Yazar: TUĞÇE YELİZ

Geçtiğimiz haftayı baba – kızın kapısına gelen davetsiz misafirle noktalamıştık. Sekiz yıl sonra kızını ilk kez gören Asu’nun  Öykü’ye “Ben senin annenim.” dememesini başta kendinde o cesareti bulamayışına bağlamıştım. Daha önce köşe bucak kaçtığı Demir’e bu kez konuşma teklifinde bulunan Asu, uzun zamandır dört gözle beklediğim sahneyi verdi bana. Onun Demir’e karşı hissettiği duyguların ne boyutta olduğunu anlamak için iyi bir fırsattı bu yüzleşme. Konuşmaya başladığı ilk andan beri onda fark ettiğim; Cemal’le konuşan kadınla Demir’le konuşanın aynı kişi olmayışıydı. Herkese karşı alaycı tavırlar sergileyen, insanlardan bir beklentisi olmayan kadını uzun zaman sonra ilk defa birinin gözlerine ondan medet umarcasına bakarken gördüm. Asu, daha önce kovulduğu kapıda Demir’e nasıl yalvaran gözlerle bakıyorsa yine aynı duygularla onun karşısında dikiliyordu.
Demir’in “Sen kimseyi merak etmezsin.” sözlerine Asu’nun verdiği “Seni merak ettim ama…” yanıtı onu ele veren ilk somut delildi. Eve gidişin arka planına baktığımda onun kapıya dayanmasındaki asıl etkenin Öykü’den ziyade Demir’i görmek olduğunu anladım. Kendi evine gittiğinde geçmişinden beri yazmaya devam ettiği günlüğünü tekrar eline alan Asu’nun “Ben onun annesi miyim gerçekten? Ona karşı hiçbir şey hissetmedim.” sözleri kafamı kurcalamıştı. Bölüm ilerledikçe anladım ki anne gibi hissetmemesinin altında Öykü’ye kızı gözüyle değil de Demir’e gitmesi için bahane olarak görmesi yatıyor. Ona “Ben senin annenim.” itirafını yapmayışı da cesaretsiz olduğundan değil, gerek görmediğinden olduğu izlenimini verdi bana. Haftalardır onun neden bu kadar çevresine karşı kapalı olduğunun sorusu kurcalıyordu, kafamı. Bu bölüm birçok soruya yanıt bulabileceğim nitelikteydi. Geçmişinden bugüne sevdiği çoğu insan tarafından istenilmediği hissettirilen Asu, ilk defa biri tarafından “Ben annemi çok merak ediyorum, onun ben de bir fotoğrafı bile yok biliyor musun?” sözlerini duyunca Öykü’yü “ayak bağı” olarak nitelendirmekten vazgeçti.
Onun, ikinci hamlesinde ona her şeyi söylemeye karar verişinin altında, Öykü’nün zor bir çocuk olmayışını anlaması değil de Cemal’den sonra ilk defa birinin ona karşılıksız sevgi beslemesi vardı. Gönlüm her ne kadar Öykü ve Demir’in ayrılmamasından yana olsa da, kızının da Asu’ya iyi geleceğine eminim artık. Kayıp annenin ortaya çıkışı, Demir için de tehlike sinyallerinin çalmasına neden oldu. Ne yalan söyleyeyim, bu bölüm onun baba hâllerine kelimenin tam anlamıyla “vuruldum.” Demir’in artık tek bir gayesi vardı, o da; Öykü’den başka bir şey değildi. Onun küçük dünyası artık tamamen kızının etrafında dönüyordu. “Gözünden sakınmak” diye bir deyim vardır ya hani, o deyimin vücut bulmuş hâli, Demir. “Ben olur dersem olur, olmaz dersem de olur.” sözleri her ne kadar ağzından istemsiz çıkmış olsa da söyledikleri doğruydu. Onun için olmazları olduracak bir babaya sahipti, Öykü. Asu’ya kızını vermeye hiç niyeti olmayan Demir, ne kadar mahkeme işleriyle Öykü’yü korkutmak istemese de ben, bu yolun hakim huzurunda biteceğini düşünüyorum. Her fırsatta “Kır dizini, babanın yanında kal!” sözleriyle Öykü’nün nabzını ölçmesi, tiyatro tekstindeki “Her şey sana ait, yine de burada kalmak ister misin?” sorusunu onun gözlerinin içine bakarak sorması Demir’in, kızının onu bırakmasından ne kadar korktuğunun en güzel vurgusu olmuş. Nasıl ki, babası Öykü’nün kahramanı olduysa Demir’in de artık hayatının düzene girmesini sağlayan kahraman bir kızı var.
Pamuk Prenses olmayı çok isteyen Öykü’nün sözlerini unutma ihtimaline karşı girdiği buhrana “Sözlerini unutursan dünyanın sonu değil. Sen zaten benim Pamuk Prenses’imsin. Çünkü sen, benim masalımın kahramanısın” sözleriyle son verilmesine âşık oldum. İtiraf etmeliyim ki, benim için dizinin başından beri en güzel replik bu, en güzel bölüm de onuncu bölüm oldu. Bu hafta Kızım’da çok başka bir hava vardı. Demir’in, Öykü ile ilgili sırrı neden Uğur dahil herkesten sakladığı kafamda dönüp duruyordu. Bunun sebebini de gözlerim dolu bir şekilde öğrendim bu hafta.
Ağlayarak Uğur’a “Çünkü söylersem gerçek olur! yani ben gerçek olduğunu bir kez daha anlarım.” diye haykıran Demir’in yürek yangınını kendi içimde hissettim sanki. Meğer onu korkutan hastalığın gerçekliğiyle bir kez daha yüzleşmekmiş. Bu sırrın sadece Demir’in omuzlarında yük olarak kalmaması,onu bilmem ama bana bir “oh!” dedirtti. Böylesine büyük bir yükle tek başına savaşmak bir yerden sonra onu da tüketecekti. Uğur’un sandığımdan daha darmaduman oluşu  “Doğurmakla anne olunmuyor” sözlerini hatırlattı. Asu, istediği kadar “Onu ben doğurdum, benim kızım” diye ortalıkta gezinsin şu durumda, Uğur bile Öykü’nün annesi olur ama o olamaz, benim nazarımda.
Uğur cephesinde de işler yoluna girmeye başladı. Zekâsını kullanıp bir taşta iki kuş vurmayı başararak hem Öykü ve Demir’i kiradan kurtardı hem de çok değer verdiği hacı anasını ev sahibi yaptı. O, herkesin hayatında olmasını isteyeceği türden bir dost, doğrusu. Üstelik hayatında yola giren şeyler sadece bunlarla sınırlı da değil. Uzun zamandır aradığı aşkı sonunda bulması, izlerken içimde çiçekler açtırıyor. Uğur karakterinin neşesini de, hüznünü de ekran karşısında izlemek bana çok keyif veriyor. Bu konuda tek istediğim bu çifti birden daha fazla sahneyle görmekten başka bir şey değil.

