Yazar: Sinem ÖZCAN

Hiç kusura bakmayın! Emre, Can’a kalleşlik etmiş, leoparlar yiyesice Aylin leoparlarını giyip şirkette arz – ı endam etmiş, yürüyen iki kavak ağacı Can’ı gölgelerine almış (Hoş, iç sesim “Sok, şu Ceyda’nın parmağını prize! Saçları Brezilya fönü çekilmişe dönsün!” diyorsa da bas geri iç ses, sana uymayacağım!) veya Leyla, Emre’nin ağzının içine düşmüş hiiiiiiççççç umrumda değil. Ben yeraltı menekşesinin kokusuyla sarhoş oldum, “yol arkadaşım”la rüyalara daldım, “Hayatta bazı şeyler vardır, asla değişmezsin!” diyen Can Divit’i rüyalarımın kahramanı yaptım. Benden bu hafta hiç kimse akıllı uslu yorum beklemesin, rica edeceğim!

Geçen hafta Can, “senin kokun sadece bana ait!” dediğinde Sanem’den buna bir rövanş geleceğini düşünmüştüm ama onun için parfüm yapacağı aklımın ucundan geçmedi, ne yalan söyleyeyim. Hele parfümün yapıldığı o bir tek çiçek, yeraltı menekşesi, beni benden aldı. Çiçekler söz konusu olduğunda her araştırmacı Sinem’in yapması gerekeni yaptım ve bölüm biter bitmez ilk iş “yeraltı menekşesi”nin peşine düştüm. Benim bulduğum “yeraltı orkidesi” oldu ama öyküsü aynı. Gerçekten yerin altında yaşıyor, orada çiçek açıyor, bahar aylarında yer yüzünde görünebiliyor ve çok keskin kokusuyla biliniyor. Üstelik Sanem haklı, çok ama çok nadir bulunuyor, nesli tükenmekte olan bitkilerden biri ve şu an dünyada sadece elli tane kaldığı sanılıyor. Senaristlerin çiçeğin adını niye “menekşe” ye çevirdiklerini düşündüm bir süre ve onun cevabını da “menekşe” nin kendisi verdi: Çünkü menekşe aşkın çiçeği olarak biliniyor hem de ömürlük aşkların çiçeği…

Sanem’in gözünden Can’ı “yeraltı menekşe”sinde dinledik. Çok güçlü görünen ama gövdesi çok narin, yeraltında kimse onu görmeden gizlenebilir ama biri onu görsün, kokusunu duysun isterse yeryüzüne çıkar. Can’ın “ay taşlarının” karanlık tarafına enfes bir gönderme ve Sanem’in “yeraltındaki Can”ın ne kadar farkında olduğunun da ispatı olmuş, bu. Gücünün altındaki kırılganlığına ve “nadir” oluşuna yapılan vurguya bayıldım ama ondan da çok bayıldığım Can’ın cevabı oldu: “Anladın mı senin için yeryüzüne çıktığını?” Soruyu duyduğum an, bir yandan gözlerim buğulanırken öte yandan “arkadaş” vurgusu yapıp duran Can’a içimden giydirirken buldum kendimi. Ama ne bilsin ki bu zavallı Sinem, o vurgu boşa yapılmıyormuş.

O “arkadaş” sözcüğüne benim gibi takıntılı olan Sanem, Can’a “Arkadaşta kampanya var, indirimdeyim deseydin!” dediğinde benim içimin yağları eridi. Can “Sen, özel arkadaşsın” diyerek olayı toparlasa da ben ikna olmamıştım, pek. “Senin kokun sadece bana ait” diyen o adamın “arkadaşız biz” modunda ortalarda dolanması iki haftadır sinirime dokunuyordu, açıkçası ama ben de Can Divit’i hafife alanlardanmışım bu bölüm anladım.

