Adı Efsane’nin ilk bölümünü beklentimin üstünde bulmuştum. İkinci bölümü de onun getirdiği merakla izlemeye oturdum. Yerli dizilerin kronik problemi ya ilk bölümde beklenenin çok altında kalıyor ya da ilk bölüm temposunu sürdürmekte zorlanıyor. Açıkçası içimde o korku vardı.
İzleyici kitlesi konusunda da belirsizlik yaşıyordum ve ikinci bölüm hedef kitleyi netleştirir umudundaydım. Açıkçası %80 cevap aldım buna. Hikâyenin gençlik kısmı baskın çıkmaya başladı ki benim de asıl istediğim o. Şu an ekranda çok fazla aile dramı var çünkü. Onların arasından sıyrılıp kendine alan açabilmesi gerekiyor, bunun için gençlik boyutuna uzanmak da iyi fikir gibi geliyor bana.


Daha bölümün ilk dakikalarında Tarık’ın havaalanındaki çaresizliği beni ekran karşısına bir kere daha mıhladı. Erdal Beşikçioğlu’ndan kötü performans çıkmaz ama sahne çekiminin güzelliği oyunculukla bütünleşince tüylerim diken diken gözümü bile kırpmadan izledim. Kocaman bir helal olsun, diyorum oynayana da çekenlere de…
Geçen bölüm kahramanların öyküleri yavaş yavaş belirirken Melis’inki biraz örtülü kalmıştı. Biz onun babasına güvenmediğini biliyorduk. Bunun sebebi de annesi ölünce babasının onları teyzeye bırakmış olmasıydı; büyürken yanında olmayan bir babaya kırgınlığı, o babanın defalarca verdiği sözü tutmamasıyla güvensizliğe dönüşmüştü. Bu hafta, geçmişin Melis’in gözünden bize montajlanarak verilmesi çok yerinde oldu. Üstelik bölümün hemen başında gelince bu sahneler, ben Melis’le geçen bölüm pek yapamadığım empatiyi yapmaya başladım.
Belli ki Tarık’ın karısının ölümü geçmişte bütün taşları yerinden oynatmış. Tarık’ı, Melis’i hatta Seçil’i bir biçimde ayrı köşelere savurmuş, hayatlarını dağıtmış. Bundan pek etkilenmeyen sadece Zeynep gibi görünse bile onda da derinlerde bir güvensizlik yatıyor, babaya karşı. Zeynep, yaşının küçüklüğünün etkisiyle ablasından farklı olarak inanmak istiyor babasına ama Melis’in duygularının bir anda pozitife dönmesini beklemek büyük hayal elbette. Üstelik durup düşününce o babaya ikinci bir şansı verir mi 17 yaşındaki bir genç kız. Çok zor… Tarık’ın Melis’le ilişkisi incecik bir buz zeminde… Yapılacak tek bir hatalı hamle Tarık’ın Melis’e ulaşmasını neredeyse imkânsız hâle getirecektir. O zaman ancak ve ancak bir başkasının yardımıyla aradaki köprü kurulabilir. O yardım Seçil’den gelmeyeceğine göre tek ihtimal Hakan kalıyor. Hakan’a yüklenecek bu yeni göreve hiç itirazım yok aksine de tam destekçisiyim.

Öykünün Bahar Öğretmen karakterine ısınamadım gitti. Hem Bahar öğretmen tiplemesine hem de ileride doğacağı belli olan Bahar & Tarık aşkına fena hâlde uzağım. Belki de bu kadar düz, kuralcı ve statik insanların hayatta da beni çekmemesindendir, tepkim. Bahar benim için “ÖNYARGI”… Her olaya kendince kesin doğru kanılarıyla yaklaşan, insanları tek tipleştirmeye çalışan, mantık sınırlarının azıcık dışında seyreden her duruma tepki veren bir kadın o. Öğrencilerine ilgisi de o yüzden sıcak ve doğru gelmiyor bana. Sorun çözücü değil sürekli uyaran ve eleştiren bir model. Açıkçası öğrencisi olsam yıldızlarımız hiç mi hiç barışmazdı.
Kadın olarak baktığımda da Tarık’la birlikte düşünemiyorum ben onu. Tarık gibi ruhu serseri, çukurun ta dibinden gelen, travmaları büyük, acıları çok taze ve hepsinden önemlisi ruhu çok derin bir adam için fazla sığ. Bu tarz bir kadının dünya güzeli olsa da Tarık’ın ilgisini çekmemesi gerek. Tarık’a iyi gelecek kadını düşündüğümde kafamda iki ayrı tip beliriyor benim: Ya deli dolu, neşeli, sorunları büyütmeyen, çözüm insanı cıvıl cıvıl biri ya da sakin, dingin ama çok şefkatli, Tarık’a liman olabilecek, yumuşak bir kadın. Bahar iki profile de uymuyor. Dolayısıyla benim ölçülerimle Tarık gibi bir adam Bahar gibi bir kadına âşık olmaz. Hatta ayağına dolaşıp durduğu için sinir olmak dışında bir duygu da hissetmez. “Aşk, nefretten doğar.” demesin kimse bana. Buradan öyle koyu bir nefret de çıkmaz. Tarık her seferinde Bahar’ı lafla döver ve yürür gider bana kalsa… İlle bir “nefret – aşk” ilişkisi isteniyorsa Tarık & Seçil daha doğru bir ikili bence. Üstelik denk güçler… Bu anlamda aradaki savaş, ilgi çekici ve zevkli olacaktır. Üzgünüm ama ilerleyen bölümlerde Tarık & Bahar aşkı benim kumandayı elime alıp kanal değiştirdiğim sahneler yaratacak gibi.
Seçil’in hikâyesi benim çok daha fazla ilgimi çekiyor. Sanatçı kimliği, fedakâr teyzeliği, Tarık’a hissettiği öfke ve küllenemeyen aşkıyla Seçil çok daha dolu bir karakter. Özellikle Seçil & Tarık geçmişinde neler yaşandı, cidden merak ediyorum. Rojda Demirer oyunculuğunu çok severim. Canlandırdığı her karaktere bir hareket, bir ivme verir, burada da öyle… Çok kolaylıkla itici olabilecek bir kimliği katlanır hatta onaylanır yapan onun oyunculuğundan gelen sıcaklık. Umarım Seçil’in art hikâyesi de benim mantığımın kabulleneceği ve beni ondan uzağa düşürmeyecek bir detayla şekillendirilir ve ben keyifle Seçil & Tarık savaşını izlerim.