Şimdi içimi ısıtan başka bir çifte geçmeden önce, daha önceki yazılarımdan birinde vurguladığım “Ben aşktan ziyade Öykü ve Demir’in ilişkisini görmeyi tercih ederim.” sözüm için erken konuşmuş olduğumu itiraf etmek isterim. Candan ve Demir’in aralarındaki bağ öyle bir boyut aldı ki sahnelerdeki saflık ve sıcaklık ekran karşısında adeta benim içimi ısıtıyor.
Candan’ın gitmesinin altındaki asıl sebebi öğrenen Demir’in soluğu onun kapısında alışı beni ekrana kitledi. “Benim sana ihtiyacım var, Öykü’nün sana ihtiyacı var. Birlikte başarırız!” sözleriyle Candan’ı yolundan çeviren Demir, aralarında resmiyet oluşturan “siz– biz” etkenini de ortadan kaldırmayı ihmal etmedi. O da artık hayatında kimleri istediğini çok iyi biliyordu ve bu ikilinin kapılarını birbirlerine karşı sonuna kadar açışının ilk adımıydı. Hâlâ pansiyonda kalan Candan’ın aradığı evi bulduğunu da düşünüyorum.  Belki olası bir velayet durumunda belki de daha önce yaptığı iyiliğin karşılığında bu üçlüyü yeniden aynı evde göreceğimize eminim ama önce Uğur ve Candan yalanının sonlanması lazım. Bir sonraki iple çektiğim sahne kesinlikle bu yalanın sonlanacağı andır.

Sıcacık bir aile ortamı hissettiğim Kızım yorumum için de bu haftalık sona geldim. Tekrar belirtmek istiyorum ki benim için onuncu bölüm, “zirve bölüm”  olarak adını yüreğime yazdırdı.
Yazan, çeken, oynayan herkesin emeklerine sağlık. Haftaya görüşmek üzere, sevgilerimle…

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.