Adı Efsane 11. Bölüm

 

Yazar: Sinem ÖZCAN

Adı Efsane’nin 11. bölümünün “zor” bir bölüm olacağı, geçen haftanın finalinden de tanıtımlardan da belliydi. Sadece Tarık için de değil, benim için de çünkü sahnelerin yoğunluğuna kaptırıp gitmeden izlemesi zor olacaktı, biliyordum.

Oldum olası nefret ettim “Ya ben ya o!” meydan okumasından. Oldum olası bir insanı böyle bir dayatmaya zorlamak yapılabilecek en ağır duygusal işkence gibi geldi bana. Kim, kime yaparsa yapsın; gerekçesi ne olursa olsun… Benim için durum çok nettir: Bana öyle bir dayatmayla gelen – kim olursa olsun – “O” cevabını alır. Hem de hiç düşünmeksizin, ölçüp tartmaksızın… “Mademki baskılamaya kalkıyor o zaman bedelini öder.” diye düşünüp tercihi sunanı değil karşı tarafı seçer; yürür giderim ben. Gel gelelim Tarık, ben değil! Şartlar aynı değil, üstüne üstlük benim geçmişimde bu kadar “borçlu” olduğum kimse yok. O sebepledir ki Melis’in “Ya biz ya onlar” prangası onun ayağını bağlar, onu ikilemin en kötüsüne sokar, yüreği parça parça da olsa seçimini yapar.

ı

“Hayatta her şeyin bedeli var!” sözüne hep inandım. İyi de olsa kötü de olsa yaptığımız ne varsa gün geliyor bedelini ödemek veya ödülünü almak gerekiyor. Tarık, bilinçli ya da bilinçsiz, çocuklarına o kadar borçlu ki geçmişinde şimdi o bedeli ödeme zamanı… İşin kötüsü, sadece Tarık değil, tünelin ucundaki ışığı gösterdiği gençler de onunla birlikte ödeyecekler.

Melis’in Tarık’a sunduğu seçimden geriye doğru bir saralım. Nasıl geldi işler bu noktaya bir bakalım. Melis, Hakan’a kızgın, onun canını yakmak iestiyor. Seçil, Tarık’ı Bahar’a kaptırma niyetinde değil, ne olursa olsun Tarık, gözünün önünde ve kontrolünde olsun istiyor. Seçil, gücünü kullanıp Tarık’a –sözde – iyi bir iş sunuyor ve her zamanki gibi elini yakmayıp Melis’i maşa olarak kullanıyor. Melis’in aradığı pas ayağına geldiğinden Zeynep’i de doldurup babasına baskıya başlıyor. Peki, gelinen noktada asıl sorumlu kim?

Bu bölüm hem Çiler’in hem Hakan’ın dediğine katılıyorum, kabul, Melis bencil! İyi de o henüz bir çocuk… Dünyanın onun etrafında döndüğünü zannediyor. Kendi hayal kırıklıkları, kendi acıları, kendi sevgisi ve kendi ihtiyaçları daima her şeyden önemli… Yaşıtı pek çok genç gibi… O istediği olmayınca hırçınlaşır, canı yandı mı başkalarının canını yakar ve bundan kim etkileniyor diye çok da düşünmez. O sebeple ben pek suçlayamıyorum Melis’i ama ya Seçil?

Tarık ona “Sen kötüsün!” dediğinde ne yalan söyleyeyim içim sızlamıştı ve Tarık’ın haksızlık ettiğini düşünmüştüm ne var ki giderek Tarık’a hak verir hâle geliyorum. Melis’te anlayabildiğim bencilliği Seçil’de kabullenmem çok zor. Tamam, sevdiğin adamın seni sevmemesi kötü, senin yerine her seferinde başkalarını tercih etmesi daha da kötü ama “İlle benim olacak, benim olmazsa onu mutsuz etmek için her şeyi yaparım!” demek işte o en büyük bencillik. Genç bir kızda kabul edilebilir olan bu duygu,yetişkin bir kadında affedilmez oluyor benim kitabımda. Üstüne üstlük bunun için iki çocuğu doldurmak, onları kullanmak; doğruyu bile bile yalan söyleyip onlara yanlış bir bakış açısı sunmak işte asıl affedemediğim de bu. Savaşını tek başına, kendi bildiği yoldan sürdürse saygı duyacağım Seçil’e ama bunun için çocukları özellikle de Melis’i kullanması bana pis oynamak geliyor ve baştan beri anlamaya çalıştığım Seçil’i yavaş yavaş kara listeye alıyorum. (Seçil’den vazgeçip Bahar’ı ciğerime basma niyetim de yok ama. )

