Yazar: Ayça AKMAN

Saldırıya uğramadan az evvel Bahar‘a babacan ve esaslı bir öğüt vermişti Cemal Amir: “Hep iş, böyle olmaz” demişti, “Hayatı kaçırırsak tüm bunların hiçbir anlamı kalmaz. Benim gibi olma! Ben kaçırdım bazı şeyleri, geride kaldı.Bu işi bitirip artık planlarımı uygulayacağım.” Ona sıkılan kurşun neyse ki amirin hayatını sıyırıp geçti lakin yaşamına dair bir iki küçük ayrıntı beni kalbimden vurdu.

Daha önceki yazılarımda birkaç defa onun özelini merak ettiğimi hikâyenin onu açmadığını belirttiğimi hatırlıyorum. Sonra yetimhanede büyüdüğünü öğrendik, ailesi olmadığını ve Kemal Berkes‘in ona abilik ettiğini. Halka‘yı da ondan duymuştu. Ve en nihayetinde Bahar ve Kaan’ın ısrarlarına dayanamayıp zamanında birini çok sevdiğini döküvermişti kalbinden.”Bekle, demişti.“sevdiği “Geleceğim” fakat hiç gelmemişti. Sedyede sayıkladığı Züleyha ismini duyunca titredi içim,evdeki muhabbet kuşunu görünce de hafiften buğulandı bu gözler, yalan yok. Keşke onunla ilgili daha fazla şeyi daha erken öğrenebilseydik diyor bir yanım. (Ama Halka bu, karakterlere yahut olaylara dair her bilgiyi sınırlı tutarak sadece kafaları karıştıracak kadarına ulaşabilmemizi istedi daima. Çoğu karaktere dair bildiklerimiz sadece hikâyeye dahil oldukları alanla sınırlı ki buna Müjde’yi en bariz örnek olarak verebilirim.)Tek yakını evcil kuşu, hayattaki yegane motivasyonu işi olan bu insanın ağır hastalığını herkesten saklamasına şaşırmadım ben.

Hümeyra ile hastane sohbetinde “Yaşarken mutlu musun, anlamazsın.” diyen bir insan, amir neticede. Neyse ki Halka‘dan sonra kendisi adına yaşama tutunmak için sebep görmeyerek tedaviyi reddeden bu insanın, sevenlerinin de onun için başka planları vardı. Planın ilk ayağını Altan’ı, Cemal Amir’ i öldürmek isterken suçüstü yakalayarak gerçekleştirdiler. (İkinci ayak elbet onu tedaviye ikna etmek olacak,nasıl yapacaklarını bekleyip göreceğiz.) Altan’ı yıllar önceki ilk sorgusundan hatırlayıp içerideki köstebek olduğuna dair şüphelerini Bahar‘la paylaşan Kaan, Cemal Amir’in yerine atandığını öğrenince Cemal’in üstündeki kişiyi de razı ederek nefis bir tuzak kurdu. Yalnız burada benim tek itirazım Altan’ın arabasına bıraktıkları mühürlü zarfa olacak. Dönüp geriye baktığımda Kaan’ın bunun örgütün haberleşme yöntemi olduğunu anlayabileceği bir an hatırlamıyorum, tabii eğer Nadir’in ona bıraktığı kırmızı mühürlü zarfı saymaz, Cemal ‘in defterde buna dair bilgiler okumuş olabileceğini hesaba katmazsak ki bu da biraz zorlama olur, kanımca. Deşifre olmaması için Bahar’ın baba evine kapatılan muhbirin onun sinirleriyle oynayıp Kemal’le ilgili ithamlarda bulunması sürpriz değildi bizler için ve nihayet bu bölüm bizzat Cengiz‘in ağzından “Aramıza polis girmişti, hallettik.” cümlesiyle bu düğümü de çözmüş olduk.