Hakan, daha ilk bölümden alıp bağrıma bastığım karakter benim. İçinde olduğu çevreye ne kadar aitse bir o kadar da aykırı… Az konuşan, derin, akıllı ve lider… Geçen bölüm babasıyla bir problemin varlığını sezmiştik bu hafta onu eni konu gördük. Evlatlarına ve karısına şefkati olmayan baba, kendine bir başka aile ve dünya kurmuş. Muhtemelen orada bambaşka bir hayat ve kimlikle yaşıyor ve bunun tek tanığı da Hakan. İlerleyen dönemlerde Melis’in babasına güven problemi gündeme geldikçe Hakan’ın asıl güvenilmezin ne olduğunu ona çok net anlatabileceğine de bu nedenle inanıyorum. Baba- oğul sahnesinde babanın Hakan karşısındaki korkusunu ve Hakan’ın tepkisizliğin içine alabildiğine yaydığı tepkiyi çok beğendim.
Hakan karakterinin en sevdiğim yanı galiba o sessiz tepkiselliği… Konuşmadan çok iyi konuşan ve gücünü sezdiren bir yapısı var onun. Belki de arkadaşlarınca kayıtsız şartsız “lider” kabul edilmesinin sırrı da bu. Son ana kadar susan, son anda tek cümleyle gidilecek yolu belirleyen ve asla sevdiklerini yarı yolda bırakmayacak bir adam o. Hayatta her şeyden çok güven arayan Melis’in Hakan’daki bu özelliği pas geçmeyeceği daha bu bölümden belli oldu. Sevilme arzusu ve sığınma isteği bir kadının hele de o yaşta ve o şartlardaki bir kadının asla karşı koyamayacağı duygular. Melis, Hakan’ın çekimine kapılır ve aradığı her şeyi onda bulacağı sezgisiyle hızla yörüngesine girer diye düşünüyorum.
Melis’te Hakan’ı neyin çekeceğini henüz kestiremiyorum. Salt güzellik değil elbette, onu da Melis’i tanıdıkça anlayacağız gibi geliyor. Melis ve Hakan iyi bir çift olacak, bana kalırsa…
İlk bölümde izlerini hissetmiştim ama bu bölüm daha da netleşti. Sibel’in Hakan’a duyduğu ilgi ilerleyen bölümlerde hem Melis& Hakan hem de Ferit & Hakan arasında sorun olacak. Sibel, Melis’in gelip Hakan’ı almasına sessiz kalmayacak, belli oldu belli olmasına da arkadaşının sevgilisine ne olursa olsun yan gözle bakmayacak bir kültürdeki adamı, kendine bağlaması da imkânsız. Bu çaresizlik Sibel’i giderek kötü, daha kötü çok daha kötü biri yapacak gibi görünüyor.

Gençlerde beni rahatsız eden pek yok. Sibel’i canlandıran Özgü Kaya, hâlâ istediğim çizgide değilse de ilk bölüme göre daha toparlanmış buldum. Cem Yiğit Üzümoğlu ise sadece canlandırdığı karakterle değil oyunculuğuyla da dikkatimi çok çekti. Genç jenerasyonda izlemeyi çok sevdiğim birkaç isim dışında oyunculuk anlamında sıkıntım var benim. Cem Yiğit Üzümoğlu, henüz ikinci bölümden “beğendiğim oyunculuklar” listeme bir ad daha ekletti bana. Umarım gittikçe açılan bir performans ve daha da gelişen bir çizgisi olur.
Yer yer tempo düşse de uzun süreli olmadı ve sıkılmadan, ilgiyi pek de kaybetmeden keyifli bir ikinci bölüm izledim. Üstelik öykünün nasıl gelişeceğini de gerçekten merak ediyorum. Şimdilik izlemeye devam kararımın arkasındayım.
Emeği geçen herkese yaşattıkları güzellikler için yürekten teşekkür ederim.

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.