Yazar: Sinem ÖZCAN

Hepimiz zor zamanlar geçiriyoruz, geçen hafta yaşanan acı, çok taze olduğundan elim yazmaya gitmemişti. Ne yazık, bir şekilde alışıp rutinimize dönüyoruz. Hayatı normalleştirmek belki de sağlıklı kalabilmek için şart. Bu hafta, yaşananları biraz zihnimde öteleyip ben de kendi rutinime dönmeye çabaladım.
Ne yalan söyleyeyim, bölümü zihnimin yarısıyla izledim bu hafta. Gözden kaçırdıklarım, tam algılayamadıklarım ya da hakkını veremediklerim varsa baştan affola, diyorum.
Geçen bölüm, mahalleden vazgeçmiş mahalleliye kırgınlığında kalmıştık, A
dile ve Münir’in. Şener’in bu defa hayra çevirdiği dümenle olay tatlıya bağlandı. Giderek artan dozda “Şener’i aklama” çabaları izliyorum ama dürüst olayım: Sevgili senaristler Şener’e şövalye heykeli vermek değil, iki omzunun üstüne melek kanadı takıp dolaştırsanız bende kredisi sıfır. Benim mottom “Ne kadar az Şener, o kadar iyi bölüm!” Yine de tavrım tamamen sübjektiftir,
eski hâllerindense yeni dönüştüğü biçimi ben bile tercih ederim. Hatta Ayşen ve İlyas’ın nişanlılık oyununda içimde küçük de olsa acımaya benzer bir his oluşuyordu ama son anda “Aman diyeyim Sinem! Şener’den söz ediyoruz. Bi’ gel kendine!” deyip “Beter ol!” çizgisine sert bir U dönüşü yaptım.
Münir’in geçirdiği kaza ve sonrasında yaşananlar için aklım karışık açıkçası. Şener’in hak
verdiğim tek repliği “Böyle durumlarda hafıza kaybı yaşanır da abiminki hafıza kaybı değil, her şeyi birbirine karıştırıyor.” oldu. Senaristlerin böylesi bir hata yapmayacaklarına inananlardanım ben de… Bu sebeple ilk andan beri Münir’in hepsine oyun oynadığı geliyor aklıma. Ancak bu teorinin de ciddi bir boşluğu var: Itır ve Tarık’ın evli olmaları… Münir Baba oyun oynuyorsa onları birbiriyle evlendirmektense öldürürdü diye düşünüyorum. Böyle bir kurguya gitmesi onların evliliğine onay vermesi demek, çünkü. Yooo, eğer oyun değil de gerçekten başına aldığı darbenin etkisiyle yaşanan bir karmaşaysa o zaman da açıkçası tıp literatürüne girmesi gereken bir v
aka ile karşı karşıyayız demektir. Dizi biter bitmez bir ipucu bulur muyum diye fragmanı izledim ama oradan da bir şey çıkmadı. Öyle ya da böyle benim temennim Münir’in son sahnedeki “Benim aklım hep başımdaydı.” sözüne güvenip olup bitenin oyun olması…
Münir, ölümden dönmüşken alelacele başhekimin karşısına dikilip adamı da planına dâhil eden Sevda’ya da pes, diyorum ve buradan Tuncay’a bir uyarı: “Oğlum, bu kız fazla uyanık, akıllı ol!”
Eğer Münir Baba’nın kafa travması işleri karıştırmasaydı Emel ve İlyas’ın artık saklanamaz hâle gelen duygularıyla biraz daha yüz yüze kalacaktık. Gerçi ben baştan beri o ilişkinin yavaş ilerlemesinden yana olduğumdan çok da rahatsız etmedi beni. Hatta bir anlamda iyi oldu. İlyas’ın Ayşen’le oyun gereği de olsa nişanlı olup gerçekte onu istemediğini algılaması, henüz bunun adını koyamasa da, çok isabetli bir detay olmuş. Aynı şekilde Emel’in de Tarık’a duygularıyla yine Münir Baba sayesinde yüzleşmesi çok hoş oldu. Yeninin inşa edilmesi için önce eski yaraların tamamen kabuk tutması lazım. Sanırım her ikisi de o aşamaya geliyorlar. Bu doğrultuda ilerleyen bir ilişki bana çok doğru ve inandırıcı gelecek.
