Yazar: Sinem ÖZCAN

Erkenci Kuş’un 13. bölümünü Can’ın Sanem’e sorduğu üç sorunun hepsine Sanem’in “Seni seviyorum.” yanıtı vermesiyle kapadık. İlk bakışta Sanem, Can’dan ayrı kalmaya dayanamadı ve pes etti gibi görünse de bana sorarsanız, Sanem yapabileceği tek şeyi yaptı ve olup biteni Can’a, kendi yöntemince, itiraf etti. Evet, “Seni seviyorum.” cümlesini üç kez yineledi ama her cümlenin alt metni bir diğerinden farklıydı.

– Neden istemiyorsun beni?

– Çünkü seni seviyorum.

(İstemiyor değilim, senin için seni buna inandırmak zorundaydım.)

–  Neden kaçıyorsun benden?

– Çünkü seni seviyorum.

(Seni çok sevdiğim için sana zarar vermeyeyim diye senden kaçıyordum.)

– Neden birlikte olmak istemiyorsun?

– Seni seviyorum, hatta kendimden bile çok seviyorum.

(Seni, kendi mutluluğumdan daha öne koyuyorum. Sen, mutsuz olma diye ben seninle olmamayı seçiyordum.)

Diyeceksiniz ki Can, bu alt metni okudu mu? Hayır, okumadı. Can, şu an kendine ve kendi duygularına odaklı yaşıyor çünkü. Sanem’in değişken tavrının yarattığı şaşkınlıkla boğuşuyor, yılların Can Divit’inin nasıl bu kadar savunmasız kaldığını algılamaya çabalıyor ve Sanem’i sonunda hizaya getirmenin coşkusunu yaşıyor. Sanem’i olduğu gibi kabullendiğinden onun ne yaptığını ya da ne anlatmaya çalıştığını kavrayacak durumda da değil. Ama yarın öbür gün her şey ortaya çıktığında Sanem’e “Niye bana doğruyu söylemedin?” diye sorduğunda Sanem “Söyledim!” derse ben de sonuna kadar arkasındayım. Evet, söyledi. Sanem’ce söyledi belki ama söyledi.

Can’a olan duyguları ve içinde istemeden yer aldığı oyun, haftalardır Sanem’i iki ayrı uca çekiştirip duruyordu. Bu iki ucu ortada bağlamadan, kendi içinde uzlaşmadan Can’a gidemezdi. Gidemedi de… Ancak o hayallerindeki aşkla ilk kez karşılaşan bir genç kadın… Aklıyla duygularının savaşından duyguların galip çıkacağı da yüzde yüz. Yine de direndi, hem de çok iyi direndi ve bu savaşta teslim olmamak için çırpındı. Kayalıklarda belki de en çaresiz kaldığı anda kendince bir formül geliştirip içinde bir uzlaşmaya vardı ve öyle gitti Can’ın kapısına. Bahçede oturup 4 saat bekleyen o kadın, yenildiğini ispatlamaya değil bence her şeyi itiraf edip öyle, yeni bir yola çıkmaya gelmişti.

Bölümü savaş kararıyla açıp “barış”la bitirdik. Sanem, bundan böyle Can’la birlikteliği kabullenir ve gerçek, canı istediği anda fırlayıp bombayı patlatana kadar da mutlu mesut yaşarlar. Bombanın pimini Aylin mi çekecek, bilemiyorum. Niyeti öyle de planı yok. Yine ayağına gelen bir şutu son anda gole çevirmezse ben ondan planlı programlı, zehir akıllı bir “kötü” çıkmayacağına inandığımdan bambaşka bir yerden de gerçeklerin ortaya saçılabileceğini düşünüyorum.

Sonunda Sanem, savaş baltalarını gömüp Can’a geldi ama bunda Can’ın Sanem’i iyice silkeleme operasyonunun payını da unutmamak gerek. Olaylara onun cephesinden baktığımda haklı da… Can’ın bölüm boyunca Sanem’e sergilediği tavrın iki nedeni vardı: İlki, Sanem’i kendi duygularıyla yüzleştirmesi gerekiyordu ve zorlamadıkça Sanem bunu yapmaya yanaşmayacaktı. İkincisi, Can’ın kendisiyle ilgiliydi. Akif’le konuşurken söylediklerinde çok samimiydi Can, kendi olmaktan çıkmaya başladığını hissediyordu ve sadece Sanem’i değil kendini de hizaya sokmaya çalışıyordu aslında. Sanem’in bandanasını Mevkıbe’den aldığı andan beri kolundan hiç çıkarmayan adam, savaş kararının ardından ilk iş, onu bir başkasıyla değiştirdi. Bu, Sanem’e bir uyarı gibi görünse de içten içe kendi duygularına bir fren koymaktı, bana göre.

