Yazar: MORZERRECİKLER

Geçen haftayı yolu Feride Hanım’la kesişen Azra ile noktalamıştık. Tam da tahmin ettiğim gibi hikâyenin kırılma noktası, ikilinin buluşması oldu. Detaylara geçmeden önce verilen sosyal mesajlara değinmeden yapamayacağım. Elimi Bırakma dizisinin hayatımızın her anından bir parça bulabileceğimiz, çok güzel konulara dokunan, adeta toplumun yarasına parmak basan bir yapım olduğu aşikâr. Gerek erkeklerin kadınlar üzerindeki baskısına, kadına şiddete değinen, “Bakın hayatta bunlar da var.” diyebileceğimiz karşımıza yeni örnekler çıkaran, gerekse otizm farkındalığı kazandırmak için gösterdiği çabayla tam bir sosyal sorumluluk projesi diyebiliriz. Bu konuda gösterdikleri hassasiyetten ötürü, başta Sevgili Volkan Yazıcı olmak üzere, oyuncusundan yönetmenine kadar herkesi gönülden tebrik etmeyi kendime borç bilirim.

Azra, acısına her geçen gün yenileri eklenen, gözünden akan yaşlar dinmeyen ama buna rağmen etrafına güneş olup ışık saçmaktan vazgeçmeyen ve âdeta ıslak gözlerinin saçtığı renklerle oluşan gökkuşağı gibi ruha sahip bir genç kız. Hiç tanımadığı, yolda baygın bulduğu bir kadını önce hastaneye götüren, sonra “Dışarı atılmanın acısını ben yaşarken sana aynı acıyı yaşatmam.” diyerek onu kıyamayıp eve alan, Sumru’nun aksine pamuk gibi bir yüreğe sahip. Azra, bu bölüm sevinci de hüznü de en uç noktalarda yaşadı. Polisler kardeşini teşhis için alıp götürürken arabada kendini yiyip bitirdiği, içindeki endişenin acısını parmaklarından çıkarttığı kısımda gözümün önünde, babasının dükkânının patladığını öğrenip bindiği takside “Ne olur babama bir şey olmamış olsun.” diye dualar ettiği sahne canlandı. Bir insan aynı acı ile kaç kez sınanır bu hayatta? Üstelik tüm bu acıların hepsi birbiriyle yakın zamanlıyken. Neyse ki bu kez korkulan olmadı ama cesedin kardeşine ait olmaması Azra gibi olgun birisini olması gereken kadar mutlu etti çünkü o cesedin de başka bir ailenin acısı olacağının bilincindeydi. Tam bu noktada karakterimize “Belki bugün belki yarın anlarsın, en karanlık anda, ışığın kalbinin içinde yanar.” dizeleri ileri seslenmek istiyorum. O ışık, aslında her kafanı çevirdiğin anda her acına ortak olan, senin ve kardeşin için çabalayan Cenk’ten başkası değil. Bir anlık rüzgârda arabadan uçuşan kayıp ilanının önüne düşmesi bile yollarınızın her şekilde birbirinize çıkacağının kanıtıdır bana göre, o hissettiğin nefes Mert’in değil sana her ânında bir telefon kadar yakın olan Cenk’in nefesiydi aslında. Siz karanlıkta olduğunuza inanan iki genç, birbirinizi aydınlatarak yürüyeceksiniz bu yolda. Gönül ablanız bunu biraz biraz sezmeye başladı bile umarım siz de bir an önce anlarsınız.


Hani bir söz vardır ya “Bir insanı sevmek, o insanın hikâyesini sevmektir.” diye… Cenk’in yaptığı da tam olarak bu. Mert’in acısını yüreğinde hissedip kardeşinin teşhisi için adli tıbba giden Azra’ya koşarak “Mert değil de, içerideki Mert değil de!” diye endişeli gözlerle haykırışı bunun en büyük kanıtıdır aslında. Gönül ablaya bulunan iş fikri kendisine ait olmasına rağmen alkışları Tarık’ın toplamasına izin vermesi beni bir miktar rahatsız etse de bu bölüm yaptıkları, geçen haftalara nazaran benim daha çok takdirimi kazandı. Bulaşıkhanede Azmi Bey’in küçük oyunlarına rağmen oradakilere kendini sevdiren, enerjik, umut dolu Cenk Çelen tam olarak sahnelerde görmek istediğimiz türden. İş konusunda Azra’ya kızarken çalan telefonun ardından içeriye girip çaktırmadan baktığı telefonda yabancı numarayı görünce dinlemek için kafasını yaklaştırması detayı da gözümden kaçmadı.

