Yazar: Şeyma BULUT

Sinema dünyası ya da diğer ismiyle “Beyaz Perde”de her yıl yüzlerce film vizyona girerken maalesef her geçen gün popüler kültürün de etkisiyle kalite düşüyor. Her yıl sadece birkaç filme belki iyi diyebiliyoruz. Ancak sinema tarihinde bazı filmler var ki onlar asla eskimiyor. Bu yazımda da size o filmlerin birinden bahsedeceğim. Orijinal ismi “A Few Good Men” olan bizdeki ismiyle “Birkaç İyi Adam”. Yaklaşık olarak 15 yıldır çok iyi bir şekilde sinema takipçisi olmama rağmen hayatıma birçok yönüyle etkide bulunan ender filmlerden biri, Birkaç İyi Adam. Jack Nicholson, Tom Cruise ve Demi Moore gibi oyuncuların da bize sunduğu resital ile harika bir hikâye birleşince karşımıza böyle bir başyapıt çıktı. Hemen hemen her yıl, en az üç defa izlediğim bu filmi sizlerle de paylaşmak istedim. Birçok yönüyle eminim izleyen herkes kendisine bir ders çıkaracaktır.

Aslında film, klasik bir Amerikan mahkeme filmi gibi başlıyor. İki tane suçlu ve onları savunması için atanan bir grup avukatın hikâyesi. Hikâye ilerledikçe aslında filmin sıradan olmayı bırakın her anlamda bu türün en farklı türü olduğunu anlıyorsunuz. Filmde Küba’da görev alan bir denizci birliğinde görev yapan askerlerin keskin sınırlarla çizilmiş hayatları ve üstleri tarafından verilen her emre her koşulda sorgusuz, sualsiz itaat etmeleri anlatılıyor. Asla sorgulamıyorlar, doğru veya yanlış mı diye düşünmüyorlar. Çünkü “Kod” ismini verdikleri “Birlik, Askeriye, Ülke, Tanrı” anlayışına göre yaşıyorlar. Kodu uygulamadıkları takdirde öleceklerini düşünüyorlar.

İşte tam da bu sebepten Onbaşı Dawnson ve Er Downey, Albay Jessup’un direktifiyle Teğmen Kendrick’in kendilerine verdiği emri koşulsuz olarak yerine getiriyorlar. Peki, bu emir neydi? Küba’daki Amerikan denizcileri kendilerine göre yoldan çıkan silah arkadaşlarını tekrar yola sokmak için “Kırmızı Kod” ismini verdikleri bir cezalandırma yöntemiyle kollarını bağlayarak onlara göre yoldan çıkan arkadaşları Er Santiago’ya ceza uyguluyorlar. Bilmedikleri ise Santiago’nun bir kalp rahatsızlığı olması… Kalp rahatsızlığı olan Santiago ağzına bez tıkılması sonucunda iç kanama geçirerek ölüyor. Hikâyemiz de işte tam burada başlıyor. Askerler, Amerikan Birleşik Devletleri tarafından cinayetle suçlanıyor ve Teğmen Danny Kaffe, Yüzbaşı Joanne Galloway ve Sam Weinberg savunma avukatları olarak davaya atanıyor. İlk bakışta Danny için basit bir davadır, bu. Savcıyla anlaşacak, alabilecekleri en alt seviyede cezayı almalarını sağlayarak dosyayı duruşmaya bile çıkmadan konuyu kapatarak hanesine bir kazanılmış dava daha yazdıracaktır. Ancak olaylar Danny’nin istediği gibi gitmez. Danny Kaffe içinde bulunduğu kurumu zerre tanımayan biri. Görev süresi dolunca da ayrılıp kendi hayatını kurmayı düşünürken kendisini belki de kariyerinin en zor davasıyla baş başa buluyor. Önceleri hiç istememesine rağmen hem Küba seyahatinde gördükleri hem de askerlerin körü körüne görevlerine olan bağlılıkları onu oldukça etkiliyor ve bir savaşa giriyor.

Bu adalet savaşında bizler birçok ders alıyoruz. İlk önce, hemen hemen herkesin kafasındaki put kırılıyor. Avukatlar maalesef kazanacağı yerde duran, mücadele etmektense en kazançlı çıkacakları yola giden insanlar olarak bilinmesine rağmen filmde bunun tam aksi bir portre çizildi. Filmde üç avukatın tüm aykırılıklarına rağmen bir adalet savaşı verdiğini ve sonuna kadar, bazen vazgeçme sınırına gelseler bile asla vazgeçmeden doğrunun peşinde koşmalarını gördük. Öyle ki filmin dillere destan son sahnesinde elinde Albay Jessup’u suçlayacak hiçbir şey olmamasına rağmen daha ilk karşılaştıkları anda onun karakterini mükemmel bir şekilde çözen Danny, duruşma sırasında ona askerlere kırmızı kod emrini verdiğini itiraf ettiriyor. Görünürde bu birçok kişiye göre, “Sinirlendirdi ve söyletti” gibi görünse de aslında öyle değil. İlk karşılaştıklarında Albay Jessup’ın o kadar burnu havada ve kibirli bir imajı vardı ki Danny daha o anda kafasına yazmıştı, onun suçlu olduğunu. Jessup birçok başarıya ulaşmış insanın egosuna sahip biri. Öyle ki kendi doğruları uğruna iki genç vatanseveri uçuruma sürükleyecek kadar fütursuz, yaptığı acımasızlığı haklılığını savunacak kadar da egosu yüksek bir karaktere sahip. Danny de onun bu özelliklerini kullanarak onu istediği noktaya götürüyor ve sonunda Jessup cinayete azmettirmekten tutuklanıyor.