Sanem’in parfüm hediyesine karşılık Can’dan “Galapagos” kitabı geldi. Bütün kitapları okumak isteyen Sanem’e “Hepsini okumaya bir ömür yetmeyebilir ama aşk kitabı olmaya ömür yeter” diyerek kitabı verdi. Kitap başlı başına çok özel ama içindeki not çıtayı arşa çıkardı. “Bir milyon yıl anlatılacak bir aşkla… Yol arkadaşın.” İşte tam da o an bir müddettir süregelen “arkadaş” vurgusu “yol arkadaşım”a öyle güzel bağlandı ki dilim lâl…

Oldum olası iğrendim “aşkım” hitabından. Hep çok çiğ, hep çok vasıfsız ve hep çok sakız edilmiş geldi bana. Sevgilim, canım filan ona göre biraz daha idare eder ama “çok özel”i vurgulayan sözcük de bence hep “çok özel” olmalı ve “milyon yıl anlatılacak bir aşk” için yol arkadaşımdan daha güzeli bulunur mu? Bulunmaz! Hayat boyu beraber olma var onda, çünkü. Geride kalma, ileri gitme değil hep yan yana durma var. Hayat boyu ayrılmama var, sonra. Hepsinden önemlisi “kader ortaklığı” etme var. “Seninle dünyanın her yerine giderim!” diyen Can Divit, kokusuna âşık olduğu kadına bundan daha uygun bir hitap bulamazdı. Affettim seni, Can Divit! “Biz arkadaşız!” diye söylenip durmalarını affettim! Sanem’in “Sen nasıl bir adamsın?” sorusuna da yürekten hak verdim. “Nasıl”a verilecek tek cevap var bende: Sen güzel adamsın Can Divit, hem de çok güzel adam…

“Yeraltı menekşesi”yle açılıp “yol arkadaşım”a varana dek üçüncü şahısların gölgesinde yürüdük, bu hafta. Bir yanda ataklarını giderek artıran Ceyda, öte yanda Sanem’in ilkokul arkadaşı Sinan… Ceyda’nın “İstediğimi alırım” iticiliğine karşın Sinan’ın olup biteni hiç anlamayan saf şaşkınlığı bir köşede bekleyedursun hem Sanem hem de Can kıskanma duygularıyla savaştılar bir kez daha.

Valla Sanem’i bilmem de Ceyda, benim elimde kalacak. Black Friday çılgınlığında istediği parçayı kapmış varoş dilberi edasıyla “İstediğimi alırım, ben!” deyince içimdeki İzmir kadını bir galeyana gelip “Nerde benim küreğim? Getirin ağzına ağzına vurcam ben, bunun!” moduna geçiverdim. Hayırdır, canım sen? Kimi, nerden, nasıl alıyorsun? Bi’ de hele… O değil de hâlâ böyle ucuz numaraları yiyen erkek modeli kaldı mı, yahu? Kaldıysa vah, yurdum erkeğine!.. Kimse kusura bakmasın, ben bu Gamze’den de haz etmedim arkadaş! Geçen bölüm Sanem’e sinsi sinsi yaklaşıp onunla dalga geçmeye çalıştığını unutmadım. Bu hafta da Ceyda’ya bi’ yol açmalar, onu Can’a doğru bi’ hafif ittirmeler, Sanem’le bi’ alay etme havaları… Kuşum, sen şu bonus kafa arkadaşını da alıp Manzori’de bi’ kamp filan mı yapsan acaba, artık?

Bu arada Sanem’in Osman’la bağını anlayıp onu rakip olarak görmekten çoktan vazgeçen Can, Sinan’la karşılaşınca aklı, mantığı köşeye kaldırıverdi. Hadi Osman’ı, Fabri’yi anlarım da şaşkın şaşkın etrafa bakan, el kadar çocuğu sen niye rakip gördün onu hiç anlamış değilim Can Divit? Yalnız; Sanem, Sinan’ı öpmek üzereyken çok şık bir çalımla araya girip öpücüğü kapan Can Divit’e pek bi’ bayıldım, söylemeden geçmeyeyim. Bu küçük kıskançlık sahneleri öyküye hoş bir tat veriyor itiraf ediyorum ve komedi ayağı için de güzel zemin hazırlıyor. Özellikle Sinan’ın fotoğraf çekimi sahnesi bu açıdan izlemesi çok zevkli bir sahne olmuştu.

