YAZAR: Ayça AKMAN

Baraj dizisinin ilk tanıtımları dönmeye başladığında herhalde rastlantı olamaz, dediğim “baraj” ve “ nehir” metaforlarının hemen ilgimi çektiğini yadsıyamam. Hikâyeye nasıl yedirileceklerine dair merakım baki, geçtim ekran karşısına. Elbette, oyunculuklarını severek takip ettiğim Sumru Yavrucuk ve Feyyaz Duman’ın da ilk bölüme eşlik etmemde katkısı olduğunu söylemezsem haksızlık etmiş olurum.

Nazım’ın hikâyesi sunuluyor bize. Tıpkı inşa etmek için ter döktükleri baraj gibi hayatına set çekmiş bir karakter o. Ancak 4 ay önce bir gün, o su geçirmez duvarlarından içeriye internet üzerinde tanıştığı bir kız, “Nehir” yavaş yavaş sızmaya başlıyor. Her şey Nazım için yolunda giderken, kendi fotoğrafını gönderen bu güzel kız ondan da aynısını isteyince işler tersine dönüveriyor. Başka birini kendisiymiş gibi tanıtan Nazım’ın bu hayati hatasıyla da öykü başlıyor. Sanırım en çok hoşuma giden ilk yarım saatte hiç sağa sola sapmadan ana çatışmanın ortaya konması oldu. Nazım-Nehir-Tarık aksında, ters köşe bir aşk üçgeni düşecek seyircinin payına belli ki. Ortalara doğru biraz ağırlaşsa da tempo iki saati sıkılmadan tamamladım. Süreleri  ortalama üç saati bulan dizilerle boğulan bu bünyeye derli toplu bir hikâye anlatımı iyi geldi doğrusu. Takıldığım iki yer var. Görece zayıf kalan diyaloglar ve dramın ciddiyetiyle pek bağdaşmayan hafif komik dokunuşlar. Tabii amaçlanan bu idiyse söyleyecek bir şey yok, tercih meselesi!

Nazım alışıldık kahramanlardan değil, kusurlu. Henüz sebebini bilmediğimiz bir sebeple yüzünün yarısı ağır şekilde yaralanmış. Ona her baktığımızda gördüğümüz, onun saklamak için refleks geliştirdiği bu izlerin ruhunda ne gibi travmalara yol açtığını az çok hissedebiliyoruz. Çevresindekilerce kapalı kutu olarak nitelendirilen şantiye ustası, içine kapanık, asosyal, çekingen ve derin bir insan. Zaten sohbet etmek için sanal alemden birini seçmesi de rastlantı değil. Zamanında bir ailesi olup olmadığı, seçmiş olduğu bu sert ve çetin yaşam alanının gerisinde bir suçluluk duygusu saklayıp saklamadığı muğlak. Sürüden ayrı insanlar, farklı olmaktan gelen eksiklik duygusunu; zenginleştirdikleri iç dünyalarıyla telafi etmeye çalışırlar çoğu zaman. Nehir’in hiç yüzünü görmediği Nazım‘a sözcüklerle bağlanması da bu yüzden sürpriz değil.  Ne var ki korku akıl katilidir, insana hata yaptırır. Nazım da çok değer verdiği bu insanla yüz yüze gelme, beğenilmeme korkusuna yenik düşerek büyük bir yanlışa imza attı, Tarık‘ın ağına düştü. Ben onun korkularına, kaygılarına inandım, ikna oldum ama bir çekincem var. Belki Feyyaz Duman’ı uzun soluklu bir projenin hemen ardından başka bir karakterde izleme zorluğundan bilmiyorum, Arif hep oralarda bir yerlerde, zihnimin kuytu koridorlarında dolandı durdu, hiç rahat vermedi bana!

