Yazar: Sinem ÖZCAN

Sezon arasından önce Erkenci Kuş’u Sanem’in, parfümü Fabri’ye vermesi ve Hüma Hanım’ın gelmesiyle kesmiştik. Yüreğim, Sanem’in gerçek formülü vermediğine çok inanmak istemişti tıpkı Hüma Hanım’ın göründüğü gibi bir kadın olmadığına inanmak isteyişim gibi. Ne var ki her iki konuda da külliyen yanılmışım, anlaşıldı.

Can’ın hikâyesini öğrendiğimiz ilk andan beri, “Bir anne evlatları arasında nasıl bir seçim yapar, birini alıp öbürünü rahatça bırakır gider?” sorusu zihnimi kurcalayıp durdu. Açıkçası Hüma Hanım’ın gelişinin ardında bu soruya çok geçerli bir cevap olduğuna ve Can’ın annesine haksızlık ettiğine inanmak istedim. Olayları annenin açısından görmek, gerçek hikâyeyi öğrenmek için haftalarca bekledim. Açıkçası Can’ı sonuna kadar haklı bulacağımı hiç ummamıştım ve hep “İyi ama…” diyecek bir yan aradım. Hüma Hanım’ı tanıyınca fark ettim ki yokmuş.

Son derece sığ, snop ve yapay bir kadın, Hüma Hanım. “Bu kadın mı Can’ın annesi yani?” diye düşünüp durdum, bölüm boyunca. Can’ı geçtim, Emre’yle bile pek ortak yan bulamadım ve evet, bu kadın; hiç ardına bakmadan canının istediği çocuğun elinden tutup yürüyüp gidebilir. Neyi kırıp döktüğüne aldırmadan, geride kalanın ne olacağını aklının ucundan geçirmeden kendi hayatını yaşamaya gider. Üzerinde durup altını eşelerseniz muhakkak ağır bir kompleks yatıyordur derinlerinde ama ben de Can gibi yapıp hiç uğraşmayacağım, açıkçası. Çünkü hayatı boyunca oğluna – hatta oğullarına – annelik yapmamış bir kadının “Saygı bekliyorum!” diye ortalıkta salınması, oğlunun hayatıyla ilgili kararları alabilme hakkını kendinde görmesi, kibri ve insanları aşağılaması bana çok itici geldi.

Can’ın güven probleminde, hayat boyu bir yerde sabitlenemeyip gezgin olmasında, keskin çizgilerinde anne travmasının olduğu çok açıktı. Kendi adıma, keşke Hüma Hanım bu kadar karton bir karakter yaratılmamış olsaydı da olayın bu noktadan ilerlemesine biraz izin verilseydi, diyorum ama kalemi tutan el, benimki değil. Belli ki Ceyda, Aylin ve Hüma’dan bir şeytan üçgeni planlanıyor. Kalem sahibine “Şöyle olsa, böyle olsa!” demek haddim değil sadece planın yürüyüp yürümeyeceğine bakabilirim. Can’ın annesine bakışı değişmedikçe amaca ulaşmaları zor görünüyorsa da kadın entrikasını pek de hafife almamak lazım. Sanem’in kokuyla ilgili gerçeği Can’a anlatamaması, bu entrikanın kapılarını açacak diye düşünüyorum.

Sanem’in “anne” algısı Mevkıbe olduğundan Can’ın anne sevgisinden mahrum olması onu üzüyor, elbette. Ne var ki Sanem akıllı bir kadın… Hüma’yı ölçmesi pek de zor değildi ve karşısındaki yüzeysel, art niyetli ve abartı dolu kadın için Can’a “annendir ama…” klişesine girmeseydi keşke. Bu kadından Can’a samimi hiçbir duygu geçemez çünkü. Ceyda’nın annesinin ölümüne “Acaba bu kızın babasıyla şansım olur mu ki?” kalitesizliğiyle sevinen, mama kabına tekme atan, elitlik ölçüsü “arya dinlemek” olan bu avamlık, mümkünse Can’dan kilometrelerce uzak olsun. Zor günler geçirdi diye lahana sarıp getiren Mevkıbe şefkati ona yeter de artar bile.

