YAZAR: Şeyma BULUT

Kuzgun’da geçtiğimiz hafta izlediğim karmaşık bölümün ardından bu hafta daha anlaşılır ve çizgisi belirli bir bölüm izledik. İlk bölümü yayınlandıktan sonra getirdiği oranlarla birçok kesimde hayal kırıklığı yaratan Kuzgun, acaba yeni bir erken final dizisi mi geldi diye düşündürürken bu hafta çok güzel bir sıçrayışla “Bu yarışta ben de varım!” dedi. Üç kulvarda da artış gösteren dizinin sıçramasını senaryosunun gücüne bağlıyorum. Tabi burada mükemmel, hatasız bir bölüm izledik diyerek de toz pembe bir portre çizmeyeceğim zira kırmızı alarm veren çok fazla durum olduğu kanaatindeyim. Dizinin potansiyelini fazlasıyla yükseklerde gördüğüm için yapılan hatalar bende “etmeyin,eylemeyin” psikolojisi yarattı maalesef.

Öncelikle şunu belirtmek istiyorum ki en son sekiz yaşında görüşen iki çocukluk arkadaşının birbirlerine bir aşkla bağlanmaları mümkün değil. O yaşlarda aşkı bilemezsiniz. Belki masumane bir sevgi olabilir ancak o kadar. Yani Dila’nın  dediği gibi birbirlerini tanımaları pek mümkün görünmüyor. Kuzgun’un Dila’ya olan tavırları oldukça normal seyrinde ilerlerken, Dila’nın  dört beş yıl önce kaybettiği sevdiğini geri kazanmak için savaşıyormuş izlenimi vermesi inandırıcı gelmedi, bana. Tamam belki biraz vicdan azabının etkisi olabilir ancak bu kadar peşinde dolaşacak kadar derin bir sevgi olmasına yaşları yetmiyor maalesef. Kaldı ki arada birbirlerini görmeden geçirdikleri koca bir yirmi yıl var. Bölümde Dila, Kuzgun’a sevgi imaları yaparken mantık hatasının dibini sıyırıyorsunuz diye içimden geçirmedim değil. Dila bir an kızıyor, bir an âşık, bir an savaşçıydı bu hafta. Daha doğrusu mimik, jest ve hareketler bende bu duyguyu uyandırdı. Zaten bölüm boyunca Dila’yı “Ne yapıyorsun” diyerek izledim. Yaptıkları zerrece mantıklı gelmiyor ne yazık ki. Geçmişini çaldıkları çocukluk arkadaşını savunmasına sözüm yok ancak sapık bir takipçi gibi her adımını takip etmesi oldukça akıllara zarar bir durumdu. Ayrıca bir konu var ki söylemeden geçemeyeceğim. Senaristlerimiz Burcu Biricik’e hayat verdiği karakteri tam çizgileriyle çizmediler sanırım. Zira Dila oldukça eksik. Oyuncu karakteri tam üstüne geçiremediği için maalesef bölümün en kilit sahneleri beklenenin altında kalıyor. Evdeki son sahnelerinde Kuzgun ona   “ Sen kimsin?” diye haykırırken Dila’nın sadece boş bir bakışla ona bakması garipti. O sahnede Dila’nın çok daha yüksek tepki vermesini beklerdim ben açıkçası. Replikler yerindeydi ancak karakterin tepkileri çok durağandı. Barış’ın olanca yükseğe taşıdığı sahnede maalesef Burcu Biricik, Dila’nın net çizilmemesinden dolayı eksik kaldı. Burcu Biricik’in bu durumu bir an önce çözmesi gerekiyor. Dila karakteri dizinin en önemli karakterlerinden biri ama ben Dila’yı anlayamadım maalesef. Dila’ya hayat verenin anlamadığı kızı benim de anlamam oldukça zor. Zaten sadece bu da değil. Barış ile hâlâ beklenen uyumu yakalayamadı . Sahnelerin Kuzgun tarafı oldukça yükseklerdeyken, Dila kısmı maalesef ki çok aşağılarda kalıyor. Kuzgun ve Dila sahneleri bölüm açısından bu kadar hayati önem taşırken bu sorunun bir an önce çözülmesi gerekiyor. Potansiyel olduğunu ancak halen Burcu Biricik’in Dila ile güçlü bir bağ kuramadığını düşünüyorum. Aksi takdirde en fazla beklenen sahneler en kötü sahnelere dönüşecektir. Bütün bölüm boyunca eksik diyemem tabii ki. Burcu Biricik’in Dila’nın Kuzgun’un kötü geçmişini öğrendiği ve Kartal’ı kurtardığı sahnelerdeki performansı  iyiydi. Özellikle Kartal’ın kurtarıldığı sahnedeki şok ile karışık donukluğunu oldukça iyi yansıttı. Öncesinde ise Kuzgun’un böbreğinin çalındığını öğrendiğindeki tepkileri, evinin önünde oturup onu beklediği anlar oldukça hoşuma gitti. Bu sahneler dışında üzülerek söylüyorum ki bana zerrece geçen bir sahnesi bile yoktu. Umarım ilerleyen zamanlarda karakterini daha fazla sahiplenmiş bir Burcu Biricik izleriz. Zira onun senaryodaki ağırlığından dolayı bu hayati bir önem taşıyor.