Nehir; kimsesiz, tabiri caizse kimliksiz bir kadın, çünkü o bir dolandırıcı.Zerrin onu sokaklardan almış, himaye etmiş ne var ki kendi mesleğine de sermaye yapmış bencil bir insan. Yeri gelmişken Sumru Yavrucuk’u, Zerrin’e yakıştırdığımı, hiç yadırgamadığımı söylemeliyim. İşleri karıştırma potansiyeli yüksek bu karakterden umutluyum.Her sabaha başka bir isimle uyanmak, sürekli diken üstünde olmak, yakalanma riski ve neredeyse bir cinayete sebep olma ihtimalleri birleşince kaybolmuşluk hissi Nehir’i  ”Kendim olabildiğim, ilk kez gerçek adımı söyleyebildiğim erkek”  dediği Nazım’a yani Tarık’a sürüklüyor.Tabii burada da hikâyenin gerçek ironisi karşımıza çıkıyor. Sahtekâr ve yalancı olduğu için kendisini deli gibi suçlayan Nazım mı daha masum yoksa adı hariç her şeyi saklayan Nehir mi? Gözün gördüğüne mi âşık olursun, gönlün seçtiğine mi? Neticede Nehir’in seçimi, hayata bakışı, söyledikleri yanında söylemedikleri, sadece kendisinin değil üç kişinin birden hayatını derinden sarsacak gibi görünüyor.

Gelelim Tarık’a, namı diğer İstanbulluya! Kanımın ısınamadığı yegâne karakter kendisi dersem yanlış olmaz sanırım. Patronun kızına sarınca baraj inşaatına ceza olarak postalanıvermiş olduğu dışında hiçbir şey bilmiyoruz hakkında. Evet, kızlarla arası iyi. İlişkilerini hiç ciddiye almıyor, evlilik mevzusunu aklının ucundan bile geçirmiyor. Belli ki hâli vakti yerinde, üst baş jilet. Burnu da hiç sürtmemiş, zorluk çekmemiş yani. Emir vermeye alışkın tavrına bakılırsa patron çocuğu olması kuvvetle muhtemel. Buraya kadar her şey tamam. Peki inandım mı ona? Maalesef, hayır.

Aslında “Ben perde bile asmadım, yükseğe çıkamam!” diyen, şantiye yemekhanesinde gurme omlet sipariş eden, işçilere amele gözüyle bakan, insanların kusurlarını kaba tabirlerle yüzüne vuran bir karakteri dozunda vermek kolay değil. Biraz kaydı mı, şirazesinden çıkıverir.İnandırıcılığı ciddi şekilde aşındıran da bu oldu benim gözümde. Sarkastik, empati yoksunu ve sığ bir adamı hafif komedi mantığıyla verdiğinizde o seyirciye çok farklı geçiyor ne yazık ki. Tabii can güvenliği için şantiyede kalmaya mecbur bırakılması, silahlı adamlarla tehdit edilmesi, kimliğine el konması da soru işaretleri olarak döndü bana. Yoksa sakladığın bir şey, gider polise anlatırsın derdini. Zorla alıkonmak nedir? Tarık son derece isteksizce, pazarlık karşılığı buluştuğu Nehir’e göz koydu bunu anladık; Nazım da kediye ciğer emanet etmenin bedelini ödeyecek, bu da aşikâr. Kilit kızın elinde. Nazım’ın kendisini Nehir’e sevdirebilme ihtimaline sarılıp gerçekleri saklamaya devam etmesi, beraberinde neler getirecek bu da hikâyenin düğümü, bekleyip görmek düşecek izleyiciye.

Kurulan dünyayı sevdim ben, ona inandım.  Mekânlar sakin, sade ve abartıdan uzaktı. Sahne arası geçişler, kurgu temizdi. Gereğinden hızlı kamera hareketlerinden bir parça rahatsız oldum ama çok da kafaya takmadım. Hikâye anlatımında karakterlere dair biraz daha detay görmek, can alıcı sahneleri daha bir vurgulamak iyi olurdu sanki, ilerleyen bölümlerde belki… Günün sonunda sakin ama öyküsü ilgi çekici bir proje Baraj. Castı ve konuyu kendisine yakın bulan seyirci takipçisi olur kanaatindeyim.

Yazan, yöneten, oynayan ve emek verenlerin yüreklerine sağlık…

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.