YAZAR: Feyza ZENGiN

Hepimizin hayatında tamamlanmamış bir iş, kapanmamış bir hesap, çözülmemiş bir sorun mutlaka vardır. Biz, her ne kadar günlük hayatımıza devam ediyor gibi görünsek de yarım kalanlar, gölge gibi hep peşimizdedirler. Ne zaman ki çözeriz ya da tamamlarız, üzerimizden büyük bir yük kalkar ve huzura ereriz.

Ali bu hafta, hayatındaki yarım kalmış en büyük şeyi tamamlarken ekran başında yüreğim öyle dağlandı ki… Abisine veda eden Ali, kendini bir parça daha geliştirirken ben aynı anda dört çocuğa ağladım: hem Ali’nin küçüklüğüne hem abisine hem küçük Kerem’e hem de Şeker Portakalı’nın Zeze’sine… Ali, yıllar önce, o kazada abisini kurtaramamıştı ve onunla vedalaşamamıştı. Bütün çocukları kurtarabilmek için doktor olmaya karar veren Ali, tedavi ettiği her çocuk hastada abisinden de bir parçayı kurtarıyordu aslında. Abisine tıpatıp benzeyen küçük Kerem’i de önce kurtardı sonra da onu, abisinin yerine koyarak çok yakışıklı bir şekilde ona veda etti. Hem de ne veda… Şeker Portakalı’nın kahramanı Zeze gibi bedeni ve ruhu en yakınları tarafından epeyce hırpalanmış olan Ali, abisine elbette ki Zeze’nin sözleriyle veda edecekti. Zeze ile Ali’nin öyle çok ortak noktası var ki.. İkisi de babalarından yana şanssız, sosyal hayatlarında ötelenmiş, hayatta en sevdikleri kişiyi kaybetmiş ve bu kayıptan sonra hayatlarının rengi solmuş çocuklar. İşte ortak kaderi paylaştığı o kahramanın kitabını almak için tüm servetini, yani birkaç misket ve kalemi tezgâha uzatan Ali’nin o minik ellerine yumulmak istedim. Al, benim bütün kitaplarım senin olsun; sen yeter ki o misketlerini abinle doya doya oyna, sonunuz o kitaba hiç benzemesin demek isterdim. Hele abisinin hediye paketini açtıktan sonra çok beğenip Ali’ye “en çok okumak istediğim kitap” dediği an ben de koltuğa mıhlandım adeta. Ah be çocuklarım, nereden bilecektiniz ki hayatınız o kitabın kahramanınınkine çok benzeyecek, birbirinize son vedanız da o kitaptaki gibi olacak.

“Küçücük çocuklara her şeyi neden anlatmak gerek?” diye soruyordu kitaptaki çocuk. Evet maalesef kitapta da dendiği gibi, Ali’ye de her şeyi çok erken anlattılar. Sevgisizliği, kötülüğü, terk edilmeyi, dışlanmayı, en sevdiğini kaybetmeyi… Hepsiyle bir şekilde başa çıkabildi ama o abinin acısı yok mu, o acı Ali’nin peşinden her gittiği yere sürüklendi. Elbette, hiç kimse sırf öldü diye en sevdiği insanı unutmaz, unutamaz; Ali de unutmadı. Abisinin anısını gözlerindeki buğunun ardında, verdiği oyuncak neşteri ise cebinde her daim sakladı. Ali, artık yarım kalan o vedayı da tamamladığı için çok şanslı ve anıları artık daha huzurlu.

