğru kararı aldı. Keşke gidebilse de o zaman Aziz’in “mühim oyuncusu” olmadan ne yapabildiğini görsek. Hiçbir şey, susarak giden bir kadını döndürmek kadar zor değil Aziz Korkmazer, bil istedim!

Bu hafta sahranın üçüncü bir misafiri daha vardı: Fırat. Onun yolu paradan puldan ayrılalı çok oldu. Kerem’e doğrulttuğu silahla da yolunu seçmiş, adımını atmıştı. Ne var ki çıktığı yol umduğu yere varmadı. Şurası gerçek, Fırat’ın vicdan muhasebesi daha başlamadı ve üstelik, şu an çıkmazda o. Salih Baba’nın onun için “güzel çocuk” deyişi içime umut oldu ama yolu çok zorlu. Tahsin, Kerem, Aziz, Feride ve hepsinden öte kendi yüreği onu bir yerden alıp bir yere atıyor. Bu hafta, Fırat’ın yakın plan çekimlerinde hep yüzünün bir yanını karanlık bir yanını aydınlık gördüm ben, belki de öyle görmek istedim bilemiyorum ama ilk kareden beri o görünüş Fırat’ın içini ortaya koydu bana göre. Onun bir yanı karanlık ama bir yanına da ışık vuruyor hâlâ. Kerem’le tanıştığı zamanki para ve güç tutkunu zıpır delikanlı değil artık. Hayatı fark etmiş, eğriyi doğruyu sezmiş ve nerede, nasıl durması gerektiğine karar vermeye çalışan bir genç adam o. Söylemeden geçemeyeceğim bence bu haftanın en çarpıcı oyuncusu Baran Bölükbaşı’ydı. İlk sezonki Fırat’la bu Fırat’ın arasında dağlar var ve Baran Bölükbaşı, o değişimi çok hafif nüansla ama çok iyi geçirmiş. Sahilde Yağmur’la olan sahnesinden, finalde Salih Baba’nın dükkânındaki Fırat’a kadar her noktada adım adım o değişimi çok ince ve çok zarif geçirdi. Yürekten tebrikler Baran Bölükbaşı.

Sahradakiler, uzlete çekiledursun Tahsin’in “durma”ya hiç ama hiç niyeti yok. Aziz, şu an onun için tehlike değil. Kerem’i de niyeyse ciddiye almıyor bir türlü ve hâlâ ısrarla kendini garantiye almanın derdinde. Kerem’in Almanya’da “aile”den kimselerle görüştüm, demesine ve telefonda “Anne nasıl?” diye soruşuna bakınca Alice’i bulduğunu ama muhtemelen hastalığı nedeniyle ondan istediği cevapları alamadığını düşünmekteyim. Şu anda Kerem, karda yürüyüp izini beli etmiyorsa da araştırmalarına devam ettiğini de biliyoruz. Kadırga’da bir mülke ulaştı. Feride’nin dedesi Şakir Çağlar, Aziz’in dedesi Mehmet Şefik Korkmazer ve Bülent Bey’in ortak sahip oldukları bir ev var ortada. O evin anahtarlarından birini Faik Bey, Feride’ye verdi bu hafta. Diğerini dedesi Bülent Bey, Kerem’e vermişti ama üçüncü anahtar ortada yok. Muhtemelen o da Tahsin’de. Aziz şu an bu üçgenin dışında ama anahtar bir şekilde Aziz’e geçince işin rengi de değişecektir.

Tahsin’in kendini kurtarmak için Fırat’tan çalmasını istediği belgelerin asılları, fotoğraf albümü ve kol düğmeleri de var elimizde. Geçen bölüm de kol düğmeleri gündemimizdeydi ve belli ki onlarda bir iş var. Abdullah Efendi alıp Aziz’in avcuna koyana dek bekleyeceğiz, sanırım.

Yine geçen hafta sözü geçen Zehra Hanım’la ilgili de sepetimize birkaç bilgi daha ekledik. Mahallenin yeni komiseri Yağmur’un annesiymiş Zehra ve kocası öldürülünce kızları Yağmur, polis olup işin peşine düşmüş. Hasibe’nin Zehra adını duyunca rahatsız olması; Süheyla ve Alice’in yakın arkadaşı olduğu bilgisi de eklenince kocasının ölümünde yine Tahsin Korkmazer parmağı olduğunu düşünmek hayalcilik olmaz, diye düşünüyorum. Tahsin’in Hasibe’den almaya çalıştıklarının da hem Süheyla ile hem de üç ailenin ortak kaderiyle ilgili olduğu da aşikâr. Ancak Tahsin Korkmazer, güç sarhoşluğuyla bir büyük hata işledi bile. Hasibe’yle mahallede buluşmaya kalkması hem Feride’nin hem de Aziz’in durumu fark etmelerini sağladı. Feride’nin İtalya planı bu yüzden mi sekteye uğrar bilemiyorum ama tahminim Aziz’in hafıza kaybı oyununa bir süre daha devam edeceği yolunda. Bekleyip göreceğiz.

Yeni sezonun ilk bölümüyle bu bölüm çok başarılı bir kurguyla birleştirilmiş ve geçen hafta kasten havada bırakılan yerler itinayla doldurulmuştu. Betül Yağsağan kaleminin ince ince dokunduğu detaylara Barış Yöş’ün gözü çok doğru vurgular yapmış bir kez daha. O kadar güzel kaleme alınıyor ve öyle güzel anlatılıyor ki öykü her hafta “Yine mi bitti?” duygusuyla kalkıyorum ben ekran başından ama bu hafta bir ilave daha yapmazsam olmaz. Sahne geçişlerindeki ustalığa ve çekim tekniklerine ayrıca bayıldım. Altan ve Emine’nin arabadan inip konuştukları sahnede geri plandaki Yalçın’ın flu görüntüsü ve odağı değiştirmeden o gerilimin sezdirilmesi benim favori sahnelerimden biri oldu. Bir diğeriyse Gülten ve Tahsin’in salondaki konuşmalarına cam ardından yapılan çekimdi. Camda İstanbul siluetiyle enfes bir görsellik yakalanmış, renkler çok güzel yansıtılmış ve sahneye gerçekten bir sanat değeri katılmıştı. Barış Yöş Hoca başta olmak üzere, Tolga Çetin’i ve Engin Öztürk’ü bir kez daha yürekten alkışlıyorum. Gözlerinize sağlık.

Yazan, yöneten, canlandıran ve set gerisinde ağır yük omuzlayan bütün ekibin eline, emeğine sağlık.

 

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.