Dağ evinde elindeki fotoğrafa bakıp duran Can, o kadar yaktı ki yüreğimi. Hayatta ilk terk ediliş, sizi asla terk etmemesi gereken tek varlıktan, anneden, geliyorsa o çocuğun iflah olma şansı kalır mı, artık? Anneyle ve aileyle ilgili hissettiği sadece “hüzün” olan bir adamın mutluluğa, hayata, geleceğe inancı olur mu? Üstelik bir şekilde ayakta kalmayı başarmış ve yeniden bir “hayat ışığı” bulmuşken oradan da bir darbe alırsa bir kez daha ayağa kalkmayı ister mi? Sanem’in Fabri’ye kokuyu vermiş olması, şimdi tam da bu noktada hayati bir anlam taşıyor, işte.

Sanem’in iyi niyetinden kimsenin kuşkusu yok. O durumda yapılacak en pratik ve akılcı çözüm de kokuyu satmaktı ona da itirazım yok ama işte bunu Can’a anlatma ihtimalin yok, Sanemcim; geçmiş olsun!

Konu artık, basit bir sır saklama ya da adamın “yapma” dediğini yapmış olma meselesi de değil. Bu kez işin içine çok ağır bir “Sen de mi?..” durumu giriyor. “Sen benim aydınlık tarafımsın!” dediği kadının bu yaptığını Can Divit kafası, ihanet olarak algılar ve o ihaneti de affetmez. Daha önce Emre’nin oyununa alet olan Sanem’de ben onu mazur görmüş ve kızmıştım Can’a ama bu defa şartlar aynı değil. “Can’ın iyiliği için yaptı ama…” açıklaması beni tatmin etmez, maalesef.

Sanem, hayatında kayıp yaşamamış bir kadın. Evin prensesi, sevgi ve şefkatle büyütülmüş, ihanete uğramamış, güveni sarsılmamış. O şanslı doğanlardan. Belki de bundan, Can’ı da onun aşkını da tam konumlandıramıyor. Can’a sevgisinden zerre kadar şüphem yok, onu çok seviyor ama kendisinin Can için ne anlama geldiğini algılayamıyor. Bir adam, bir kadına evlenme teklif ederken “Sen benim aydınlık tarafımsın!” diyorsa bu, “Ben sana tutunarak var oluyorum.” demektir ve bir yalanla siz onun aydınlığını elinden alırsanız ayaklarının altından dünyasını çekersiniz. Sanem, işin romantizminde kaldığından Can’ın ona yüklediği sorumluluğun bilincinde değil. Görünen o ki kıyamet de tam bu noktadan kopacak!

Emre ve Leyla “Aman mutlulukları bozulmasın!” düşüncesiyle günü kurtarma derdindeler ve Sanem de böyle bir iknaya çok açık ama gerçeği söylemeyi becermezse – ki beceremeyecek – bunun yaratacağı deprem, Sanem’in hayatta ilk kaybı tatmasıyla sonuçlanacaktır. Açıkçası Sanem’in hayatın acı yüzüyle tanışması ve bir anlamda büyümesinden yanayım ben. Can’ı kaybetme tehlikesi ve onun güvenini yeniden kazanma zorunluluğu Sanem’e de ilişkilerine de bir derinlik verecektir. Ancak en büyük korkum; bu süreçte Ceyda, Hüma, Aylin triosuna fazla maruz kalmak. Evet, hayatta onlara benzer pek çok yapay insanla iç içe yaşamak zorunda kalıyoruz; evet, onlar abartılı da olsa gerçek ve evet, giderek çoğalıyorlar; ne var ki bir kadın olarak sadece kadınlarda bu yapaylığın vurgulanması, kadın elinin değdiği bir öyküde kadının bu kadar çirkinleştirilmesi benim kanıma dokunuyor. Onlara çok benzer olduğu hâlde bir parça daha insancıl ve temiz bir yanı olduğunu düşündüğümden belki, Deren bana batmıyor da bu üçlüyü fena hâlde irite edici buluyorum ve izlerken geriliyorum.

