Yazar: Irmak TERCANER

Sen Anlat Karadeniz, soğuk bir ocak ayında girmişti hayatımıza… Gerek konu olarak, ülkemizin son yıllarına kara bir leke olarak adını yazdırmış olan kadına yönelik şiddeti anlatacak olması gerekse de vadettiği güçlü hikâyesiyle daha ilk andan kadrajıma girmiş ve o günden itibaren her daim bu güzel diziyi yorumlamak istemiştim. Koskoca bir sezonu geride bıraktığımız ve heyecanla yeni sezonu beklediğimiz şu günlerde söyleyebilirim ki; Sen Anlat Karadeniz’i izlemek bugüne kadar hayatımda verdiğim en doğru kararlardan biriymiş. Neden mi? Dizimiz, öteleyenlerin aksine kimsenin farkında olmadığı ya da farkında olmayı tercih etmediği öyle bir gerçeği ve acıyı yüzümüze vurmuştu ki… Dahası bir umut hikâyesi olmak istediği için, biz izleyicilere yalnızca acıyı sunmamış; acıya dayanmanın en önemli gücü olan ‘’hayatla dalga geçmeyi’’, her ne yaşanırsa yaşansın gülmenin en büyük silah olduğunu güçlü karakterlerin gölgesinde öyle bir anlatmıştı ki… Ancak her şeyden daha önemlisi, birbirlerini o kadar naif bir duygu ile seven bir çift yaratmıştı ki bize de oturup gözyaşları içinde izlemek kalmıştı…

Bu noktada rotamı Nefes ve Tahir’e çevirmek istiyorum…  Evet, dizi başlarken bir aşk hikâyesine yer verileceğini şüphesiz hepimiz biliyorduk da bu kadar güzelini beklemiş miydik? Bence hayır… Şaşkınlıkla ve üzüntüyle izlediğim ilk bölüm aklıma geliyor da galiba ben, Tahir ve Nefes uyumunu ilk bölümden beğenenlerdendim. Gerek Vedat’ın evindeki ilk karşılaşmaları gerek deniz kenarındaki bizim de hikâyenin detayına vakıf olmamızı sağlayan o naif konuşma ve tabii gerekse de ilk didişmeleri… Bu anlardan itibaren bende çakmıştı o kıvılcımlar…

Çok zor ve hatta imkânsız olacağını ben de biliyordum.  Bu kadar acıyı çekmiş bir kadın, hiçbir şey yokmuş gibi bir anda karşı cinsten birine hemen güvenemez, inanamazdı… Evet, buzdağının görünmeyen kısmında daha birçok travma vardı ama ben Tahir’e inanıyordum. Hödüklüğünün altındaki altın kalbi görenlerdendim… Zamanla Nefes’ i sarıp sarmalayacak ve ona ‘’Hem-nefes’’ olacaktı… Sevginin, öldürmediğini tam aksine iyileştirdiğini gösterecekti… Peki, bu düşüncelerimde haklı çıktım mı? Evet, kesinlikle… Öyle sahneler izledi ki bu gözler… Her sahne de onları sanki daha çok çözümledik daha çok sevdik… Esaretten, zulümden ve işkenceden bıkmış bir kadının, ona bunları yapan adamdan kaçmak için hiç tanımadığı bir adamla uçurumdan atlayışını izledik, biz… O kadının en derin acılarına, korkularına şahit olduk. Aynı sahnede hem onun cesaretini hem de çaresizliğini gördük… Onunla uçurumdan atlayan adamın mertliğini, deliliğini izledik… Yayla evinde acılarını ilk kez Tahir’e anlatan bir kadının, birine ilk kez güvendiği o anlar şüphesiz yaktı geçti hepimizi… O sahne de suçu bile yokken yeni tanıdığı bir kadından daha önce gelmediği için özür dileyen bir adamın güzel kalbini gördük… Birbirleriyle sürekli didişen ve o hâlleriyle kendilerini çok sevdiren, en kötü günde en karanlık anda bile hayata karşı gülerek, eğlenerek ve hatta didişerek ayakta kalan çok güçlü bir çift tanıdık. Öfkesiyle, kendi başına buyruk kararlar vermesiyle dizi boyunca zaman zaman beni çok kızdırsa da çok güzel seven, koruyan ve dönüşüm yaşayan bir Deli Tahir gördük…

Hiç unutmam onuncu bölümdü galiba… Annesine ‘’Ben, o saçından tutup sürüklediğin kadına sevdaluyum ana!’’ diyen bir Deli Tahir vardı. O kadar etkilemişti ki beni… Sevgisine zaten hep inanmıştım ama ailesine bu denli düşkün bir adamın onları bile karşısına alması… İşte bu her şeyi anlatıyordu… Tahir, Nefes’i öyle bir aşkla sevdi ki… Hiç karşılık beklemeden, acele etmeden, nahif, temiz ve çok güçlü bir sevdayla… Tabii, Nefes için de durum tamamen aynıydı ve bu güzel uyumun sonucunda bizleri çok ama çok güçlü bir sevgi ve aşk karşıladı. Bir de baktık ki yalnızca dizi karakteri olan insanlar, hayatımızın en büyük gerçeği olmuşlar… Belki onlarla büyüdük, onlarla yaş aldık belki de onlarla inandık… Onları yalnızca her hafta çarşambaları değil tam aksine yaşadığımız her zaman dilimine sığdırdık… Tahir ve Nefes birbirlerine, bizse ikisine de ‘’Hem-nefes’’ olduk… Acıları en büyük acımız, mutlulukları en gerçek mutluluğumuz oldu… Bundan dolayı belki de yaşadıkları her sahneye bir sözümüz, bir feryadımız, bir tepkimiz oldu. Tıpkı sezon finalinin son sahnesine olduğu gibi…