Anladığım kadarıyla herkes yarım kalan konuları tamamlamakta Ali kadar şanslı değil. Ferman’ın geçmişindeki yarım kalan meselesinden bahsediyorum. Henüz konunun tüm detaylarına hâkim değiliz ama Ferman, bu konuyla ilgili kendine bile itiraf edemediği, kaçtığı şeyler yaşamış belli ki. Hayat insanın karşısına kaçtıklarını bir bir çıkartır ve insan bir anda, onları kucağında buluverir. Ali, o krizi geçirirken Ferman onunla ilgilendi, sakinleştirmek için uğraştı ve başardı. Gömleğinin altındaki o tırnak izlerinden anladığımıza göre Ferman’ın şu an ziyarete gittiği o yakını da muhtemelen benzer krizler yaşıyor ama zamanında Ferman, ona bu denli sabırlı yaklaşamamış. Belki zamansızlıktan, belki yapamam korkusundan, belki de kendine ayak bağı olacağını düşündüğünden. Onunla başa çıkamadığı için de bakım altına alınmasını, bir merkeze yatmasını sağlamış olabilir. Bence Ferman, geçmişte yaptıkları ve yapamadıklarından dolayı bugün, büyük bir vicdan yükü altında. Sanki Ali’ye davranışlarıyla bu yükten kurtulmaya çalışıyor. Tam da bu nedenle Ferman her ne yapıyorsa Ali’yi korumak için yapıyor, diye düşünüyorum. Ali’nin bu ortamda çok zarar göreceğini düşünüyor ve onu kollamaya çalışıyor. Bu hafta zaten Nazlı’ya söylerken kendi ağzından da duyduk bunu. Geçmişte o yakınıyla yaşadıkları, o kişinin zarar görmesiyle sonuçlanmış sanki. Ali’nin buraya ait olmadığını düşünmesi de bu yüzden. Aynı tercihleri ikinci kez yapmak istemediği için de Ali’ye karşı davranışları hep özenli bence. Çoğumuza izlerken öyle gelmese de yaptığı ve söylediği her şey Fermanca bir üslupta Ali’ye kol kanat germek için. Bu noktada ilginç bir şekilde fark ettim, Adil Hoca ile Ferman’ın amaçları ortak ama çözüm yolları taban tabana zıt. Adil Hoca çalışmanın, cerrahlığın Ali’ye iyi geleceğini düşünüyor, Ferman ise tam zıddını. Ferman’ın içindeki ses, ona durmaksızın Ali’nin gitmesi gerektiğini söylüyor. Sanıyorum, bu duygunun altında Ali’yi korumanın yanı sıra kendi vicdanıyla yüzleşmekten korkması da var. Ali giderse hayatı eskiye dönecek ve Ali’yi gördükçe yüzleştiği, susturamadığı vicdanının sesi susacak sanıyor. Belki zaman içinde Ferman da başka yollar olduğunu kabullenecek. Dili, Ali’nin gitmesi gerektiğini söylese de kalbi ve gönlü aynı fikirde değil bence. Ferman, Ali’nin teşhislerine güveniyor ve onu bu noktada sorgulamıyor. Nitekim Nazlı’ya, o testi yaptırmadan o çocuğu taburcu etmeyeceğini söylemesini buna yoruyorum. Ferman’ın, gitmeden önce asistanlarına söylediği “Sizinle sadece gurur duymak istiyorum.” cümlesini harfiyen yerine getirmek için tüm gün çırpınmış olan Ali’nin varlığına karşı olacağını hiç sanmıyorum. Üstelik Ali, Ferman’ı hayatına kabul etmiş durumda artık, Ferman ona “Ali eve git ve bekle.” dediği için eve gidip bekleyebiliyor Ali, onun otoritesine saygı duyuyor. Aralarında müthiş bir bağ gelişiyor. Bence Ferman olsa olsa Ali’nin incinmesine, yıpranıp üzülmesine karşı olabilir.

Ali incinmesin diye bu kadar özenli davranan Ferman’ın, hayatındaki kadından da benzer bir özeni beklemesinden daha doğal ne olabilir? İlişkiler de tıpkı dans gibi değil midir? Yeri geldiğinde öne doğru bir adım atmak, karşındaki adım attığında bir adım geri gitmek, yeri geldiğinde sadece sarılarak kendini müziğin ritmine bırakmak. İletişimi güçlü bir ilişkide tüm danslar iç içedir, eşler uyumludur. Bence Beliz maalesef uyumlu bir dans partneri değil. Ferman’ın kongreye gitmediğini öğrendiğinde ona karşı hesap soran tavrı, anlayışını esirgeyişi bunun göstergesi. O güçlü kadın görüntüsünün ardında ne kadar da zayıf bir kadını saklıyor aslında. Kıvılcım, onu köşeye sıkıştırdığında ağzından dökülenlere şaşakaldım. Duygusal olarak o kadar zayıf ki, tez zamanda doğruluğu gün yüzüne çıkabilecek böylesi bir konuda şak diye yalan söyleyebildi Kıvılcım’a. Bu yalan haber, anında Ferman’ın kulağına gitti. Ferman, Nazlı’ya “Düğün yerini öğrenince bana da haber ver.” deyip gülümsemiş olsa da gerçek ortaya çıktığında ve Beliz’le yüzleştiklerinde, Beliz’in durumu nasıl toparlayacağını merak ediyorum doğrusu. Bence bu ilişkide krizin ayak sesleri duyulmaya başlandı.