İkinci adım da Deren’le dışarı çıkmak oldu ki bu da Sanem’den önceki Can’ın yapacağı bir şey. Kendini korumaya alıp eski Can’ı diriltmeyi denedi. Deren’in “Birer tane daha içelim mi?” diye sormasına kadar da bunu götürmeye çalıştı ama artık o Sanem’den önceki Can değil…  Sıradan kadınlarla sıradan sohbetler, mesafeli patron – çalışan ilişkileri hatta ailesini kullanıp Sanem’i köşeye sıkıştırmalar artık eskisi gibi keyif vermiyor çünkü Sanem’in kaçışları, duygularını inkâr etmesi artık Can’ı incitmeye başladı. Sanem’e ilk kez odasındaki kavanozlarla ilgili yalan söylediğinde kırıldı Can. Sanem’in ilk defa onunla oyun oynadığını hissetti ve havlu attı. Eve geldiğinde bahçede Sanem’i görmemiş olsa büyük ihtimal yeniden kendi içine kaçacak ve yalnızlığının içinde güvende olmayı deneyecekti.

Haftalar önce dilek ağacından Sanem’in dilek zarfını almış ve o, bizden çok önce dileğin kendisi olduğunu anlamıştı. Sanem’in odasındaki kavanozları gördüğünde de Sanem’in gerçek duygularının delilini bulmuş oldu ama bunlara gelen saçma açıklama ve Sanem’in yeniden kaçışı, haklı olarak, Can’ı çok yaraladı. İtiraf edeyim, Sanem’i yürekten anlamakla birlikte o an ben, bütünüyle Can’a hak verdim.

Onların aşkının temel duyusu “koku”. Öptüğü kızın Sanem olduğunu onun kokusundan anlayan Can’a karşılık, Can’ın kokusunu yakalayıp sonsuza kadar kavanoza hapsetmeye çalışan Sanem, çok ama çok nefis bir detaydı ve bence çok anlamlıydı. Gel gör ki bu anlamı “Cavidan teyze” ile yerle bir etti, Sanem. Sadece bende değil, Can’ın yüreğindeki Sanem’i de un ufak etti. İşte tam da o andan itibaren, “oyun”un bir anlamı kalmadı çünkü zaten Can kendini yenilmiş hissediyordu. Can’ın kokusunu saklamak isteyen Sanem’in aşkının nahifliği beni can evimden nasıl yakaladıysa “Cavidan teyze”yle de sadece Can’ın değil benim de başımdan aşağı bir kova buzlu su boşaltıverdi. Duygulardan sıyrılıp objektif baktığımda sahnenin anlam olarak çok başarılı olduğunu kabul ediyorum ama ne yalan söyleyeyim, o enfes detay bu şekilde sunulduğu için de “duygusal Sinem”in yüreği de en az Can’ınki kadar yandı.

Öykü final sahnesiyle, bize önümüzdeki haftadan itibaren Sanem& Can birlikteliği geldiğinin işaretini verdi. Hepimiz biliyoruz ki bu geçici bir durum ve gerçeğin ortaya çıkışının ardından bir ayrılık süreci başlayacak. Ben, özellikle ayrılığa kadar öyküye birkaç yan hikâye açılmasından yanayım. Zebercet’in bir süre bile olsa (Hatta mümkünse askerliği uzun sürsün malum hayatı boyunca anılarını anlatacak. Sindire sindire yaşasın.) devreden çıkması bana çok doğru geldi. Ana öyküyle bağlantısı çok zayıflamıştı ve sadece mahallede komiklik yapan bir karikatür tipleme olmuştu. Cey Cey, ofis aksında bu işlevi çok başarılı götürüyor zaten, mahallede de bir benzerinin kurulması ikisinin birbiriyle çakışıp etkiyi zayıflatmalarına neden oluyordu. Hiç değilse bir süreliğine Zebercet’i yedek kulübesine almak ve ardından onu yeni bir pozisyonda oynatmak bana daha doğru geliyor. Bu arada geçen haftaki fikrimin hâlâ ve şiddetle arkasındayım. En kısa sürede Can’ın annesinin öyküye dâhil olması ve oradan bir kanal açılması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle AB izleyicisine sıcak gelecek yan hikâyelerin türetilme vaktidir, bence.