Genele bakacak olursak gerçekten,yeni düğümler atmaktan ziyade hikâyenin mevcut düğümlerini tek tek çözen,sanki koşar adım sona doğru yaklaşan bir akış vardı bu hafta. Polis merkezinde Altan’la karşılaşan Cihangir son üç yılını kabusa çeviren gerçeklerin büyük kısmını hatırladı, mesela. Psikiyatr‘ın unutma mevzusunda parmağı olduğu hepimizce malumdu ancak Altan‘ın da işe dahil olduğunu görünce Cihangir adına ‘ben tek, siz hepiniz’ diye ciğerden bağırasım geldi. Geride kalan izlerden apar topar götürüldüğünü anladığımız Halit’in evinde Cihangir, kısa bir araştırmanın ardından rastlantıyla onun geçmişte çalıştığı yerin fotoğrafını, ismini buldu ve Kaan’la beraber kendi ayaklarıyla kaçınılmaz sonlarına doğru yola çıktılar. Kaan demişken bölümler boyunca beynimizi kemiren annesi kim, sorusuna da cevap bulduk bu hafta.Irmak adlı eski bir şarkıcıyı gösterdi oklar, her ay Cengiz‘in düzenli para yardımı yaptığı bu kadın, üç yıl evvel hayatını kaybetmişti. Siz tesadüfe bakın ki o yıllarda o evde çalışan İskender’in adamı, Cihangir‘in kadını aramak için geldiğini itiraf ediverdi, böylece şüphelendiğimiz üzere Kaan’ın izini süren Cihangir’in sırf onun kimliği yüzünden ilaçla susturulduğunu teyit etmiş olduk. Doğrusunu söylemek gerekirse bu kadar rastlantı beni biraz yordu. Halka‘da hikâyenin gidişatı elde olmayan dış etkenlerin baskısı olmasa bu şekilde ilerler miydi? Emin değilim. Lakin Çağatay‘ın temelsiz şekilde hikâyeye girişiyle başlayan küçük sallantılar hiç kesilmeden şimdiye kadar devam etti. İrem’in şantaj olayının doğrudan ona bağlanması,ölümündeki boşluklar, anahtar mevzusu, örgütün diğer üyeleri ve Nurten hep açıkta kalan uçlar benim açımdan…

Çağatay deyince aklım doğrudan isyankâr evlat mevzusuna kayıyor ve bu bölüm nihayet liderin oğluna ceza verebildiğini gördüğüm için mutluyum zira diğer evladından esirgediği merhameti neden bu kadar süre ona gösterdiğini anlamakta güçlük çekiyordum. İlk defa Hümeyra‘dan bağımsız yola düşen lider, İlhan’ı da safına alarak alt etti can düşmanını, yani oğlunu. Cengiz Han’la aralarında ne sözde ne gerçek hayatta sevgiden bir kırıntı gördüğümüz, onun tarafından alıkonulmuş üç baygın insana bakarken ‘yaşanmamış, kayıp hayatlar’ diye geçirdim içimden sessizce. Biri, gücün peşisıra koşarken yitmiş gitmiş farkında bile olmadan, diğer ikisi iradeleri dışında kendilerine dayatılan hayatı yaşarken kaybolmuşlar öyle ya da böyle… Kırmızı odanın liderlerini sorgularken hep aralarındaki ilişkinin giriftliğine dem vurmuş, acımasızlıklarını sorgulamıştım ama hep bir açık kapı bırakarak. Ne var ki Cengiz, Hümeyra’ya “Senin oyunların ve çocukların buna alet olması çok uzadı, bu Halka‘yı da yıpratıyor, buna bir son vereceğim.” diyerek tüm kapıları kapattı yüzüme. O lider ki üç yıl önce aralarında kan bağı olduğuna artık kanaat getirdiğimiz insana babasının,oğlunun, kocasının intikamını almak için bir imkân sunmuş yanında olmasını teklif etmiş,gücünü paylaşmıştı.Durdum ve duygusuzluklarının derecesini düşündüm. Hümeyra‘nın oyunlarına göz yumduğunda Halka değilse hedef, kimden intikam alınmasını bekliyordu ki Cengiz? Kocasının ölümüne sebep olan kişilerden mi? Ee, Eren’in ölüm emrini bizzat kendisi vermemiş miydi? Eren‘le evlendiği için yıllar boyu Hümeyra’yla konuşmayan babanın ölümünde intikam almayı gerektirecek ne olabilirdi? Üstelik Eren‘in neden Halka’ya isyan ettiğini bizler henüz bilmiyorken… Artık Hümeyra’nın babasının bu bulmacada kilit parça olduğuna iyice ikna olmuş bir seyirci olarak kafamda deli sorular kalakaldım kırmızı odanın eşiğinde.Kaan, Cihangir ve Çağatay arasında seçim yapma işini oyun kurana bırakıp belki de en ağır darbeyi vurdu ona lider.Seçtiğin yerime geçer, kalanlar hayattan göçer giderdi lafın özü.  Boşuna dememiş yazar*”Bil ki mutlu son diye bir şey yoktur çünkü bir şeyde son varsa orada mutluluk yoktur.”

On birinci bölümü kırmızıların hâkimiyetiyle kapadık. Bunu hem mecazen hem mealen söylüyorum çünkü yine kırmızı kullanımına bayıldığım bir reji gelip geçti gözlerimin önünden. Toplantı alanındaki pencerelerden sızan kırmızı ışıklara, Cengiz ve Hümeyra’nın arka planındaki kırmızı tonlamalara bayıldım. Kurgu, montaj yine çok iyiydi ve jenerikten hemen evvel verilen bütünsel kolaja da tekrar kalbimi bıraktım.

Yazan,yöneten,emeği geçen herkesin yüreklerine sağlık.

 

*Dostoyevski

 

 

 

 

 

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.