Kuzgun’da bu hafta tam anlamıyla geçmişinin Kuzgun’a olan etkilerinin fragmanını izledik. Kuzgun  tüm dünyaya kalbini kapatan, derin bir karakter.  Bu hayatta en fazla annesine ihtiyacı var. Belki de en çok onu seviyor fakat hayal kırıklığı o kadar büyük ki bu sevgi çıkamıyor dışarıya. Zaten Meryem’e “Uğruna bir çocuğunu öldürdüğün iki evladın var!” diyerek kırgınlığını apaçık ortaya koydu. Kuzgun, ruhu hasta bir çocuk. Sekiz yaşından itibaren asla çocuk olamadığı için dünyayı normal bir yetişkin gibi anlamlandıramıyor. Annesine kızgın, Dila’ya kızgın, Rıfat’a çok büyük bir nefreti var ve yaşadıklarının acısını gün be gün çıkarmak için dinmeyen bir öfkesi. Kafasında herkesi bir yere koymuş , zaman zaman duyguları çıkmak istese de öfkesinin ağırlığı buna müsaade etmiyor. Bir insan, çocukluğunda yaşadıklarını birer birer kodlar kafasında. Üstün Dökmen “Küçük Şeyler” isimli programında yetişkinlik, çocukluk yıllarının anatomisidir demişti. Kuzgun’da bu tezinin ne kadar doğru olduğunu görüyoruz. Onun gibi korkunç bir çocukluk geçirmiş bir adam için geçmişinin izleri tüm hayatını kontrolü altına almış. Kuzgun’u burada haksız da görmüyorum. Annesi onu bilmediği insanlara teslim ediyor. Adana’ya kadar sürüklenen küçücük bir çocuk, organ mafyasının eline düşüyor. Güç bela hayatta kalıyor. Hikâyenin kalan kısmını görmeden şunu diyebilirim. Sadece bu gördüklerimizle bile kim normal kalabilirdi ki? Tüm bu yaşananların ardından, güvendiği tüm insanların ona yaptığı kötülüklerden sonra Kuzgun’un insanlardan kaçması, sevdiklerine öfke duyması kadar olağan bir şey yok. Kuzgun’un  Rıfat’ı saymazsak annesinden sonra en büyük öfkesi de Dila’ya. Ancak Dila’yı öldürmek yerine “Ben yaşadıysam o da yaşayacak!” mantığıyla düşünüyor. Böylece Dila’nın elinde kalan son şeyi, çocukluğundaki masumiyetini alarak kendisi gibi yalnız olmasını sağlayacak. Bir nevi şartlar eşitlenecek. Kuzgun bu planları doğrultusunda ilk adımı attı ve Rıfat’ı bitirmek için harekete geçti. Kendisine  bu hususta bir müttefik bile buldu. Bu müttefikle şimdilik birlikte görünüyor. Onu evinden koparan adama yaklaşarak hem Rıfat’ı alaşağı etmeyi hem de diğer düşmanına yakın olmayı planlıyor ve çift yönlü etkisi olacak bir eyleme girişti. Şu an için öfkesiyle hareket eden Kuzgun, neredeyse en büyük kaybını da yaşıyordu. Belki de dünyada kızgın olmadığı tek insanlar olan kardeşlerinden birinin ölümle burun buruna gelmesine sebep oldu. Rıfat’ın kabarık hesap defterine bir madde daha eklendi. Açıkçası beni en çok meraklandıran şeylerden biri de Kuzgun ve kardeşlerinin buluşması. Onlar arasında özel bir ilişki izlemek isterim. Özellikle Kuzgun’a karakter olarak fazlasıyla benzettiğim Kumru ile Kuzgun’un ilişkisi bende büyük merak uyandırıyor.