a

Melis, Hakan’dan intikamını babası üzerinden almaya kalkınca Hakan’ın sabrını taşırdı. Geçen bölüm Hakan’a “Burnunun dibine girmesine niye izin verdin?” sorusunu sorduğunda alkışlamıştım Melis’i. Kilit soru oydu çünkü. Bu defa da verdiği cevap için Hakan’ı yürekten alkışlıyorum. “Bazen insan, elinde olmadan istemediği bir durumda kalabiliyor.” Evet, o soruya verilebilecek tek dürüst yanıt bu. Üstelik Melis’i kendisiyle yüzleştirmesine ve bunun tarzına da hayran oldum. Öykü çatışmasında en sevdiğim şey eşit güçler arasında olması. Melis ve Hakan bunun tam örneği… Dolayısıyla ortaya çok güçlü sahneler ve çok doğru açılımlar çıkıyor. Tenis maçı izler gibi bir Melis’e bir Hakan’a bakıp gelecek hamleleri merakla bekliyorum.

b

Adı Efsane’de en sevdiğim şeylerden biri de iç çatışmaların kurgusu ve verilişi… Bu bölüm kısmen Melis’te bolca da Tarık’ta gördük bunu. Hele Tarık’ın kızları ile takımı arasında kalışı ve bunun yansıtılışı harikaydı. Hep söylüyorum Devrim Yalçın’ın abartmadan kullandığı çok hoş bir metaforik dil var ve sahnelere bambaşka bir tat veriyor. Bu kez, Tarık’ın ikilemini yansıtmak için kullandığı düdük, bana çok manalı geldi. Bir yanda kızları var, bugüne dek ihmal ettiği, doğru dürüst babalık yapamadığı ve bundan doğan vicdan azabı… Diğer yanda o düdük var… Koçluğu, takımı, basketbolu kısacası Tarık’ı Tarık yapan her şeyi simgeleyen düdük… Tam karar verip kızlarını seçtiğinde masanın üstündeki düdüğe takılan bakışlar ve oraya yapılan zoom… Bir türlü oradan çekilemeyen gözler… Düdüğe kilitlenip kalıyor Tarık her defasında çünkü, ondan bakışlarını ayırdığında kızlarını kazanacak ama var olma, yeniden başlama ve ayakta kalma gücünü yani kendini terk etmiş olacak…. Bütün bunları bir romanda anlatmaya kalksanız sayfalarca betimleme yapar, iç çözümlemeler kullanır alabildiğine derine inersiniz ama ekran karşısında o gücünüz yok. Mümkün olduğunca az söz olabildiğince çok görsellik kullanacaksınız. Eylemleri anlatırken iş kolay ama iş duygulara geldiğinde orada yaratıcı olmak zorundasınız. Küçücük bir objeyle bu kadar mı iyi sezdirilir, alt metin? Bu kadar mı başarılı yansıtılır bütün çelişki ve böyle güzel mi canlandırılır? Ne diyeyim; akıl edenin, yazanın, çekenin, canlandıranın emeğine sağlık. Gerçekten bayıldımmm!

 

r

Bu hafta, dizinin bence tek gerçek “kötü”sü Seyfi’nin asıl niyetini öğrendik. Gülsüm’ün evini sattırmak… Hakan’ın babaya hâlâ tereddütlü ve uzak oluşu, bu planı anlamaya yetmeyecek diye korkuyorum. Allah’tan Hasan, Seyfi’nin adamlarını yakalamış. Eninde sonunda çözülecektir, dilleri. Dileğim o ev satılmadan her şeyin arkasındakinin Seyfi olduğunu öğrensin Hasan. Dolayısıyla da Hakan… Çocuğun baştan beri ne aileden ne Melis’ten ne arkadaşlarından güldü yüzü… Bir defa da hain planların kurbanı olmasın diye dua ediyorum. Bir defa oyun, zarar vermeden önce çözülsün ve Hakan, hayata bir basket atmış olsun, n’olur!!!

