Yazar: Irmak TERCANER

Geçen haftayı, Alev’in vermesi gereken zor bir kararla bırakmıştık. Ali Osman ile sohbet etmek için çıktığı o hastane bahçesinde, günlerdir göremediği kızıyla karşılaşan Alev’in önünde iki seçenek vardı: Ya tüm bencilliklerini bir kenara bırakıp tıpkı kendisi gibi evlat acısı çeken Damla’ya Zeynep’in bulunduğunu söyleyecekti ya da bir kez daha öfkesinin ve bencilliğinin kurbanı olup onu bu acıyla yapayalnız bırakacaktı.

Hissettiğimden midir nedir, bütün bir hafta boyunca ikinci seçeneğin etrafında döndüm, durdum ve ne yazık ki yine haklı çıkan ben oldum. Verdiği karar sonrası benden de hanesine koskoca bir eksi yazdıran Alev’in bu hamlesi ile kartlar yeniden dağıtılmış ve öyle ya da böyle herkes, kendi hakkına düşeni fazlasıyla yaşamaya başlamış oldu. Bu noktada Alev’in hakkına düşen kızıyla hiç yaşamadığı kadar güzel birkaç gün geçirmekken Damla için durum ne yazık ki pek böyle değildi. Alev’in kızını da yanına alarak uzaklaştığı o hastane koridorlarında şimdi, her şeyden habersiz acı çekmeye devam eden bir Damla vardı. İşte, hayat tam da böyle bir şeydir. Bazen birilerinin mutluluğu, birilerinin gözyaşlarının tek sebebi olabiliyor ne yazık ki.  Her ne kadar bu olay sonrası Alev, tüm okları kendi üstünde toplamış olsa da bu durum ona, yıllar sonra kızını ilk kez tanıma fırsatını getirmişti.

Onunla ilk kez uyuyor, kahvaltı ediyor, yanlarında kimse olmadan vakit geçiriyor yani kısacası Zeynep’le bugüne kadar yapmadığı, yapamadığı her şeyi tek tek hayata geçiriyordu. Dahası bu sahneler Birce Akalay’ın abartısız ve duru oyunculuğuyla öyle bir işleniyordu ki bir bakmışsınız izleyicisi olduğunuz sahnenin içinde kayboluvermişsiniz. Yalnız bu noktada söylemek istediğim bir şey daha var ki eğer söylemezsem uykularım kaçar. Zeynep’in, her şeyin suçlusu olarak gördüğü Damla’ya öfkeli olması, o an itibariyle çok doğaldı ancak bu noktada ben, Alev’in daha yatıştırıcı bir pozisyonda olmasını isterdim. Eğer bir insan, bir konuda öyle ya da böyle size fikir danışıyorsa bu, sizin düşüncelerinize verdiği önemin en büyük göstergesidir. Bu noktada yapmanız gereken ‘’Kendine yeni bir dünya kurarsın, içinde kimin olacağına kendinin karar vereceği bir dünya.‘’ tarzı bir cümle kurmaktan çok, o insanı içinde kaybolduğu girdaptan çıkarmak ve ona, kendi hayatı için en doğru olanı bulma şansını vermek olacaktır. Oysa Alev, bu tutumdan çok daha uzaktı. Tamam, şunu diyebilirsiniz, ”Alev, Zeynep’i sakinleştirmek için hiç mi bir şey söylemedi?” Söyledi, söylemesine de bunun altında yatan gerçek sebep aslında çok farklıydı. Herkesin hayatta hatalar yapabileceğini ve sevdiklerine, onları korumak için yalanlar söyleyebileceğini haykırdığı bir anda Alev’in amacı, Zeynep’in Damla’ya duyduğu öfkesini azaltmaktan çok bir gün kendi üstüne de yüklenecek aynı suça çok önceden bir savunma hazırlamak gibiydi. Kendisine yalan söylenmesinden nefret eden Zeynep’in karşısında, ona bugüne kadar hayatındaki en büyük yalanı söylemiş bir kadının -annenin- bu davranışı başka bir şekilde değerlendirilemezdi, benim nazarımda. Öte yandan tüm hikâye boyunca en masum olduğuna inandığım, en iyisi için çabalarken hep en çok zararı gören ve her şeyin ilk suçlusu ilan edilen bir karakter var ki o, Damla’dan başkası değil.