Bu hafta birçok sahne iyiydi ancak ayakta alkışladığım sahne  Barış Arduç ve Hatice Aslan’ın karşılıklı oynadıkları sahneydi. İki oyuncu da o kadar yükseğe çektiler ki sahneyi başından sonuna kadar eksiksizdi diyebilirim. Meryem ve Kuzgun’un yaralı hikâyesinin ilk ayağı tam yerindeydi: Kuzgun’un hayal kırıklıkları, annesine duyduğu öfke ve Meryem’in ona öfkeyle bakan oğlunun hayatta olmasına duyduğu şükran… Hatice Aslan, sahneyi o kadar büyülttü ki Barış’ın zaten çok iyi olan performansını daha da yükseğe taşıdı. Hatice Aslan bugün her proje için bir şanstır. Karşınızda ne rol verilirse verilsin eksiksiz oynayan bir oyuncu varsa hikâyeniz de sağlamsa sahne kendiliğinden gelişiyor. Ben bu şekilde akan sahneleri ayrı severim. Her anında ayrı bir duygusu vardır. Burada da önce şaşkınlık, arkasından gelen sevgi ile öfke karışımı duygular ve sonunda da karşılıklı bambaşka iki duygunun savaşı. Bu ikilinin ilerleyen bölümlerde çok daha fazla sahnesi olmasını istiyorum. İzlemeye değer, izledikçe keyif veren hikâyeleri beni şimdiden içine çekti. Üzülerek söylüyorum ki Hatice Aslan’la sahnesini bu denli beğendiğim hâlde Rıfat ve Kuzgun için aynı şeyi diyemeyeceğim. Maalesef ki Levent Ülgen çok pasif kalıyor Rıfat için. Rıfat’ın biraz daha yükseklerde ve akıcı bir karakter olmasını beklerdim. Zira anlatılan adam da böyle biri. Ancak izlediğimiz Rıfat fazla donuk geliyor bana. Levent Ülgen’in karakterine tam sarılamadığını görüyorum. Barış’la olan sahnelerinde de ciddi bir tutukluk söz konusu, Ancak özellikle Burcu Biricik ile olan sahnelerin figüranların oynadığı sahnelerden zerrece bir farkı yok. Zira duygu yok. Yani bana hiçbir şekilde geçmiyor bu sahneler. Ayak üstü karşılaşıp birbirine adres soran yabancı gibiler. Kızına “hanımeli” diyerek sevgisini gösteren bir karakterin kızına bakarken o sevgiyi geçirememesi büyük handikap.

Basit senaryo hatalarına fazla girmek istemiyorum. Sadece çocukluk aşkını konumlandıramam dışında beni rahatsız eden bir ayrıntısı yoktu. Daha doğrusu bölümün başından sonuna öyle bir sorun var ki senaryoya sıra gelmez. Bu sorunun adı da reji. Bu haftaki bölümde renklendirmeler, özellikle de sahne geçişleri çok kötüydü. Hatta size şöyle anlatayım. Bölüm sanki altmış, yetmiş tane videonun bir programla birleştirilmesi gibiydi. Kurgu hataları hikâyenin akıcılığını da etkiliyor. Şu an karakterlerin hikâyeleri birbirinden ayrık durduğundan fazla göze batmasa da ilerleyen bölümlerde birbirinin içine geçtikçe bu hatalar, seyircinin gözüne fazlasıyla batacaktır. Hele öyle bir sahne vardı ki sözün bittiği yerdi. Kuzgun’un çiftlikteki kavga sahnesinde kamera gitti, gitti geldi. Resmen darbenin etkisiyle sahnede sallanmalar vardı. Hadi çekimde fark edilmedi -ki orada da izleniyor diye biliyoruz- kurguya girenler de mi fark etmedi? O kadar insanın elinden geçiyor. Yönetmenin bunu fark ederek sahneyi tekrara alması gerekirken o sallantıyı olduğu gibi bölümde gördük. Bariz bir önemsemezlik var burada, maalesef. Halbuki senaryo ne kadar iyi ilerliyor. Adım adım kurgusunu seyirciye yansıtırken bir sır perdesi diğer sırrı beraberinde getirerek seyirciyi içine çekiyor.Senaryonun gizem içerisinden gizem yaratarak ilerleyen kurgusunun başarısını, maalesef ekrana yansıtanlar geri plana atıyor. Bir de Kuzgun gibi bir dizide en hayati sahnelerde neden müzikler yok? Dila’nın Kuzgun’la olan Dila-Kuzgun çıkmazı konuşmalarında ya da Kuzgun ile Meryem arasında geçen sahnelerde çok güzel müzikler duyabilir ve sahnelerin duygu ahengini de müzik eşliğinde hissedebilirdik. Böyle olsaydı sahneler tartışmasız çok daha iyi geçerdi seyirciye. Ancak maalesef en etkileyici sahnelerin müzik tınılarındaki eksiklikler sebebiyle sahneler aşağıda kaldı. İlerleyen bölümlerde buna dikkat edilmesi gerektiği kanaatindeyim.  Kuzgun gibi potansiyeli çok yüksek bir dizinin rejisinin bu kadar kötü olması fazlasıyla can sıkıcı. Umarım ilerleyen bölümlerde bu sorunlara kökten bir çözüm getirilir.

Yazıma Turgut Uyar’ın bu güzel dizleriyle son veriyorum. Haftaya görüşmek üzere.

“günler geçer ve çalışır şafağın değirmeni
kim bilebilir ki kimi neyi eskittiğini
ben ne kadar önemserdim kendimi hay allah
sen ne kadar kumraldın aynalarda hay allah
temmuz tam bu işe göredir bana kalırsa
gel bağışlayalım birbirimizi”

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.