Yazar: Sinem ÖZCAN

Muhteşem İkili’de, haftalardır beklediğimiz Ahsen’le tanışmak sonunda nasip oldu. Kimdir, derdi nedir, ne olacak diye sorup durmaktan gri hücrelerim kısa devre yapmak üzereydi. Barca ve MKC, Ahsen sayıklayarak uyuduklarının sabahında kanlı canlı Ahsen’le burun buruna geldiler.

Anlaşılan o ki Demiray’ın Sadri Hoca’nın odasında çıkardığı yangının kurbanı Ahsen. Vücudundaki yanık izleri giderilememiş ama yüzü ciddi bir estetik operasyondan geçmiş. MKC’nin de Barca’nın tanıyamayacağı kadar büyük bir operasyon hem de. Son anda boynundaki isim yazılı kolyeyi de kapadığı için “Ankara’dan paraşütle gelen Ela” hikâyesi şu anda tuttu, görünüyor.

Yüzün yeniden biçimlendirilmesi yapılırken muhtemelen bir ses estetiği de yapılmış olmalı ki onun parmağındaki yüzüğü en ince detayına kadar hatırlayan ikili, sesini tanıyamadı. Yüzünü ve sesini değiştiren Ahsen’in niye kolundaki yanık izlerine müdahale yaptırmadığını anlamadıysam da “Belki o günü hatırlamak için özellikle dokundurtmamıştır.” deyip avuttum, kendimi.

Açıkçası, öyküdeki “Ahsen” çatışması baştan beri ağır ağır ama doğru açılıyor. Cevaplanan her soruyla birlikte, bir ya da birkaç soru ekleniyor ve bu da merak ögesini diri tutuyor. Ahsen’in, bizimkilerle kapatılmamış bir hesabı var, o çok belli. Büyük olasılıkla intikam almaya geldi. Yağmur’un kapı komşusu olarak eve yerleşti, Sadri Hoca’nın evine yedek anahtarın yerini bilecek kadar sık gelip gittiğini anladık ve finalde onu Barca’nın evinde de gördük. Ağını örüyor ve “Bu kadar bekledin biraz daha bekle!” diyerek kendini frenlemeye çabalasa da kafasındaki her neyse, bir an önce uygulamaya geçmek istiyor.

Ben, final sahnesine dek onun özellikle MKC için geldiğini düşünmüştüm. Yağmur’la bağlantı kurması, “Patara” bilgisini Yağmur’a sunması ve MKC’nin arabasını görüp kendine “Biraz daha bekle” demesi konunun asıl öznesinin o olduğunu düşündürmüştü bana ancak Ahsen’i, Sadri Hoca’nın evinde gördüğümüz andan itibaren işin rengi değişti ve hiç dile getirmese de hatta sezdirmese de onun Barca’yla da derdi olduğu çıktı ortaya ve MKC’nin arabasına “Patara” kartpostalı bırakan Ahsen, soluğu Barca’nın evinde aldı.

Ya tanınmayacağı konusunda aşırı özgüvenli ya da bizimkileri fena hâlde hafife alıyor olmalı ki parmağından yüzüğü çıkarmayı düşünmedi, Ahsen. “Sonsuzluk sembolü”nün onun için özel bir anlamı olmalı çünkü sadece yüzükte değil masada not aldığı kâğıdın üstündeki karalamalarda da aynı figürü gördük. Estetikle görüntüsünü değiştirmiş olabilir ama tavrı ve tarzında büyük değişiklik yapmamış ki MKC’nin kuşkulanmasına neden oldu. “Böyle dikine dikine tavırları bana birini hatırlatıyor” cümlesi, MKC’nin kafasında en azından bir soru işareti oluştuğunun da göstergesi.

