Yazar: Sinem ÖZCAN

Bir haftalık molanın ardından, Erkenci Kuş’ta komedi damarı artırılmış, hoş ve keyifli bir bölüm izledik bu hafta. Her şeyi göze alıp Can’a “Gitme!” demek üzere ona koşan Sanem’in evde Polen’le burun buruna gelmesinde bırakmıştık diziyi. Bölümü de Polen’in karşısında hâlden hâle giren, yaşadığı sarsıntıyı sindirmeye çalışan Sanem’in yüzüyle açtık. Eee, haksız mı? Değil valla! Karşısına “sıradan” ya da “hoş” bir eski sevgili değil, Tanrı’nın “İstersem böyle de yaratabilirim.” dercesine kusursuz yarattığı bir özel tasarım çıktı. Şimdi Allah’ı var, Polen muazzam… Hayır, sadece güzel de değil; hiçbir masraftan kaçınılmamış bir de nadide beyin eklenmiş kızımıza. Kuantum fizikçisi nedir ya? İnsan utanır, biz sıradan kulların gözüne sokmaz bari bi’ de bilim insanı yani… (Hoş, Sanem’le Can arasında olanları bir türlü sezmemek de o klasa yakışmadı. Allah, duygusal zekâdan kısmış galiba.)

Sanem’in yaşadığı şoku ve ardından bir süreliğine de olsa girdiği kompleksi yürekten anladım ben, doğrusu. Kim ne derse desin Can’ın kadın zevkine Polen gibi bir referans varsa yapılacak tek şey, Sanem gibi dümeni derhal başka yere kırmaktır. “Ya kuş olup uçacağım ya taş olup donacağım.” tercihini taştan yana kullanmak ve kendine kaya gibi sarsılmaz, özgüvenli bir hava vermek çok yakıştı Sanem’e. Allah’tan o hayal kırıklığının ardından albatros olma ihtimali taşıyan Levent’in ortaya çıkması, bir anda elini güçlendirdi. Levent’ten albatros olmayacağını, olsa da o albatrosun kendine faydası dokunmayacağını hemen gördü görmesine de denize düşen yılana sarılır, yok yapılacak bir şey!

Bana sorarsanız Sanem, planlı programlı olmasa da yönünü Levent’e çevirmekle en akılcı işi yaptı. En azından Can’ı zıvanadan çıkarmayı başardı. Baştan beri Sanem’in mantık çizgisine oturmayan davranışları Can’ı dağıtıyordu zaten. Bir de üstüne Levent faktörü eklenince Can’ın şirazesi tümden kaydı. Kıskançlık bir yandan, Sanem’i çözememek bir yandan, kendi duyguları bir yandan Can’ı iyice zırvalar, bir bandana için kavga eder hâle getirdi. Söz konusu Sanem olmadığı zamanlarda Can, çizgisi çok net bir adam. Polen’e tavrı bunun en somut örneği. Kararını vermiş, ilişkiyi kafasında tamamen bitirmiş ama karşısında insan ve dost olarak değer verdiği bir kadın var. Ona karşı hiç kabalaşmadan, sesini yükseltmeden, kibar ev sahibi duruşunu bozmadan hepsinden önemlisi Polen’i kırıp dökmeden çizgisini çekti. Polen, bütün çabasına karşın onun koyduğu duvarlarda bir geçit bulamadı.