Öte yandan öykünün diğer aksında Emre, baş rolü üstlendi. Onun yaptıklarından pişman olduğuna bir an bile inanmamıştım, ben. Mevkıbe, bir bakışta ona “sinsi” teşhisini koyuverdi ama Emre’ninki sinsilikten de öte bana kalırsa o tam anlamıyla bir “kötü tohum”. “Bizim kumaşlarımız aynı” diyen Aylin çok haklı. Sanem’in her zamanki dürüstlüğüyle onunla yüzleşmesini de tam bu nedenle yanlış hamle olarak gördüm, ben. Emre’nin kendini temize çıkarmasına zemin hazırladı hatta bu anlamda ona yardım bile etmiş oldu. Emre, Can’ın gözünde kendini aklayınca hem onun güven testinde hileyle puan aldı hem de bundan sonrası için üzerindeki şüpheleri savuşturdu. Bugüne dek Aylin’in dümen suyunda giden adamken ipleri eline almayı da bildi. Aylin ve Fabri’yi kullanıp abisini alt etme derdinde… Bu plan çalışır mı? Evet, bir süre çok da güzel çalışır. Sanem, Emre’den istediği kadar kuşkulansın artık Can’ı bu konuda ikna etmesi çok daha zor. Can “Sen istedin diye ona ikinci şansı verdim, ben” noktasında ve ikinci şansı ona verdiren Sanem’in haklı olduğuna da inanıyor. Üstelik Sanem’in Emre aleyhine elinde sadece kanıları var, delili yok. Emre ile konuşmadan direkt Can’a gitmiş olsaydı olay bambaşka bir noktaya taşınabilirdi ama yanlış hamlesi, Sanem’in elini fena zayıflattı. En azından bir süreliğine… Oyunda hile yaparak kazanmaya çalışan bir adamla mücadelenin yolu, daha zekice bir hile geliştirmektir. Sanem, bunu keşfedip Emre’yi tuzağa düşürene kadar da Emre’nin sözde galibiyeti sürecek, maalesef.

Bu hafta en beğendiğim yerlerden biri, Mevkıbe’nin sonunda kızlarının duygularını fark etmesi oldu. Sanem’le konuştuğu sahneyi çok ama çok beğendim. Uzun zamandır doğru bir anne figürü görmedim, ekranda. İlk defa “Ben babanıza âşık oldum, sizin de bu duyguyu tatmanızı çok isterim.” diyen ama kızlarının üzülmesinden çok kaygılanan o kadının yüreğine inandım ben. Anneliğin gereği “davul bile dengi dengine” dese de korkusu kızının üzülmesi, yalnızca. Can’ın Sanem’i üzmeyeceğini aksine sadece onunla mutlu olacağını anladığı anda Mevkıbe, sınıfsal farkı gündeme bile getirmeyecektir. Üstelik Can ve Sanem’in birbirlerine aşkını sezerken Leyla’nın kullanılan olduğunu da bir bakışta fark etti. Can’a gösterilen yakınlık o evde Emre’ye asla gösterilmeyecek. Gerçi ben “Leyla, duvara çarpsın da burnu bir sürtülsün!” diyen taraftayım da o sürtülen burna Osman pansuman yapacak; yanıyorum yanıyorum, ona yanıyorum işte!

Bölümün başındaki “parfüm” sahnesi bu hafta benim tartışmasız favori sahnem. O sahneye her detayıyla vuruldum. Anlamı, duygusu, oyunculuğu ve çekimi harikaydı. Çağrı Bayrak milim milim içimize işletti, bütün duyguyu. Yakın planıyla, slow motionıyla, araya yerleştirilen flashbackiyle tam bir şölen yaratmış. Emeklerine sağlık.