MKC ile Barca arasında hiç söze dökülmeyen ve Ahsen dahil hiçbir üçüncü şahsın anlayamayacağı bir bağ var. Her an, her saniye didişen; her fırsatta birbirlerine üstünlük taslayan ikili, öyle ince nüanslarla o bağı koyuyor ki ortaya, her seferinde ilk kez oluyormuşçasına bayılıyorum. Üstü başı leş gibi Kaan’ın karşısına çıkan Barca’nın, olayı açıklarken “Maç yaptık. Baban beni fena yendi.” deyivermesi ve oğlunun gözünde “yenilmez baba” çizmesi içime işledi. Oğlunu, Barca’dan deli kıskanan MKC’nin, özünde Yağmur’un isabetli kararını onaylayıp oğluna masal anlatan Barca’ya hiç müdahale etmemesi bunun karşı hamlesi oldu. Hele Barca’nın durumuna üzülüp hata yaptığını düşünen Yağmur ve Nilüfer’e “Silkelenmesi gerek onun.” deyişi kayıtsız görüntünün altındaki gerçek dostluğu sezdirmeye yetti de arttı bile.

Ben baştan beri MKC’ye mesafeli durdum. Bana uzak gelen bir karakter MKC ve ben, ilk andan beri de kesin ve net Barca’cıyım ama bu bölüm, Barca’yla ilgili tavrı ve özellikle de Ahsen’e söyledikleri gönlümde ona yer açtı. “Ben onunla ne kadar didişirsem didişeyim, ne söylersem söyleyeyim günün sonunda Barca tanıdığım en mert adamdır!” cümlesi hem yürekten hem de inanarak söylenmişti. Adını koymasalar da birbirlerine duydukları güven onların ilişkisinin ana dinamiği. Gün içinde herkese hatta birbirlerine de oynadıkları bir oyun var onların. İkisi de bundan büyük keyif alıyor ancak kendi dünyalarında sadece birbirlerine kaygısızca sırtlarını dönebileceklerinin de gayet farkındalar.

Barca, anlık davranan, çoğu zaman savruk, tam anlamıyla dağıtan taraf; MKC ise sistematik ve toparlayıcı olan. Yani Barca’nın “süpürge – faraş” metaforu bu anlamda tam da yerine oturuyor. Baskın yapan, çatışmaya girip gürültü koparan Barca; süpürge ve onun saçıp söktüklerini toparlayan faraş, MKC.  O tam da hayalini kurduğu gibi olayın “beyin” tarafı aslında. Melih’i çekip alarak büroda kullanma fikri de bunun doğal sonucu. Bu adamın geleneksel yapıda kabul görmeyen “profil çıkarma” gibi bir uzmanlığa karşı çıkması da mümkün değil. O elini kirletmeden en kolay ve en pratik biçimde sonuç verecek her fikri alır ve kabullenir ama Ahsen’den farklı olarak hem kendisinin hem de Barca’nın zekâsını ve yeteneğini de olaya dâhil etmeyi biliyor. Tam da bu nedenle Ahsen’e “Ben yaptığın işin kralını biliyorum ama onun sınırları var!” diyerek çizgiyi çekti. Ahsen’in çapını ve gücünü henüz göremedik elbette ancak Barca’yı da MKC’yi de hafife alıyor. Muhtemelen kolej yıllarında tanıdığı, kendine âşık iki delikanlının gerçek hayatta vardığı noktadan habersiz. Umarım ki bu da onun en büyük hatası olacak.

İkilinin hayatlarına dalan Ahsen, bizi nerelere götürecek bilemiyoruz ama ikisi de birbirinin ailesinin içine karşı konamaz biçimde sızıyor. Yağmur’un Barca’ya minnet borcu ve destek olma arzusu, MKC’nin bütün itirazlarına rağmen onları aynı sofrada buluşturdu. Oğlunun biricik kahramanı MKC, minik veliahdını Barca ile paylaşmak zorunda kaldı. Her ne kadar homurdanıp sızlansa da içten içe Kaan’ın “Barca amcası”yla olması ona keyif veriyor. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim o nasıl güzel masal anlatmaktır, çocukla nasıl güzel bir diyalog kurmaktır İbrahim Çelikkol. Duygusu o kadar yüksek ve dozajı öyle iyi ayarlanmış bir sahneydi ki beni “oyun”dan koparıp gerçeğe çekti. Hele, Kaan uyuduktan sonra o yatağın ucuna oturmuş, elinden zorla alınanları hayal eden o adam, yüreğimi kanattı.

