Yazar: Sinem ÖZCAN

Son iki bölümde yaşadığım “Şener zehirlenmesi”nden dolayı geçen hafta yazmamayı tercih etmiştim. Homurdanıp durmak, elinizden gelen bir şey yoksa gürültü kirliliğine sebep oluyor çünkü. 16. Bölümü izleyince “İyi ki yazmamışım geçen hafta!” dedim, kendime. Zihnimi bir hafta dinlendirmek dikkatime de enerjime de iyi gelmiş, izlerken fark ettim.
16. bölümde gözüme ilk çarpan, Şener sahnelerinin normal ölçülere çekildiği hepsinden önemlisi bir süredir karakterde yapılan değişikliğin artık oturmaya başladığıydı. Açıkçası çok da iyi oldu. Daha insancıl, biraz daha onurlu, sevdiklerine kendince de olsa önem veren yine katakullici, yine üçkâğıtçı ama biraz daha katlanılır bir tip olmuş, benim için. Bundan dolayı da senaristlere gerçekten çok teşekkür ediyorum. Çok uzun zamandır ilk defa; sıkılmadan, kalkıp oturmadan, başka işlerle uğraşmadan bir bölüm izledim.
15. bölümde açığa çıkan Sevda & Tuncay ilişkisi, ardından Ayşen’le Şener’in ev kiraladıkları haberi Adile ve Münir’i delirtmiş ve artık alıştığımız o meşhur inatlarını kabartmıştı. Geçen bölüm sonunda Itır ve Tarık’ın buna sessiz kalmayacakları da tavırlarından belli olmuştu. Her ne kadar Şener’in amca sıfatı varsa da kritik kararlar daima Itır ve Tarık tarafından alınıyor, ailelerinde. Bu kez de öyle oldu ve tam da yerinde, tam da dozunda ve tam da gerektiği gibi tavır koyan Itır ve Tarık sayesinde çok önemli bir adım atıldı.
Öykünün baştan beri üç büyük düğümü var: İlki Adile ve Münir’in gençlik aşklarının çocukları tarafından öğrenilmesi, ikincisi Itır ve Tarık’ın gizli evliliği ve sonuncusu bir türlü kavuşamayan Ayşen ve Şener… Bu üç düğümden ilki daha önce büyük bir krizle çözüldü. Bu hafta da bana kalırsa üçüncü problem, büyük oranda halloldu. Çocuklarının onlar olmadan da hayatlarını sürdürebilecekleri gerçeği, Adile’nin de Münir’in de beklemediği ve zayıf oldukları noktaydı, zaten kozlarını da hep buradan oynuyorlardı. Bu hafta o kale çöktü. Bundan sonra Ayşen ve Şener hemen nikâh dairesine koşmasa da artık eskisi kadar şiddetli bir tepkiye maruz kalmayacaklardır.
Öykünün ana çatışması Itır ve Tarık’ın gizli nikâhları… Şu anda ilerleme kaydetmeyen tek nokta da o. Açıkçası eğer Sevda ve Tuncay meselesi açığa çıkmamış olsaydı buna çok da takılmazdım ama artık o noktaya da bir neşter gerekiyor, bence. Umarım finale dek gizli kalan ve son dakikada çözülüveren bir kronik bir durumla baş başa bırakmaz senaristler bizi.
Hangimiz Sevmedik senaryosu, benim ölçülerimle şu ana kadar çatışmaları, kurgusu ve düğüm – çözümleriyle oldukça tutarlı ve iyi giden bir yapıya sahip… Buna güveniyor ve son bölüme kadar sündürülmeden o krizin de hallolacağına inanıyorum ama bu noktada beni düşündüren, Sevda ve Tuncay’ın açığa çıkmasıyla şiddetli tepki verildiği ve bir şekilde tatlıya da bağlanacağı için Itır ve Tarık’ı durduran, anne ve babalarına durumu açıklatmayan güç ne olacak? Niye ve nasıl hâlâ gizleyecekler?

Bunu sağlamak için bir düğüm daha atılmalı… Adile ve Münir’in kaybolması bu düğüm müdür? Pek de sanmıyorum. O kayboluş, Adile ve Münir’in kendi duygularının farkına varmalarını sağlar, bu da Itır ve Tarık cephesinde işleri zorlaştırmaz, tersine kolaylaştırır.