Bu hafta, kayalıklarda çok kırılgan, çok bir başına ve çok çaresiz ağlayan Sanem’de çok beğendim Demet Özdemir’i. Repliksiz sahnenin bütün duygusunu, duruşuyla çok iyi yansıttı. Çekimini de çok sevdiğim o sahnede ben Sanem’in çaresizliğini, acısını ve etrafındaki kalabalığa rağmen yalnızlığını öyle iyi hissettim ki…Bu sahnedeki kırılganlığına inat, projesini sahiplenmek için toplantı salonuna dalan kararlı Sanem’de de çok başarılı buldum. Hep söylüyorum hep söyleyeceğim ben Demet Özdemir’i saf, sakar ve şaşkın Sanem’den çok onun içindeki güçlü kadına dokunup birden bizi onunla karşı karşıya bıraktığı anlarda çok beğeniyorum. Gözlerinin çakmak çakmak yanışıyla, çenesinin gerilişiyle, duruşunun dikleşmesiyle bir anda “Ötekine aldanmayın, aslı burada!” demesine bayılıyorum. Emeklerine sağlık…

Sevgili Can’a gelince… İtiraf ediyorum bu hafta beni, bir kez daha şaşırttı. Kayalık sahnesinden sonra bölüm boyu, çok farklı bir ruh hâlinde izledim onu. Hatta Akif’le olan sahnesine kadar durgunluğunu yanlış yorumlayıp bir hastalık keyifsizliğine bağladım. O sahnede birden zihnimde ışık yandı. Hayır, Can Yaman’ın değil Can Divit’in durgunluğuydu o! Bölüm boyunca Sanem’den dolayı modu düşüktü Can Divit’in o keyifsizliğini, o tatsızlığını Sanemli ya da Sanemsiz bütün sahnelere sindirmeyi başardı. Bunu da o kadar belli belirsiz bir havayla yaptı ki onun oyunculuğunun neredeyse her detayına hâkim olduğunu iddia eden benim gibi bir izleyiciyi bile gafil avladı. Ofiste, arkadaşlarıyla, Mevkıbe’yle hatta Deren’leyken bile yüzü gülerken gözlerinin içi gülmüyordu. Deren sığlığında bir kadın bile tuhaflığını sorguladı. “Kabuk” bir Can Divit izletti bize çünkü o mutsuzdu, kafası ve iç dünyası karmakarışıktı. Jestlerini kısarak, duruşunu söndürerek ama hepsinden öte Can Divit’in hayat enerjisini son sahneye kadar söküp alarak Can Divit’in ruhunu yansıttı.

Sanem’in odasındaki sahnede yaşadığı hayal kırıklığının ardından gelen soğukluğu sadece Sanem’i değil beni de üşüttü ve ürpertti. O sempatik, sıcak liseli delikanlı gitmiş yerine kırgın ve bunun öfkesiyle konuşan adam gelmişti. Projesini bir türlü sahiplenmeyip yine kaçmaya çalışan Sanem’i işten kovduğunda da duygusuz, hatta acımasız bir adama çevirerek ürküttü beni. Onun Can Divit’i beyazdan siyaha geçirişlerine, keskin tezadı yumuşacık vurgulamasına bayıldım. Çok doğru yorumluyor Can Divit’i, Sevgili Can. Biraz adamsendecilikle inandırıcılığını yitirebilecek bir karakter Can Divit ama bunun dozunu çok iyi ayarlayıp eğer dikkat etmezseniz atlayıvereceğiniz çok ince nüanslarla onu gerçek kılıyor. Ne diyeyim? Bir kez daha emeğine, aklına ve o güzel yüreğine sağlık Sevgili Can.

Her hafta ekran başından yüzümüz gülerek kalkmamızı sağlayan, en öndekinden en görünmezine kadar bütün ekibin emeklerine sağlık.

 

 

Benzer Yazılar

Write a comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.