Filmin hukuki kısmı dışına çıkacak olursak askerlik ve askerler hakkında da birçok filmde görmediğimiz mesajlar taşıyor, Birkaç İyi Adam. Öncelikle filmin başından sonuna kadar askerliğin ve apoletlerin onurlu yaşamak olduğu vurgulanırken sonunda öyle bir mesaj veriyor ki bana göre filmin en can alıcı sahnesi de buydu. Biz filmi izleyenler, film süresince askerlerin masumiyeti ispat edilip sonrasında da birliklerine döneceklerini düşündük. Ancak hiç de beklediğimiz gibi olmadı. Cinayet ve uygunsuz davranışla suçlanan Onbaşı Dawson ve Er Downie gerçekten de cinayetten suçsuz bulundular. Emri yerine getirmişlerdi ve onların Er Santiago’yu öldürme amaçları olmadığı Jessup ve Kendrick’in verdiği emirlerin buna neden olduğu ortaya çıkmıştı. Buna rağmen uygunsuz davranışları dolayısıyla ihraç edildiler. İlk bakışta adaletsiz gibi görünen bu durum Dowson’un sözleriyle anlam kazanıyor. “İşimiz zayıfları korumaktı, biz Willy için savaşmalıydık ancak bunu yapmadık.” Aslında askerlik tam olarak bu değil midir? O üniformayı giyerek yardıma ihtiyacı olan insanlara umut olursun. Bu insanın yan odada yatan silah arkadaşın ya da sana kilometrelerce uzak olan bir masum olması fark etmez. Her ne kadar Dowson ve Downey emir almış olsalar da bunu sorgulamaları gerekirdi ama yapmadılar ve körü körüne bağlandıkları inançlarına yenik düşerek arkadaşlarının ölümüne sebep oldular. Finalde özellikle Dowson’un gözlerindeki vicdan azabı bizlere her şeyi açıkça anlatıyordu. Diğer önemli mesaj ise tüm hikâye boyunca üniforma ve apoletleri olmadan yaşayamayacaklarını düşünen iki askere Danny’nin söyledikleriydi. “Şerefli ve onurlu bir yaşam için apoletlere ihtiyacınız yok.” O kadar güzeldi ki bu ayrıntı, filmin tam iki saat boyunca bize anlatmaya çalıştığı konuyu tek cümleye sığdırmıştı.

Birkaç İyi Adam başından sonuna bugün hâlâ hayatımıza uygulayabildiğimiz derin mesajları olan bir film. Ben avukat olmaya bu filmi izledikten sonra karar vermiştim, mesela. “Masumlar için mücadele etmem gerekir” demiştim kendi kendime. Ne olursa olsun adaletten asla vazgeçmemek, adaletin peşinden koşarken tüm zorluklara göğüs germek için ilham olmuştu bana. Bugün kendi mesleğimi icra ederken hayatımın merkezine koyduğum “adalet, hukukun üstünlüğü ve savunma makamının kudreti” gibi kavramları bana ilk, o aşıladı. Ayrıca bu filmle ilgili emekli bir komutanla yaptığımız bir konuşmada bana aynen şöyle demişti: “Mesleğimizin en kötü kısmı, emir komuta zinciri. Sorgulama bile yaparsan ceza alırsın ancak sorgulamamız gerekir. Doğru mu yapıyorum ben diye iç muhakememiz olmalı. Aksi hâlde aynı filmdeki gibi bir masumun hayatına mal olabiliriz.” Bir anlamda kendi öz eleştirisini yapmıştı. Aslında film bize iki şey anlatıyor başından sonuna kadar: Savaşmaktan asla vazgeçmeyin ve her durumda alınan kararları sorgulayın. Film hâlâ başyapıtlar kategorisinde ve 1994 yılında çekilmesine rağmen her izlediğinizde size ayrı dersler verme yetisine sahip ender eserlerden biri. Tavsiyemdir, izleyin ve izletin. Özellikle de hukuk fakültesinde okuyan genç meslektaşlarıma şiddetle tavsiye ediyorum.

Bugünün popüler dünyasına pek de hitap etmeyen bir eser anlatmaya çalıştım. Derin bir üzüntüyle söylüyorum ki bu tip filmler artık yapılmıyor, yapılsa bile festival filmi olmaktan öteye geçemiyor. Bugünün sosyo-kültürel dünyası özellikle dünya sinemasında ne tanınıyor ve ilgi çekiyorsa onu çekmek derdinde. Filmlerin içsel bir konusu yok, senaryolar derin mesajlar taşımıyor. “İlgi mi görüyor? Popüler bir konu mu? Kitlesi var mı? Hadi, biz bunlardan en az elli tane yapalım” görüşü hakim. Sinemada son yıllarda bir film izlediğim zaman çıktığımda çoğu zaman “Ben bunu neden izledim?” diye sorguluyorum kendimi. İçi boş, müzik ve görsel efektlerle süslenip ardından da başyapıt denilen ve aslında bundan 5 yıl sonra adı dahi anılmayacak filmler bunlar.

İlk film yazımı Birkaç İyi Adam gibi çekilmesinin üstünden bu kadar yıl geçmesine rağmen hala ilk günkü tadıyla izlenen bir filme ayırmak istedim. Beni birçok yönden etkileyen bu şaheseri umarım sizler de seversiniz.

Bir sonraki filmde görüşmek üzere.

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.