Sezonu akıllardan uzun süre kazınmayacak bir final sahnesi ile bitirdi Sen Anlat Karadeniz. Elbette sezon başından beri bizi, mutlu bir sezon finalinin beklemediğinin farkındaydım… Acı dozunun yüksek olduğu sahneler, sezon finallerinin olmazsa olmazlarıdır… Genelde dizilerin kötü adamları hep can alıcı son vuruşları yaparlar ve inandığımız, sevdiğimiz karakterler hep çok büyük zorlukların pençesinde kalırlar. E, kötü adamımız Vedat Sayar olur da biz hiç sinir bozucu bir planın içinde kendimizi bulmaz mıyız? Tabi ki de buluruz… Cemil Dağdeviren’in de boşboğazlığı ile Tahir ve Nefes’in kaçacağını öğrenen Vedat’ın hiçbir şey yapmadan duracağını zannetmek, diziyi hiç izlememiş olmak demekti. Kurduğu planla Nefes ve Tahir’i bir çıkmazın içine sürükleyen Vedat, bununla da kalmayarak Nefes’i bir seçim yapmaya zorlamıştı. Nefes’in son dakikalarda Tahir’e sarf ettiği bazı sözlere hiç katılmasam da o an, asla onun yerinde olmak istemezdim. Bir yanda deliler gibi sevdiğin adamın hayatı diğer yanda o hayatı suya atmanı isteyen ve senin de yaşamının katili bir psikopat, en öte yanda ise çocuklarının hayatı için o psikopata tekrar boyun eğmek zorunda kalacak bir kadın… Hangisini düşünsün? Vedat’a hayır demesi hâlinde kaybedeceği çocuklarını mı, Vedat’ın elinde yeniden çekeceği eziyetleri mi yoksa onun için hayatını ortaya koymuş ve zamanla deliler gibi âşık olduğu Tahir’i mi? Ben, o sözleri, kriz zamanında kontrolsüz bir şekilde söylenmiş sözler olarak görüyorum ya da buna inanmak istiyorum çünkü biliyorum ki her ne söylerse söylesin Nefes’in aşkı asla hafife alınacak bir aşk değil…

Finalimiz, üç ana karakterin arasında ve diziye konu olmuş memleketin hırçın sularında son buldu… Peki, ya şimdi ne olacak? Tahir nasıl kurtulacak? Nefes’ e ne olacak? Vedat daha ne kadar sınırlarımızı zorlayacak? Aklımdaki deli sorular ve bir umut ışığı ile bekliyorum yeni sezonu… Bildiğim ve bu şekilde kendimi rahatlattığım tek bir gerçek var. Tahir kurtulacak… Bu nasıl olacak, kim yardım edecek bilmiyorum ama mutlaka kurtulacak…Bir de değinmeden geçemeyeceğim. Sezon sonunda belli oldu ki Tahir ve Nefes’i minik bir ayrılık süreci bekliyor… En büyük beklentim, bu sahnelerin çok uzatılmaması… Zira onlar “çok güçlü, yenilmez bir takım” ve her şeyden önemlisi birlikte güzeller… Bizi bu güzellikten çok uzun bir süre mahrum etmeyin, lütfen…

İşte koskoca bir sezon geçti, gitti böylece… Arkasında yeni umutlar, hüzünler, hayal kırıklıkları ve en önemlisi yeni bir heyecan bıraktı… Gönül isterdi ki; bu projeyi en başından yaratan, bıkmadan çalışan ve yazan o iki güzel insan ile yol arkadaşlığımız devam etseydi… Ne yazık ki bu mümkün olmadı…Ayşe Ferda Eryılmaz ve Nehir Erdem’e bu güzel projeyi yazdıkları için ve asıl önemlisi bize kazandırdıkları için büyük bir teşekkürü borç bilirim. Yolları açık olsun… Bu noktada çok üzülsem bile alınan kararlara olabildiğince saygı duyuyor ve yeni bir senaristin elinde sezonun ilk bölümünü sabırsızlıkla bekliyorum… Unutmamalıyız ki; yeni bir senarist yeni bir bakış açısı demektir. Bu bilginin ışığında yeni sezondan en önemli beklentim, bugüne kadar Sen Anlat Karadeniz’i diğer dizilerin hepsinden ayıran o güzel değerlerden bir kopuş yaşamaması… Zira, onu o yapan değerlerden uzaklaşırsa kendisine çok farklı ve bence eksik bir yol haritası çizecek olur ki bunun asla yapılmayacağını düşünüyorum…

Yeni sezonda, yine dozunda yazılmış mizahın bulunduğu, en başından beri vadettiği nahifliğe yakışır Nefes ve Tahir sahnelerinin olacağı, zalimin sesindense bu sefer mazlumun sesinin daha gür çıkacağı ama her şeyden önemlisi inanmanın ve umut etmenin daha da çok mümkün olacağı nice güzel ve yeni bölümler olması dileğiyle…  Gel artık Eylül…

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.