Yazar: Sinem ÖZCAN

Geçen hafta bölümü, Yağmur’un evinin kapısındaki Demiray’la kesince ben, yorumda “MKC ve Barca, aradıklarının Demiray olduğunu anlayacaklar.” demiş ve bilinen bir düşmanın daha az tehlikeli olduğuna da karar vermiştim. Erken konuşmuşum, öngörüm tam anlamıyla gerçekleşmedi ancak olay çok daha enteresan bir sokağa saptı.

MKC ve Barca’nın polis arabaları ve uyuşturucu bağlantısını çözmeleri Demiray’ın planlarını da bozdu. Önceliği onları durdurmak oluverdi ve bu da bizim ikilinin karşısına düşündüğünden erken çıkmasına neden oldu. MKC ve Barca’nın Demiray’la karşılaşmaları böylelikle, sonunda gerçekleşti ama olayın ardındakinin o olduğunu henüz bilmiyorlar. Demiray arkasını iyi topluyor Allah için. Biz de bu sayede onun geçmişine dair birkaç ipucunu birden öğrenmiş olduk. Onun polis akademisinden atıldığını biliyorduk da nedeninin Sadri Hoca’nın odasını yakması olduğu yeni bilgiydi. Üstelik bu üçgenin yine tam ortasında meçhul Ahsen yer alıyor. Hepsinin kendi sevgilisi olduğunu sandığı bu kadınla ilgili gizem de giderek artıyor.

Demiray’ın, Barca ve MKC ile okul yıllarına dayanan bir rekabeti de var. Anlaşılan o ki o yıllarda da MKC ve Barca yakın arkadaş olmasalar da kritik noktalarda iş birliğine giden bir ikiliymiş. Demiray, bu halkanın dışında kalmış ve hem Sadri Hoca’nın gözdesi olamamak hem de Ahsen meselesi, daha o günlerden bizimkilere diş bilemesine de neden olmuş. Yalnız benim kafamda cevaplanmayan bir soru işareti kaldı, geçmişle ilgili: İlk bölümde Demiray, babasını çok yeni bulduğundan söz etmiş ve onu ölmeden tanıdığı için şanslı olduğunu dile getirmişti. Oysa bu defa MKC’nin ağzından onun için “Babası zengindi, bunun.” cümlesini işittik. Ya bir devamlılık hatası yapıldı ya da şu an bilemediğim bir bağlantı kurulacak geçmişe.

Devamlılık hatası demişken düşündüğümü söyleyeyim de dilimin şişi insin. Açıkçası öykünün özellikle polisiye aksında bazı yerler benim içime sinmiyor. MKC ve Barca’ya iftira atılmadan önce Organize Şube’nin büyük bir güçle savaştığı çok ciddi bir operasyondu, bu. Gel gör ki Barca ve MKC kaçak duruma düştüğünden beri, Organize’nin ve Yüksel Amir’in tek derdi onları yakalamak oldu. Bu uyuşturucu operasyonu Barca ve şimdi MKC için kişisel tamam, kabul ettik ama sonuçta emniyetin uzun zamandır takip ettiği en iyi adamlarına verdiği bir olay bu. Ne diye bu iş hasır altı edildi, niye konusu edilmiyor? Koskoca emniyette Barca ve MKC gidince bu işin peşine düşecek kimse yok mu?

Hadi geçtim onu da… MKC arayıp otoparktaki araçlarda uyuşturucu olduğunun ihbarını yapıyor. “Gidin basın, orayı!” da diyor. Yüksel Amir, hâlâ “Bu boş işlerle uğraşacağınıza bana bu adamları bulun!” derdinde… İyi de amirim, MKC için “Avrupa yakasının en iyisi!” diyen sensin! Tamam, şimdi o kaçak; tamam, sen görevini yapıyor ve onları kollamıyorsun onu da anladık. Anladık da bu adamın polisliğini de en iyi sen biliyorsun. Sana bu kadar önemli bir ihbarı yaptığını görüp üstelik iftiraya uğradığını ve özünde “temiz” olduğunu da bile bile şu an kaçak diye o ihbarın üstüne gitmememin açıklaması ne? Elmalarla armutlar niye karışıyor, acaba? Hani profesyonellik? Ayrıca hiç kusuruma bakma da amirim, gelene gidene fırça atmak dışında henüz herhangi bir operasyona imza attığını da göremedim.