Öte yandan gözüme çarpan ve bir hayli hoşuma giden diğer detaylara da değinemeden yapamayacağım:
Cenk’in, Cansu’ya ümit vermemek için ondan kaçan elleri, Azra’ya umut olmak için koştu âdeta bu bölüm. Umudunu yitirmek üzere olan yorgun savaşçı kızımıza söylediği sözlerin güzelliği, benim nazarımda paha biçilemez derecede özeldi. İnsan hayatta birçok şeyi kaybedebilir ama inancını kaybettiği an her şeyi kaybetmiş sayılır, tam bu noktada yakışıklı kahramanımız “umudunu kaybedersen her şeyi kaybeder, kaybolursun” diyerek Azra’yı ellerinden tutup yeniden hayata döndürmeyi başardı. Unutmamak lazım ki vazgeçmeyenler de bazen kaybeder ama vazgeçenler en başından kaybetmiş sayılırlar.
Kayıp ilanı dağıtmak için Otizm Vakfı’na giden Cenk ve oradaki sorumlunun arasında geçen konuşmalar mesajlar niteliğindeydi ve hiç şüphesiz bölümün en güzel detaylarındandı. Mert’in bulunduğu ruh hâlini idrak edip kendisinden saklanan telefonla Azra’ya ulaşması da özel eğitimin ne kadar önemli olduğunun en güzel vurgusuydu.
Mert de en az ablası kadar kadersiz. Önce kayboldu, sonra öldü sanılıp bir kenara atıldı, şimdi ise evladı ölmüş bir anne tarafından alıkonulmuş halde çaresizce çırpınıyor. Ona sahip çıkan, acısını dindirmeye çalışan kadının içinde bulunduğu ruh hâli hem içimi ürpertti hem de yüreğimde bir yerlere dokundu. Çocuğunu kaybetmek, ona özlem duymak nasıl bir acı olmalı ki bir anne, başka bir annenin kuzusuna sahip çıkacak dereceye gelmiş, onun yerine başka bir evladı koymaya çalışıyor. Mert eninde sonunda ablasına kavuşacak ama o annenin evlat arayışı, içinin yangını hiçbir zaman dinmeyecek gibi. Ne güzel anlatım tarzıdır, ne güzel oyunculuktur ki karşıdaki insana bu duygular geçirilebiliyor.

Biraz da yer yer huysuzluğu yer yer de çocuksu tavırları ile izlerken yüzümüzde gülücükler açtıran “şeker” teyzemizden bahsetmek istiyorum. Hafızasını kaybetmiş olmasını fırsata çevirmeyi bilen Feride Hanım, izleyicinin yüzünün gülmesine sebep olacak sahneler çıkarttı ortaya. Kızımızı sabrının son damlasına kadar zorlamasına başta anlam veremesem de daha sonra taşlar yerine oturdu kafamda. Feride Çelen, Cenk’ten yapmasını istediği ne varsa Azra üzerinde de aynısını uyguluyordu. Ona sabrı, pes etmemeyi, vazgeçmemeyi öğreterek bir nevi karşısına çıkabilecek yeni zorluklara eğitiyordu. “İş fırsatını benim yüzümden kaybettin” lafına karşılık aldığı cevap, Şeker Teyze’mizi memnun etmiş olacak ki oyununu daha fazla sürdürmedi ve not bırakarak evden ayrıldı. Böylece de Azra testi başarı ile geçti. İkilinin yollarının “Çelen Grup” ile tekrar kesişeceği ve bir daha ayrılmayacağı aşikâr. Bundan sonra olacak olayların hikâyeye katacağı rengi merakla bekliyorum.


Bir diğer konu Sumru ve kızının ilişkisi. Azra’nın sigortadan kalan parayı öğrenmesi üzerine anne kızın arasında ki bağlar iyice sarsılmaya başladı gibi görünüyor. Cansu, evin tapusunu bulduktan sonra yıkım yaşadı ve annesiyle arasındaki güven bağının zedelendiğini “Seni hiç affetmeyeceğim.” sözleri ile dile getirdi. Cansu, her ne kadar şu an Sumru’dan farklı gibi görünse de ilerleyen zamanda nasıl bir tavır takınacağını hâlâ kestiremediğim karakterler arasında geliyor. Liseden beri Cenk’e olan ilgisi kardeş sevgisinin önüne geçecek mi, yoksa kendini frenlemeyi başaracak mı emin değilim.

Öte yandan Sumru’nun yalanlarına yenilerini ekleyip gözüne yeni kurbanlar kestirdiğini de gördük bu bölümde. Mesut ve ailesine dolaylı yollardan yaklaşmasının altındaki sebep merakımı cezbeden konulardan birisi. Amacı sadece para mı yoksa intikam ateşi içine düştü bunun için mi bir şeylerin peşinde şimdilik muamma ama haftaya bu konunun daha derinleşeceğini düşünüyorum. Hikâyenin bu kısmındaki gelişmeleri de büyük bir merakla bekliyorum.

Bu haftalık da kalemim döndükçe bölümü yorumlamaya çalıştım sözlerime son verirken klasik hatırlatmamı da yapmayı es geçmiyorum:
Elimi Bırakma dizisi her pazar saat 20.00’da TRT1 ekranlarında izleyici ile buluşuyor. Haftaya görüşmek üzere, esen kalın…

Benzer Yazılar

Write a comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.