Polen’e karşı düz bir çizgi izlemesi kolay Can’ın. O stabil bir kadın. Hani saray bahçeleri olur ya, her köşesi ince ince tasarlanıp insan elinin verebileceği en kusursuz biçim verilerek düzenlenmiş… İşte Polen de mükemmel bir saray bahçesi: Çok güzel, açık, ferah, dingin… Oysa Sanem bildiğin bir tropikal orman… Tamamen doğal güzellik… Üstelik gizemli ve üstelik bol sürprizli. Ne zaman ne yapacağını kestirmediğiniz, hangi köşesinde ne var bilemediğiniz, düzensiz ama bir o kadar çekici. Tam da bu yüzden Sanem oyalayıcı, bu yüzden şaşırtıcı ve bu yüzden tiryakilik yapıcı… Can gibi maceraperest ruhlu bir adamın kendini olduğu gibi bırakacağı, içinde kaybolacağı ama gerçek mutluluğu da onda yakalayacağı bir kadın, Sanem. Yolunu kaybettiği ve çıkışı göremediği için Can; şaşkın, sarsak ve telaşlı. Can’ın duyguları ve tepkileri giderek yükseliyor. Bence bunun ardından büyük bir patlama gelmeli. Ya daha fazla dayanamayıp her şeyi itiraf edecek ya da ne var ne yoksa yakıp yıkacak.

Sanem, aslında Can’ın duygularının sezgisel olarak çok farkında ve bunun verdiği bir özgüveni var yoksa mesele kaya gibi sapsağlam durma meselesi değil. O sezgiler ne zaman açığa çıkacak önemli olan, o. Doğrusu ben, “büyük patlama”nın ardından da her şeyin yoluna girmesini beklemiyorum. Çünkü Aylin’in yüzüğü eve bırakmasını unutmadım. İkisini bağladığımda Can’ın Emre – Sanem bağlantısını öğrenmesi an meselesi geliyor bana da Aylin’in buradan çıkarı ne olacak onu tahmin edemiyorum. Aslına bakarsanız Aylin, hâlâ çok flu benim için. Bir türlü derdini, hedefini ve varmak istediği noktayı göremiyorum. Tamam kötü kalpli, tamam çok hırslı, tamam Emre’yi elinde tutmak için her şeyi yapma potansiyeli var ama henüz ciddi bir planı olduğunu hissedemedim ben. Batmakta olan bir işi var, sevgilisi ondan ayrılmaya kararlı görünüyor, kısacası görünürde her şeyini kaybetmekte olan bir kadın Aylin ama ben ondan şu ana dek öldürücü hamle görmedim. Belki “yüzük meselesi” beklediğim adımdır diyor ve işin nereye bağlanacağını görmek için beklemeye geçiyorum.

Bu hafta anlamlandıramadığım diğer konu da Polen’in niyeti. Can’ı kime kaptırdığını görmek istiyor da eeeee? Bu kadar net bir adama karşı kadınsı numaralar uygulamayı planladıysa ben o fizik diplomasını bir kontrol etmek istiyorum, cidden. Ben o zekâ ve deneyimden, daha evde Can’la Sanem’i birlikte gördüğü ilk anda duruma uyanmasını beklerdim. Hadi gafletine geldi ama meşhur “double date” te hâlâ anlamamış olmasına kocaman bir “Pessss!” dedim, valla. Ayyy, bir de iki kadeh şarapla küfelik olan Polen’e de kocaman bir “Pesss!” diyebilir miyim izninizle? Kotayı doldurmuş olmasam Can’ın ofisine “çalışmaya” gelmiş olmasına da pes derdim de hadi, onu görmezden geleyim. Polencim; bak bak bitmeyen bacaklarınla, giyiminle kuşamınla, muhteşem yüzünle Allah için ben, seni izlemeyi çok sevdim ama gözünü seveyim şu kuantumun fiziğine bi’ de felsefesini ekle kendine yeni bir hayat kur, güzel kızım. Yoksa “Su çok güzel, gelseneee” lerle bu iş yürümeyecek, benden söylemesi.

Çok şükür, bölümün finalinde Can’ın elindeki fotoğraflardan rakibinin Sanem olduğunu çözdü Polen ve biz bölümü Sanem’in hayretten fal taşı gibi açılan gözlerinde sonlandırdık. Sanem’in ne gördüğünü kestiremiyorum doğrusu ama o mesafeden fotoğrafların kendine ait olduğunu fark edebildiyse ya gözleri şahinle yarışır ya da ben aşırı miyobum. Yine de ben orada başka bir sürpriz beklemiyor da değilim.