Öte yandan Organize’nin diğer memurlarında özgüven yerlerde… İkide bir “Biz alamayız abi, Semih’i anca sen alırsın!” deyip ellerini taşın altına sokamayan gençler var karşımızda. Barca ve MKC çok iyi polisler, efsaneler filan ama ölmüş olsalardı Emniyet’in kapısına kilit mi vurulacaktı? Barca ve MKC’nin ne kadar muhteşem oldukları gösterilmek isteniyor izleyiciye, hiç itirazım yok; şu ana kadar kendi adıma buna çok da ikna oldum ama öykünün polis kanadı bu kadar üstünkörü verilemese miydi, acaba? Bir de şekeri koma eşiğinde dolaşan Yüksel Amir’im, kabul ediyorum bu adamların ikisi de sağlam adamı öldürür de benden sana naçizane tavsiye: çayına üç şeker atmamayı bi’ dene, belki faydası olur.

Barca ve MKC, Demiray’ın planlarını bozdular ama otoparktaki uyuşturucuları yakalatma hayali de ne yazık ki suya düştü. Eğer Hasan, Semih’i onlara altın tepside sunmamış olsa bizimkilerin kaçak hayatı daha da uzayacak gibiydi. Onlar, her ne kadar kendilerini aklama işinde yalnız olmak isteseler de hayat onların göbek bağlarını kesmelerine izin vermek niyetinde değil.

İşte, tam da bu noktada benim en çok etkilendiğim sahne geldi. Semih’i ne yapıp yapıp hayatta tutmaya, dahası da konuşturmaya karar vermişlerdi ki Barca onun tepesine Azrail gibi dikiliverdi. MKC, baştan beri kendini aklama derdinde ama Barca’nın aklanmaktan da önce intikam alma derdi var. Zaman zaman o duygu ele geçiriyor, onu; gözü dönüyor, mantığını kaybediyor ve sadece o ana odaklanıyor. MKC son anda müdahale etmemiş olsa Barca’nın gözü hiçbir şey görmeyecek ve bir çuval inciri berbat edecekti. Gözü dönmüş o adamı durdurmak, onu mantığa davet etmek imkânsız… Öyle bir şey sunmalısınız ki o anda, içindeki canavarı yeniden köşesine itmeye razı olsun. MKC dışında birinin onu durdurma şansı asla yoktu çünkü ihtiyaç duyduğu şeyi ona sunabilecek tek adamdı MKC: Seni anlıyorum, sana hak veriyorum ve seni asla yalnız bırakmam mesajıydı, bu!

Barca ve MKC hiç anlaşamıyor olabilirler, çok farklı da olabilirler hatta birbirlerine gerçekten sinir oluyor da olabilirler ama ikisinin de bildiği bir şey var: “Yanındayım!” demişse biri, ikisi de bilir ki gerçekten sonuna kadar yanındadır, hayatını onun eline gözü kapalı bırakabilir. Tam da o nedenle çok klişe bir sözcük MKC’nin ağzından çıkınca gerçek anlamını buldu. “Kardeşim!” dedi farkına bile varmadan Barca’ya. Evet onlar Sadri Hoca’nın çocukları ve iki kardeş… Birbirine zıt, birbiriyle geçinemeyen, huysuz, inatçı, kavgacı, ego savaşlarına giren ama birbirini ölümüne kollayan iki kardeş… İşte, o yüzden otoparka tek başına giden Barca’nın arkasından birilerini arayıp “Dikkat edin, kendini öldürtmesin!” deme gereği duydu MKC ve işte o yüzden o “Yalnız bırakmam seni, sen ne istersen o!” dediğinde durmayı bildi, Barca. Sahnenin anlamı da duygusu da oyunculukları da beni benden aldı. Öyle doğru bir anda o kadar güzel bir vurgu yapıldı ki aralarındaki bağa içim titredi, izlerken ve hem İbrahim Çelikkol’u hem de Kerem Bursin’i yürekten alkışladım. Emeklerinize sağlık, beyler!