Demet Özdemir’e de o sahnede bayıldım. Sanem’in baştaki heyecanını, çiçeğin öyküsünü anlatırkenki duygusunu ve iyi olduğunu bildiği alanda yansıttığı o özgüveni çok sevdim. Sanem’i ince ince renklendirdi ve her seferinde o anki duyguyu yakalayan en doğru tonu seçti. Heyecandan boğazı kurumuşçasına yutkunuşu, öyküyü anlatırken gözlerine yerleşen puslu bakış ve parfümü hafifçe Can’ın boynuna sürerkenki kesinlik yansıttığı duyguyla çok doğru örtüştü ve sahneyi çok yükseltti.

Sinan’la yapılan çekimde de bambaşka ama yine çok iyi bir Demet Özdemir, gördüm. Muzip, sevimli havasını ve hepsinden öte tavrını şirinlikle perdeleyip Can’ın damarına basmasını çok kadınsı ve sempatik buldum. Sanem’de dozu çok iyi ayarlanmış, bangır bangır bağırmayan ama onu çok çekici kılan bir feminenlik yakalıyor ve Can’ın gözündeki Sanem’i ekrana çok hoş geçiriyor. Eline, emeğine sağlık Demet Özdemir.

Veeee parfüm sahnesindeki Can Yaman performansından söz etmezsem dilim kurur. Bakışları, tavrı, duruşu hiç söylemiyorum ama o sahnede ancak dikkatle bakarsanız görebileceğiniz bir mimik vardı ki bırakırsanız ben sayfalarca yazarım. Kokuyu Sanem’in elinden kokladığı ilk anda, hafifçe ısırdı alt dudağını. Başını kaldırıp Sanem’in gözlerinin içine baktığında da sürüyordu, o hafif hareket. Gözlerindeki bakışa tutkuyu yerleştirdiği ana dek de sürdü. Beğenmenin, hayranlığın hele de tutkunun bundan daha soft ama daha çarpıcı bir aktarımı olabilir mi, sanmıyorum. En basit kompoziyon kuralıdır. Bütünün içinden bir detayı öne çıkarıp vurgularsınız. Asla vurguyu iki ögeye dağıtmazsınız çünkü etkileyiciliği yok eder. O kadar bilinçli uyguluyor ki bu kuralı Sevgili Can, her seferinde bir defa daha hayran oluyorum, oyunculuğuna. Ayrıca her seferinde bunu replikten destek almadan, sözün yardımına başvurma kolaycılığına kaçmadan yapıyor.

Oyuncunun en önemli enstrümanı bedeni… Ondan en iyi performansı almayı bilmek, yetenek kadar aklın işi… Sevgili Can, her defasında hiç detone olmadan en doğruyu aklıyla bulup çıkarıyor. Avukatının Fabri’nin kararını açıkladığı sahneden itibaren de aynı şeyi ustalıkla yaptı. Öfkeyi gözlerine oturttu, kabına sığamaz hâle geldiğinde yürüyüşüne geçirdi ve Fabri’nin ofisine daldığında hem beden dilinden hem de yürüyüşünden biz onun Fabri’yi bulduğu anda sinek gibi duvara yapıştıracağını hiç kuşkusuz anladık. Adımları büyüttü, yürüyüş temposunu artırdı; vücudu gerginleşip iyice dikleşti ve tam anlamıyla bir “yürüyen öfke” oldu. Sesi yok edip sahneyi öyle izleseniz de o ofise gelen adamın, aradığını bulduğu anda ezeceğinden hiç şüphe etmezsiniz. Bağırıp çağırmadan, el kol jestleri savurmadan öfkeyi sadece bedene bindirmek, ustalık işi. Can Divit gibi ekstrem bir adama, şiddetli duyguları öyle dozunda ve o kadar farklı yüklüyor ki Can Yaman, onu ekranın diğer yanından çıkarıp parmaklarımın değeceği mesafeye oturtuyor. Hepsinden önemlisi Can Divit’e harika bir ruh üflüyor. Emeğine, yüreğine ve aklına sağlık Sevgili Can.

Bayılarak izlediğim bu bölüm için yazan, çeken, canlandıran ve set gerisinde büyük yük omuzlayan herkese yürekten teşekkürler…

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.