Emel ve İlyas ilişkisi bence baştan beri çok doğru ve dozunda kurgulanıyor. Her ikisinin de iç dünyaları, dönüşümleri ve kırılma noktaları çok doğru gösteriliyor. Bu yüzden de benim için dizinin en sahici çifti onlar.
Adile ve Münir’de de giderek derinleşen, olaylar karşısında değişim gösteren bir çizgi izleniyor. İlk bölümlerin katı, tavizsiz, öfke dolu çifti yerini yavaş yavaş duygularıyla yüzleşmiş, sevdasını kabullenmiş, geçmişi de yavaş yavaş sindirmeye başlamış Adile ve Münir
’e bırakıyor.
Yazının başında da belirttiğim gibi Şener’de bile belirgin bir değişim seziliyor. İlk bölümlerin sosyopat adamı gitti yerine kendince de olsa iyi, sevgisine biraz da olsa inanılır, en mühimi kadir kıymet bilen bir adam gelmeye başladı.
Peki, bütün bunları niye mi söylüyorum? Çünkü çok ciddi bir problemim var: Itır ve Tarık… Bir süredir öykünün o kanadındaki boşluktan söz ediyordum ama bu bölüm bilhassa Şener’i izlerken kafam onlara gitti. Farkında mısınız? Baştan beri çizgileri neredeyse hiç değişmeden giden tek çift onlar. Oysa o ilişkide anne ve babalarının geçmişine bağlı bir kriz aşıldı, bir Hale olayı yaşandı, defalarca gizli evlilikleri ortaya çıkma tehlikesi atlattı. Kısacası, karakterlerde ve ilişkilerinde değişim olması için gerekli malzeme fazlasıyla vardı ama niyeyse biz onları ısrarla iki boyutlu izliyoruz. Itır da Tarık da “iyi ve güzel kız – iyi ve yakışıklı genç” profilinin dışına hiç çıkmayan, sevgilerinde derinlik olmayan, gizli bir evlilik gibi son derece güçlü bir itkileri bulunmasına karşılık bir türlü farklılaştırılmayan iki kimlik olarak devam ediyorlar. Ve ben şimdi, izninizle, artık sormak istiyorum: Neden? Neden, biz Itır ve Tarık ilişkisinde de bir gelişme, bir derinleşme ve bir hareketlenme izleyemiyoruz? Niye bu denli ön plandak
i bir çift bu kadar durağan aktarılıyor?
Hale krizinde ayrılmanın eşiğinden dönmüş, anne ve babalarının geçmişi ortaya çıktığında İstanbul’u ve Itır’ı terk etmeye kalkmış Tarık’ın şimdiki rahatlığını algılamam mümkün değil. Niye her şey yoluna girmişken evliliklerini açıklamanın düşüncesine bile girmez, üstelik tam aksine Itır’ın bu yollu sitemlerini duymazdan gelir? Itır, bu konuda biraz daha rahatsız olduğunu belli eder sözler sarf etse de niye ısrarcı olmaz ve niye “Aman boş ver, her şey yolunda!” rehavetiyle gündelik yaşamını rahatça sürdürür? Bu bölüm Şener’in ağzından kaçırdığı “damat” sözü de olmasa oradaki gizeme hiç vurgu yapılmayacaktı. Biliyorum, kurguda ortaya bir sorun atılır ve bu zaman içinde çözülür ama tam da burada çok kritik bir zamanlama söz konusu bence. Eğer sorunun çözümü olması gerekenden geçe kalırsa ilgi dağılır ve kanıksama başlar. Itır ve Tarık konusunda ben, bu kanıksama evresine girmekte olduğumuzu düşünmeye başladım, ne yazık ki.
Belli başlı dört çiftin olduğu bir dizide diğer üçünün hareketliliği burada da oluşturulmadıkça bir ayak aksıyor ve ne yazık ki ritim bozuluyor. “Hepsi sırayla, ona da sıra gelecek!” cümlesini işitir gibiyim ama en az üç büyük dönemeç almış bir yapımda çiftlerden birinin üstelik de en kritik olanının bir türlü açılmayışı beni biraz rahatsız etmeye başladı. Sevda ve Tuncay bile Itır ve Tarık’tan daha renkli ve ilgi çekici gelmeye başladı. Tamamen kişisel fikrim ama bana kalırsa Itır ve Tarık meselesine bir el atılmasının vakti geldi de geçiyor.