Bütün serseriliğinin, bütün deli doluluğunun altında incecik bir yanı var Barca’nın. O incelikle, yaşadıklarını kimseye sezdirmeden kendi dünyasına kaçarak avunmaya çalışıyor ama öte yandan bütünüyle kendinde kaybolmamayı da başarıyor. Nilüfer’in köfte yememe macerasının altındaki dramı, anında yakalaması da bundan. Abisinin takıntı deyip geçtiği bu çocuksu tepki, genç kadının yaşamındaki en ağır acılardan birinin dışavurumu. Onun gözünden inen yaşlardan yarasını sezip olayı hiç dramatize etmeden çözüvermesi de MKC’nin gösterişli ve star tavırların aksine Barca’nın istediği zaman çok sağlam bir oyun kurucu olabileceğinin de kanıtı. Minicik bir jestle genç bir kadının içindeki büyük bir yaraya merhem olmayı bildi. İşin duygusal boyutunu bir yana koyarak ben buradaki insani tavrı çok sevdim, asıl. (Bu arada söylemezsem dilim şişer. Nilüfercim 5 porsiyon köfte yiyince zafiyet geçirilmez, güzel kızım onun adı mide fesadıdır. Replikleri yazanlar, sete yollamadan bi’ okusalar keşke.)

Baştan beri söylediğim bir şey var. Özünde aksiyon janrında bir dizi, Muhteşem İkili ve ne yazık ki kurgunun bu ayağı aksak. Bu hafta da Ekrem’ın adamlarının yakalanması sahnelerinde hiç de inandırıcı olmayan detaylar uçuştu durdu. Aslına bakarsanız Ekrem, başlı başına “olmamış” bir düşman ve aksiyon – polisiye işleri izlemeyi çok seven benim gibi bir gözü fazlasıyla rahatsız ediyor. Kendi kendime bir süredir sorduğum sorunun cevabını bu hafta verebildim sonunda: Senaryoya ve kurgudaki kopukluklara, polisiyedeki bu büyük eksikliğe karşın, her hafta beni ekran başına geçiren ne? Aslında iki cevabı var bunun: İlki dizideki komedinin çok keyifli ve dozunda yürümesi. Ancak sanırım ikinci neden benim için çok daha önemli. Dizide polisiye boyuttaki “düşman”lar haricinde “kötü” yok!

Karakterlerin tamamı; birbirleriyle uyuşamasa da çekişse de dövüşse de “iyi” insanlar ve ilişkiler sıcacık. Yağmur ve Nilüfer’e bakıyorum alışılmadık bir gelin – görümce… Yüksel Amir’i düşünüyorum bütün abartısına rağmen iyi baba, iyi amir… Barca ve MKC gece ve gündüz gibi ama özünde her ikisi de ince, duyarlı ve mert adamlar… Çatışmalar da klasik kötü – iyi çatışması değil aksine iyi ile iyinin karşı karşıya gelmesinden doğuyor ki asıl güç olan da bu. İşte tam da bu nedenle öykünün orta yerine gelip kurulan Ahsen beni rahatsız ediyor, bir miktar. Ana aksın onun getireceği “intikam” dinamiğine ihtiyacı var mı, emin değilim. Sadri Hoca ile bağlantısı Ahsen’in de özünde kötü olmadığını düşündürüyor bana ve umarım zaman içinde onun içindeki iyi yeniden hayat bulur. Aksi takdirde Yağmur ve MKC arasında sorun olan, öte yandan Barca’yı mahvetmeye çabalayan kendi hırsları ve acıları yüzünden insanlara zarar veren; ekranlarda binlercesini gördüğümüz bir “kara melek” entrikası bana sorarsanız dizinin ruhunu da özünü de çok fena zedelecek. “Türk insanı entrika sever.” klişesinden bi’ uzak durup reyting kaygısıyla ucuz ve kolay bir yola sapılmasa keşke.

İzlenme oranlarının artması gerektiğinin farkındayım ama bunun için kurgusal bağlantılardaki arızalara dikkat etmek ve aksiyon boyutuna özen göstermek gerekiyor, zannımca. Öykünün bünyesine yapay bir çatışma ekleme kolaycılığı ve oradan gelecek üç beş izleyiciye bel bağlama düşüncesine kaçılmamasını yürekten diliyorum.

Yazan, çeken, canlandıran ve set gerisinde büyük yük sırtlayan herkesin emeklerine sağlık.

 

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.