Bu hafta başka sesler de duydum, biraz hızlanmış kalp çarpıntısı sesi ve biraz da karında uçuşan kelebeklerin kanat sesleri. Tüm bu sesleri Nazlı ve Ali’nin birlikte film izlediği sahnede işittim. Ali belki hayranlık, belki de hoşlanma hisleriyle Nazlı’yı mutlu etmek istedi ve başardı da. Yüzümde koca bir tebessümle bölümü tamamladım.

Geçen haftaki bölümü öfke ile tamamlamama neden olan Açelya, bu hafta içten içe Ali’nin iyi olup olmadığını öğrenmek için çabaladı ve ağız aradı. Demek ki öfkeyle kalktı ve pişmanlıkla oturdu. Tabi anlık öfkeyle bunları yapan Açelya’nın üzüntüsünün de derinlemesine olduğunu hiç sanmıyorum. Her şeye yüzeysel baktığı için üzüntüsü de anlık ve bir özür getirmeyecek. Anlık yaşayan, anlık tepki veren, anlık üzülen bir karakter Açelya. Tekrar Ali ile karşılaştığında daha ölçülü davranmasını temenni ediyorum.

Son olarak söylemezsem rahat edemeyeceğim küçük bir detay var. Mucize Doktor’un senaryosunun uyarlama olduğunu bilmeyen kalmamıştır. Ben orijinal versiyonları izlemedim. Keşke tüm ayrıntılar tam anlamıyla uyarlansaymış. Yapılması gereken bir ameliyat için Tanju, Ferman’a ihtiyaç duyuyor. Ferman o gün izinli. Koca hastanede ameliyatı yapabilecek başka cerrah yok. Tanju da, Adil Hoca’dan yardım istiyor. Açıkçası bu durumu garipsedim ama bu kadarcık kusur kadı kızında da olur elbet, deyip geçiyorum.

Gurur, sevinç, üzüntü ve daha pek çok duygunun harmanlandığı bir bölümdü. Projenin her aşamasında emeği bulunan, yazan, yöneten, oynayan ve çeken herkesin emeğine sağlık. Yazımı Ali Vefa’nın abisine veda ettiği Şeker Portakalı’nın son satırlarıyla tamamlamak istiyorum. Haftaya görüşmek üzere.

Seneler geçti. Sevgili Manuel Valadres. Bugün 48 yaşındayım ve bazen kendimi hasrete öyle kapatıyorum ki hâlâ çocuk olduğumu zannediyorum. Her an ortaya çıkıp bana sinema yıldızları kartları ya da misketler vereceksin sanki. Hayatın şefkatli yanını bana sen öğrettin sevgili Portuga. Bugün çocuklara misketler ve kartlar dağıtmaya çalışan benim. Çünkü şefkat olmayınca hayatın pek değeri kalmıyor. Şefkat göstermek beni bazen mutlu ediyor, bazense yanıltıyor ki bu ikincisi daha sık oluyor. O günlerde, yani beraber geçirdiğimiz günlerde, henüz hiç duymamıştım; uzun yıllar önce bir Budala Prens’in, bir sunağın önünde diz çöküp ikonların önünde sorduğu şu soruyu: Küçücük çocuklara her şeyi neden anlatmak gerek? Hakikaten de sevgili Portuga bana her şeyi çok erken anlattılar. Hoşça kal.

Şeker Portakalı

José Mauro de Vasconcelos

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.