s

Baştan beri ısınamadığım, anlasam da empati yapamadığım karakter Sibel… Melis’e bakarken “ ama çok genç…” diye bahaneler üretiyorum da Sibel’e gelince o hoşgörü “Çıkmıycam işte!” diye diretiyor yüreğimden. Hakan’a âşık olmasını anlıyorum. Fikret’i aldatmaktan vazgeçip onu kırma pahasına ayrılmasına da hak verdim ama hâlâ Hakan’a “Ben bedel ödedim, sen de öde!” tavrını sürdürmesini kabullenemiyorum. “Ne bedel ödedin acaba Sibel?” diye sormak istiyorum. Hakan’ı severken Fikret’le olmak mı bedel? N’aptı Fikret sana? Sadece sevdi. Sende o sevgiyi olabilecek en şımarık ve en bencil biçimiyle kabul ettin. Hepsi bu! İstediğini elde edemeyince hırçınlaşmanı da anlarım, hatta Melis’e yalan söylemeni dahi ama Seçil’in daha genç versiyonu gibi “Beni istemiyorsun madem, sen de mutlu olma! Mutluluğu hak etmiyorsun!” tavrını anlayamam. Belki de bu sebeple Hakan’a duyduğunun aşk değil bir tutku olduğuna inanıyorum tıpkı Seçil’inkinin de aşk değil hırs olduğunu düşünmem gibi. Ya da fazla romantiğim, insanın sevdiğini mutsuz görmek isteyebileceğine inanmıyorum.

Sibel’le ilgili tek dileğim de Kıvanç’ı yavaş yavaş yörüngesine alması… Valla Sibelcim benden sana abla tavsiyesi: Sen Kıvanç’a yürü! İstediğin her şey onda… Mümkünse şöyle kıyıdan kıyıdan git, gözüme de çok batma!

Fikret’in Sibel’i bir kalemde silip geçmesi elbette mümkün değil. Bir süre daha Sibel’in onu terk edişinin suçunu kendinde arayacak. Onun istediği hayatı Sibel’e sunarsa yeniden birleşeceklerini düşünecek. Çareler arayacak, fırsatlar kollayacak. Tıpkı Kıvanç gibi… Aralarındaki fark, Fikret’in duygularının Sibel’in Hakan’a aşkını öğrendiğinde bıçakla kesilmiş gibi bitecek olması… Gerçi o noktada büyük bir tehlike bekliyor bizi: Bunun Hakan’la olan dostluğuna ne yapacağı? Fikret fevri bir tip, Sadık kadar çabuk ikna edilebilir değil. Hakan’ın kendisine bunu yapmayacağına nasıl ikna olur bilemiyorum ve o dostluğun yara almasını da hiç istemiyorum. Senaryonun şu ana kadarki gidişatının düşününce senaristlerin bununla ilgili iyi bir planları olduğuna güveniyorum ama yine de korkmaktan geri kalmıyorum.

c

Kıvanç’ın Melis defterini kapaması daha güç… Onu Melis’i kaybetmekten çok adam yerine koymadığı Hakan’a kaptırmak yaralıyor çünkü. O bunu aşabilir mi? Zor… Büyük ihtimalle Kıvanç, çok çok uzun süre Hakan ve Melis arasında sorun olmayı sürdürecek. Ben onun da babasıyla ilgili bir art öyküsü olduğuna inanıyorum. Eğer o patlak verirse yani Kıvanç içine dönmek zorunda kalırsa o zaman ondan bir değişim bekleyebiliriz, sanırım.

Bölümün finalinde Tarık’ın imza ikilemi vardı. Müdürün “kenar mahalle” gafından sonra o imzayı atar mı, atmaz mı? Duygularım atmaz dese de mantığım atar, diyor. İmzayı atar ve kızlarına hayatında en önemli şeyin onlar olduğunu gösterir. Ondan sonrası Melis’e kalacak. Melis kendi iç çatışmasını bitirecek ve babasının başına açtığı bu derdi, o temizlemek zorunda kalacak. Yine de bir son dakika mucizesiyle o imzayı engeller inşallah, diye dua ediyorum.

Yine dolu dolu, yine keyifle ve yine çok beğenerek izlediğim bu güzel bölüm için emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum. Aklınıza, duygunuza, kaleminize ve yüreğinize sağlık.

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.