Bu hafta ben Polen’le ilk kez karşılaşan Sanem’de çok beğendim Demet Özdemir’i. Polen’i baştan aşağı süzdükten sonra afallaması, şoku ve hayal kırıklığı çok hoş mimiklerle geçti. Ayrıca Can durup durup üstüne geldiğine ve onu her seferinde gafil avlayıp köşeye sıkıştırdığında kendini kurtarmak için çırpınmasını, gözlerindeki şaşkınlığı çok hoş mimik ve duygu geçişleriyle verdi. Her şeyden öte Polen’in tasarlanmışlığına tezat çok ama çok doğal bir Sanem çiziyor. Her seferinde ben Can’ın neden Polen’i değil de onu seçtiğine bir kez daha ikna oluyorum. Fiziğinin avantajını tavrıyla çok doğru bütünlüyor Demet Özdemir.

Şurası bir gerçek ki Erkenci Kuş, komedi ayağı güçlü bir romantik – komedi. Komedi oynamak ve komedyen olmak zor iş. Hem buna çok uygun bir fiziğiniz olacak hem de bunun çok iyi eğitimini almış olacaksınız. Aksi takdirde komedyen olmak yerine “gülünç” olma tehlikesi var. Dizide Anıl Çelik gibi, Cihan Ercan gibi iyi komedyenler ve Özlem Tokaslan gibi aldığı eğitimle komediyi çok başarılı götüren isimler var. Öte yandan bir başka gerçek var ki Can Yaman komedyen değil… Ne fiziği ne de buna uygun bir eğitimi var ama beni son iki bölümde en fazla güldüren de o. “Gülünç” olmadan “komik” olmayı çok ince bir ayarla başardı. Jestleri büyüterek, mimiklerin altını çok sağlam çizerek ve repliklerin tonlamasını değiştirerek “duygusal jön”den “hakiki bir komik” de çıkardı. Bu hafta Levent’i kıskandıkça zırvalayan Can’da gerçekten çok hoş, çok sıcak ve çok komik bir profil yakaladı. Bir bölüm önce sahil kenarında bandananın kokusunu derin derin içine çeken o duygusal adam, bu hafta “bandana kavga”sında bana kahkaha attırdı. Levent’in albatros olmadığını Sanem’e kanıtlamaya çalışan ve bunu bütün bedeniyle, bütün bakışlarıyla ve bütün huysuzluğuyla veren Can’ı izlemek cidden keyifliydi.

Öte yandan Polen’le bambaşka bir Can izletti bize Can Yaman. Hele bahçede onunla konuştuğu sahnede beden dilini kullanışına hayran oldum. Polen’le konuşurken masayı araya alan Can, konuşmanın gidişinden sıkıldıkça koyduğu engeli yetersiz buldu. Masanın yanındaki sandalyeyi anlamsızca çekip ona yaslanıverdi. O kadar net bir barikat koyma, o kadar doğal bir uzaklaşma tepkisi ki bu beden dilinde… Bu konuda eğitimi var mı yani bilerek mi yapıyor kestiremedim ama bildiğim, atmosferi üstüne çok iyi geçirdiği bilinçli ya da sezgisel en doğru vücut dilini sahneye ekleyiverdiği. Yakın plan çekimlerinde gözlerini kaçırarak, mesafeyi ve umut vermeme tavrını belirginleştirirken genel çekimlerde aynı etkiyi sözsüz iletişimin bütün olanaklarını kullanarak çok doğru geçirdi ekranın diğer yanına. Söyleşilerinde defalarca “sezgilerine güvendiğini” dile getirdi. Ben Can Yaman’ı izledikçe her seferinde iç sesini doğru işitebilmenin de ne denli önemli olduğunu görüyorum. Emeğine, aklına ve o güzel yüreğine sağlık, Sevgili Can. Seni izlemek benim için hep çok büyük bir zevk.

Büyük bir keyifle izlediğim bölümü yazan, yöneten, canlandıran ve büyük yük çeken set görevlilerinin hepsinin emeklerine sağlık.

 

Benzer Yazılar

Write a comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.