Kim ne derse desin ben, bu hikâyede ona yazık edildiğini düşünüyorum. Ablasının yarım bıraktığı bir çocuğa annelik eden ama buna rağmen her daim ablasının hışmına uğrayan, Zeynep’in babasının Adnan olduğunu yeni öğrenen ve Zeynep bunu öğrendiğinde yine her şeyin suçlusu bulunan bir Damla var, karşımızda. Hiç fark ettiniz mi? Damla, hayatının hiçbir döneminde kendi hatalarının bedelini ödememiş bir karakter. Onun ödediği bedeller başkalarının hatalarından kaynaklanıyor. Bu noktada ona üzülmeyeyim de ne yapayım diye içimden geçirmeden edemiyorum. Ha, şunu diyebilirsiniz, ”Onun hiç mi hatası yok?” Evet, kesinlikle var ancak bu noktada başka bir gerçek de var. Hayatta her insanın hataları vardır ve hatalarımızın olması insan olduğumuzu gösteren en gerçek delillerdir. Zeynep’in tek annesi olduğunu iddia etmesi ve ablasının gerçekleri ilan etmesine sonuna kadar karşı çıkması da Damla’nın onu insan yapan hataları. Ancak Damla bu hatalarını, geçmişinde ve bugününde yaptığı iyiliklerle öyle bir nötrlüyor ki bir bakmışsınız onun hatalarının yerini yine doğruları almış. Ağlama Anne, bugüne kadar izlediğim projeler arasında beni, çelişkiler içerisinde bırakan nadir projelerden birisidir. İçinde barındırdığı karakterlerin ne saf kötü ne de saf iyi olmasından mı kaynaklanıyor nedir, hiçbir karakterine tam anlamıyla kızamamışımdır. Tıpkı Alev’e olduğu gibi. Ben, bu hikâye boyunca onu hiçbir zaman göz ardı etmedim, edemedim.

Dahası onun, bizlere anlatmak istediği bir hikâyesi olduğuna, geçmişiyle hesaplaşma isteğine ve dününe, bugününe ve yarınına kast eden ve edecek olan herkese karşı verdiği mücadeleye sonuna kadar inandım. Evet, hataları olduğunda yerin dibine de soktum ama ona duyduğum bu koşulsuz inanç, her seferinde ondan vazgeçmemi engelledi. İnsanların canını acıtan sivri dilinin, fevriliğinin ve derin öfkesinin altında yatan gerçek Alev’i gördüğüm her an, bu fikrime sıkı sıkıya sarılmaya devam ettim. Bu bölümün sonunda bir kez daha anladım ki onun, herkesten sakladığı o “gerçek” Alev’i gün yüzüne çıkarmak için biraz daha zamana ihtiyacı var. Hem ne dersiniz belki bu noktada ona bir yardım eli uzanır, ha? Bu yardım eli de Ali Osman’dan başkası olamaz sanki, en azından şimdilik. Bölümün benim için en şaşırtıcı sahnelerinden biriydi Alev’in Ali Osman’a o bakışları. Dizi başladığı ilk günden beri Ali Osman’ın ilgisi nereden bakarsanız bakın zaten çok net ortadaydı.

Her ne kadar kötü kimliği baskın bir karakter olsa da kabul edelim ki güzel seven bir adam, Ali Osman. Onun sevgisinin bu denli net bir şekilde ortaya konulduğu bir dönemde ben, Alev’in bu sevgiye nasıl bir karşılık vereceğini merakla bekliyordum ki bu bölüm, bana güzel bir cevap oldu. O gözler, o kalplerin nasıl aynası olabiliyormuş ben bunu anladım arkadaşım! O mutfak sahnesinde, haftalardır ilk kez Alev’in, Zeynep dışında birisine, gözlerinin içinin gülerek baktığını fark ettim. Bu bakış, Alev gibi tek derdi kızı olan ve aşk meşk gibi davalarla şu anlık yakından uzaktan alakası olmayacağını düşündüğüm bir kadının, sevgiye olan ihtiyacını gösterdi, bana. O bakışlar tıpkı Ali Osman’ın bakışları gibi usul usul işlenen bir sevdanın bakışları mıdır yoksa başka bir şeyin mi göstergesidir şimdilik bilemiyorum ama zaman, bekleyip göreceğiz. İşte bir yazının daha sonuna geldik böylece. Bölüm, Alev’in öfkesinin bir kez daha Damla’yı yakıp yıktığı ve Zeynep-Adnan yüzleşmesinin tam ortasında son buldu.

Yeni bölümü iple çekiyorum. Herkesin emeğine sağlık.

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.