Ben, MKC’yi bu bölüm biraz daha iyi anladım. Yağmur, Barca’ya onun için “Dünyanın en iyi kalpli insanıdır.” dedi. Doğru da… Ne var ki o iyi kalbin etrafı diken dolu… Yağmur’a itiraf ettiği yalnızlığı mı yoksa geçmişinden getirdikleri mi bilinmez ama MKC hırpalayarak sevenlerden… Oğlu hariç bütün sevdikleri onun didiklemelerinden payını alıyor: eski karısı, kız kardeşi, Barca… Ancak o dikenlere aldırış etmeyip ilerleyen ve o “iyi kalbe” ulaşabilenler onu seviyor. Nilüfer abisini olduğu gibi kabullenmiş, Yağmur sevse de dayanamayıp havlu atmış, Barca ise onun bu yüzüyle yeni tanışıyor. Üçü de bu yüzden ona kızıp söylense de o sevgiye kayıtsız kalamıyorlar.

Yağmur’la ilişkilerinin dinamiğinde yine didişme var. MKC’ye dayanmak hiç kolay değil kabul ama Yağmur’un da onun dalına dalına bastığını kabul etmek lazım. Onlar çekiştire çekiştire birbirlerini seviyorlar. Muhtemelen Yağmur’un MKC’yi değiştirme çabaları başarısızlıkla sonuçlandığı için kâğıt üstünde biten bir evlilikleri var ama Yağmur’un da itiraf ettiği gibi evlilik bitince sevgi de bitmiyor. İkisi de o kavgalardan besleniyor. “Hayatımda şu an biri yok ama bu olmayacağı anlamına gelmez!” deyip MKC’nin ciğerine iğneyi batıran Yağmur, bu cümleyi onun kucağında, kolları boynuna sımsıkı dolanmış, keyfi yerindeyken söylüyordu. Nilüfer’in de dediği gibi “Onların ilişkisi böyle!” Kavga biterse, sevgi de tükenmiş demektir.

Barca bu çılgın ailenin içinde şu anda ayrık otu… Yarası henüz o kadar taze ve öyle kanıyor ki şu an duygusal bir ilişki gündeminde hiç yok ama Nilüfer, bir şekilde onun  kalbine değilse de beynine sızıyor. Yalnız çok rica edeceğim biraz daha az soruyla sız, be güzel kızım. Sorgu meleği gibi adamı kıstırdığın her köşede onu soru bombardımanına tutarsan Barca ardına bile bakmadan kaçar; eh, haksız da sayılmaz.

Semih, bizimkiler tuhaf ama duygusal bir gece geçirirlerken hayatta kalmayı başardı. Onun hayatta kalması, Demiray’ın bitmesi demekti. Babasının ölümünü de ben o bitişin başlangıcı olarak düşündüm. Oğlunun başarısız olduğunu anlamış gibi baba, son nefesini verdi. Demiray da aynı mesajı almış olmalı ki silahı şakağına dayadı.

Semih, şartlarının izin verdiği ölçüde en iyi pazarlığı yapıp bildiklerini anlatmaya öyle başladı. Demiray’ın ortaklarının yolladığı tetikçi onun pazarlığını bozduysa da en azından Barca ve MKC’yi aklayacak bilgileri verdi. Bundan sonrası için de zaten ona ihtiyaç yoktu. Görevlerinin başına dönecek ikilinin Demiray’a ulaşması da an meselesi… Ancak önce babasını sonra da Demiray’ı kullanan ortaklar onun yerine geçecek isimi saptamışlardır diye düşünüyorum ve içimden bir ses, Ahsen’le bu yoldan tanışacağımızı söylüyor.

İntikam ateşi sönen Barca, mantığına kavuştuktan sonra Demiray’dan daha güçlü bir Ahsen düğümünü de çözmeye girişirler diye umuyorum. Hepsinin hayatında kilit bir rolü olan bu kadının, hikâyenin saptığı yeni sokakta tam karşılarında yer alacağını umuyorum.

Ben bu hafta Muhteşem İkili’de dolu, çok akıcı ve keyifli bir bölüm izledim. Yazan, yöneten, canlandıran ve set gerisinde yükün büyüğünü omuzlayan herkesin emeklerine sağlık.

 

 

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.