Umarım, giderek güçlenen ve tam anlamıyla bir şer odağına dönüşen bu grup, öykünün duygusal boyutunu bütünüyle yok etmez çünkü Sanem’in de Can’ın da yaşayacaklarından derinlikli ve çok hoş çatışmaların çıkabileceği aşikâr. Bir yandan mahalle aksı, öte yandan Cey Cey “komedi” ayağını çok hoş götürüyorlar, özlediğim o nahif duygusallık da Can ve Sanem’den gelsin ve keyifle izleyeyim istiyorum.

Ben Demet Özdemir’in Sanem’e verdiği duygusal tonlamayı seviyorum belki de bu yüzden hayattan ilk tokadını yiyen Sanem’i izlemeyi bekliyorum. Bu hafta gerçeğin ortaya çıkmasından endişelenen Sanem’de o gelecek sahnelerin ön izlemesini gördük. Fabri’yle konuşurken şirketten çıkıp giderken ve Can’a gerçeği söyleme fikrini içinde tartarken kaygısını ve gerginliğini çok net hissettim, ben. Hele Can ona evlenme teklif ederken bir yanı kıpır kıpır, coşkulu ve çok mutlu ama bir yanı öylesine buruktu ki ve o burukluğun tadını o kadar hoş geçirdi ki gerçekten emeklerine sağlık, Demet Özdemir.

Sevgili Can… Bir tek kareyle, elinde fotoğraf tutan bir tek kareyle bu akşam beni benden aldın. O sahneden sonra akıp giden her görüntüye o karenin yansıması düştü benim zihnimde…. Bölüm bitti, o sahnenin duygusu bir türlü bırakmadı peşimi. Acıyı, kırgınlığı ve hüznü bu kadar minimal bir ifadeyle bu denli büyük nasıl geçirdin ki sen? Anlık bir kareyi, nasıl benim zihnimin unutulmazlarına kilitledin ki? Evet, ben Can Yaman’ın komedisini de seviyorum; coşkusuyla, tutkusuyla enerjisini yükselttiği sahnelere de bayılıyorum ama itiraf ediyorum ben, sende en çok hüznü seviyorum, Sevgili Can. O kadar doğal, o kadar nahif ve o kadar etkileyici sızıyor ki hüzün senden, izlemeye doyamıyorum. Beynimdeki bütün unutulmaz Can Yaman, karelerinin ortak özelliği çok güçlü duyguların çok ince işlenmiş olması ve bütünüyle abartısız, bütünüyle “ – mış gibi” değil, gerçek olması. Ömrüne bereket, ne diyeyim?

Evlenme teklifi sahnesindeki duyguya da ayrı vuruldum. “Bir yanım çok korkuyor, bir yanım çok cesur” diyen o genç adamın ürkekliğini, cesaretle attığı bu büyük adımdan sonra düşmekten kaygılandığını bakışıyla, sesinin tonuyla ve vurgusundaki o belli belirsiz titreyişle olduğu gibi aktardı ekranın diğer yanına. Annesini acı acı iğneleyen adam da şirketin kendinden emin patronu da gitmiş, karşısındaki kadına bütün yüreğini açmış, kabullenilmek ve sevilmek isteyen bir erkek almıştı yerini.

Sevgili Can işleyebileceği, içine girebileceği ufacık bir yer varsa öyküde, oradan girip alabildiğine derinleşir. Bir kare de olsa pas geçmez, aksine vurur geçer. Bunu çok iyi bildiğim için çok yakında geleceğini tahmin ettiğim o duygu dolu sahnelerini özlemle bekliyorum. Aklına, yüreğine, emeğine sağlık Sevgili Can.

Yazan, yöneten, canlandıran ve set gerisinde yükün büyüğünü omuzlayan bütün ekibin emeklerine sağlık.

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.