Bu kadar büyük karmaşaları atlattıktan sonra da Adile ve Münir’in karşısına geçip “Ya aslında biz evliyiz, bilin istedik!” tarzı bir açıklama da yapamayacaklarına göre devreye nasıl bir itici güç girecek ve işler nerede karışacak işte onu, çok merak ediyorum.
Emel ve İlyas ikilisinde de “sahte nişan” oyunuyla birlikte birbirlerine bakışlarında farklılık netleşti. İlyas’ın yüzüklerle birlikte verilen gofretle ayılması çok ince ve çok hoş bir detaydı. Emel’in “Başladığı gibi bitsin” repliğini de çok anlamlı ve çok dolu buldum. İlk bölümden beri Emel ve İlyas birlikte olsunlar diyen cephenin ileri gelenlerindenim. Zaman zaman “Acaba dost mu kalsalar?” tereddüdü yaşıyorum ama bu bölüm Şener’e hak verdim gerçekten çok yakışıyorlar birbirlerine. Emel’in nahifliğiyle İlyas’ın efendiliği çok doğru bütünlüyor birbirini. Her ikisi de dürüst, her ikisi de aşk acısını ve sevmenin değerini bilen, her ikisi de tam sözlük karşılığıyla “iyi” olan bu çiftin şimdi mutlu olmayı hak ettiklerine inanıyorum. Tamam, belki ayakları yerden kesen çılgın bir aşk olmayacak onlarınki ama dingin, huzur veren, kıymet bilen bir sevgi de en az o aşk kadar değerli ve artık her ikisinin de gözünün yaşı dinmeli.
Kesin kararım, Sayın senaristler: Evet, birlikte olsun Emel ve İlyas… ( İki bölüm sonra vazgeçme hakkımı saklı tutuyorum ama )
Sevda ve Tuncay’a değinmeden çiftleri bitirmeyeceğim bu hafta. Açık yüreklilikle söylüyorum çok uzun zamandır izlediğim en iyi “liseli” çift onlar… 17 yaşın masumluğunu, başıboşluğunu ve çocuksuluğunu çok güzel veriyorlar. Yaşlarından büyük entrikaları yok, hayatı tespih yapıp sallamış koca koca lafları yok, ayak oyunları yok… Okuldan kaçmakla mutlu olan, korkup ağabey ve ablalarına sığınan, el ele tutuşmayı en büyük aşk sanan şirin mi şirin “çocuklar” onlar… Günümüz dizilerindeki içlerine Bihter Ziyagil ve İskender Büyük kaçmış liseli gençlerinin yerine dupduru bir gençlik aşkı görmek gerçekten iyi geliyor, bana.Itır’ın Hale’yle yüzleşmesinden beri dikkatimi çeken bir şey var. İlk o sahnede fark etmiştim, hatta bir süre de altında bir gizem aradım. Metin Balekoğlu zaman zaman, pencere gerisi, ağaç arkası ya da bu bölümde olduğu gibi minibüsün arka penceresinden izletiyor bize olayı. Itır ve Hale sahnesinde pencere gerisinden birinin çekim yaptığını ve bunun bir sonraki bölümde ortaya çıkacağını bile düşünmüştüm ama bu bölüm Emel ve İlyas’ın konuşmasına minibüsün arkasından tanık olunca beynimde ışık yandı. Kameranın lensini izleyicinin gözünün odağına öyle bir kitliyor ki bir anda ağacın ardındaki, camın gerisindeki ya da minibüsün arkasındaki ben oluyorum. Ekran aradan çıkıyor ve sahnenin içine giriyorum. Çok doğru açılarla ve çok isabetli anlarda uyguladığı bu detayın havayı bir anda değiştirdiğini ve bunu gerçekten çok başarılı bulduğumu da söyleyeyim.
Etkilenme demişken İlyas’ın annesiyle dertleştiği sahnelere bir ayrı bayılıyorum demiş miydim? Kafası karışmış, duygularını anlamlandıramaz olmanın çaresizliğiyle “Ne olur bir işaret… “diye yalvaran o adamı bir kez daha çok sevdim, Bülent Şakrak. Emeklerine sağlık. Münir Baba’ya yanlışını gösteren o efendi, o dolaysız, net adama da Şener’in jestine verdiği tepkiye de bayıldım.
Evinde bir başına kalınca korkup Münir’e sığınan Adile’de Gül Onat’ı da ayrı bir beğendim.
Bu hafta, yine küçük sahnelerle izledim Can Yaman’ı ama şikâyetçi değilim. Can, iyi işlenmiş iki sahne de olsa imzasını atabilen bir oyuncu. Hatta bazen küçük sahnelerde çok daha etkili vuruşlar yapıyor. Bu hafta da çok temiz, doğru düşünülmüş, iyi ayarlanmış sahnelerde izledim. En sevdiğim sahne annesini muayene ettiği sahneydi. Orada sadece Adile’yi değil beni de kandırmayı başardı. Hatta bir ara “Kardeşim, kadının ağzında dört çürük, bir ameliyatlık diş var da sen nerdesin acaba?” diye söylendim. “Bak, ben şimdi şaka yapcam!” havasına girmeden doğallıkla ve çok rahat bir oyunculukla espriyi vermesini ayrı bir seviyorum Sevgili Can’ın. Adile’yle değil de kendi arkadaşı ya da annesiyle dalga geçer gibi sıradan ve rahat bir oyun çıkarmış. Aynı doğallık mutfakta Itır’ın pişirdiği yumurtayı aşıran Tarık’ta da vardı. Eğlenerek çektiği sahnelerde çok daha doğal, çok daha akan bir oyunculuğu var.
Son sahnedeki kaygı, panik ve ne olup bittiğini anlamlandırmaya çalışan o bakışı es geçeceğimi düşünmediniz, sanırım. Aldığı haberi bir yandan sorgulayan, bir yandan olabilecekleri hesaplayan, diğer yandan deli gibi korkan bir adamın bakışı ve o bakışa eşlik eden dudak mimikleri, baş hareketi… Yürekten emeklerine sağlık Sevgili Can Yaman diyorum ve o sahnede yakın plana geçen yönetmene de ayrıca teşekkürler…

Benzer Yazılar

Write a comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.