Oyunculuklara gelecek olursak bu bölüm ne zamandır yazmayı istediğim
bir isimle başlayacağım izninizle: Mehtap Bayri… Benim Şener’e duyduğum tepki yüzünden maalesef bir türlü izlerken odaklanamadığım isimlerden biriydi. Sahnelerin çoğu onunla olunca hâliyle üstünkörü baktım ama özellikle son iki bölümdür Ayşen’e kattığı farklı renk nedeniyle pas geçmenin haksızlık olacağına inanıyorum. Çok zor bir rolü çıkarıyor, Mehtap Bayri. Üstelik Cengiz Bozkurt gibi usta bir oyuncuyla aynı ritimde ve hiç aksamadan götürüyor. Abartılı aşkı, altı iyi çizilmiş cehaletine karşın itici olmamayı başarıyor. Tam aksine Ayşen’e kendine özgü bir şirinlik kattı ve ben son iki bölümdür Ayşen’i onun sayesinde biraz daha sever oldum.
Funda Bostanlık da kurguda payı arttıkça kendini gösteren isimlerden biri bana kalırsa. İlk bölümlerin, sıradan liseli kızı giderek daha özgün ve daha zevkle izlenir hâle gelmeye başladı. Daha evvel de yazmıştım ben Batuhan Uçar’la birlikte izlemeyi çok seviyorum onları. Çocuksuluğu ve masumiyeti çok hoş yansıtıyorlar.
Ama bu bölüm, karakterin aksamasına rağmen oyunculuktaki başarı nedeniyle çok keyifle izlediğim bir Tarık bölümü oldu benim için. Son çeyreğe kadar, art arda gelen birbirinden hoş detaylarla çok keyifle izledim Can Yaman’ı. Aslında izlerken kendi kendime dillendirdiğim bir tek cümle bütün bölümün özeti gibiydi: “Bir sahneyi de boş geç Can Yaman, bir sahneyi!” Saim’le karşılaşınca delirmesinden, annesini kıskanmasına; kız kardeşinin çevirdiği oyunu anında fark edip gösterdiği tepkiden Itır’la annesine basıldığı andaki hâline kadar her sahnede çok çok sevdim.
Saim’in üstüne yürüdüğünde onu durdurmak üzere Sevda’yı araya sokanlara da selam olsun diyeyim fırsatını bulmuşken… Bir an kontrolünü kaybedip eli Sevda’ya çarpacak, hep beraber kızcağızı duvardan kazıyacağız diye korkmadım değil…
Öfkeden, şaşırmaya; şaşkınlıktan kıskançlığa; kıskançlıktan hınzırlığa; meraktan bıkkınlığa o kadar çok duygu değişikliği izledim ve her birinde nerdeyse milimetrik hesaplanmış o kadar doğru ve ince bir ayar gördüm ki yine helal olsun, diyorum sadece!
Geçenlerde bir başka diziyi izlerken düşündüm. Oyuncu, çok doğru mimik ve jest kullanıyordu. Zihnim “evet, şimdi tam da burada, tam da böyle yapması gerek!” diyor. Buraya kadar hiç sorun yok ama bütün doğruluğuna karşın bir ruh eksikliği var. Yaptığı doğru fakat dolu değil. Onu izlerken beynim karşılaştırma yaptı ister istemez. O ana dek adlandırmadığım bir detaydı benim için. Can Yaman’ı izlerken de aynı tepkileri veriyorum çoğu kez. Tam da yapması gereken yerde, tam yapılması gerekeni yapıyor ama bir farkla. Aklının bulduğuna, gereken duyguyu bütün gücüyle basıyor. İşte, tam da o yüzden ben seni izlemeyi çok ama çok seviyorum Can Yaman!… Sahnenin ağırlığı, türü, niteliği önemli değil; önemli olan senin orada yakaladığını, çok net gördüğün ve hissettiğin gibi yansıtman… Süslemeden, büyültmeden ve hak ettiği kadar…
Önümüzdeki bölüm fragmandan gördüğüm kadarıyla yine biraz mahalleliye dönük geçecek gibi… Benim Itır ve Tarık düğümünün çözümü pek de yakın değil anlaşılan. Ne yapalım, bu haftaki gibi keyifle izleyebileceğim Can Yaman sahneleri varsa çok da sesim çıkmaz. Bekleyip göreceğiz.

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.