Yazar: Irmak TERCANER

Ayların ayları kovaladığı, günlerin geçmek bilmediği, zamanla köşe kapmaca oynadığımız koskoca bir üç ayın sonunda; kendime yoldaş etmiş olduğum ‘’ağır özlem’’ duygusuyla oturdum ekran karşısına. Tarihinin en uzun bölümü ile karşımıza çıkan Sen Anlat Karadeniz, şüphesiz ki biz tutkunlarının hasret duygusunu bir nebze de olsa hafifletebildi. Bu bölüm, sezon finalinden bugüne kadar aklımızı karıştıran tüm sorulara, düşüncelere güçlü bir cevap niteliğindeydi. Biz insanlar aslında ne kadar da tuhafız değil mi? Sezon sonundan beri şüphesiz ki hepimiz, Tahir’in yaşayacağını çok iyi biliyorduk. Dahası bazılarımız bununla ilgili birçok fikir bile ortaya atmıştı. Yine de Tahir’in denizden çıktığı o sahnede eminim ki hepimizin içine bir su serpildi ve hepimiz derin bir ‘’Oh!‘’ çektik. İşte bir karakteri sevmek, onu kendi hayatının içine almak tam da böyle bir şey… Tahir, kendi çabalarıyla Karadeniz’in hırçın sularından kurtulmaya çalışırken Nefes de en az o hırçın sular kadar tehlikeli bir adam ile derin bir psikolojik savaş veriyordu.

Vedat tarafından Tahir’in, Mustafa’nın ve hatta Kaleli ailesinin başına gelen her türlü olayın sebebi olarak gösterilen bir Nefes vardı. Peki, Vedat bunu ilk kez mi yapıyordu? Tabii ki hayır… Her zaman böyle değil midir? Güçlü bir insanı sindirmek istediğinde ilk başvuracağın yol, ona kendini suçlu hissettirmektir. Vedat, bunu Nefes’i hapsettiği ilk günden beri sistematik bir şekilde yapıyordu ancak bu sefer yanıldığı bir şey vardı… Nefes, kendi gölgesinden bile korkan eski Nefes değildi ki artık.

Aksine en kritik anda çok zekice bir plan yaparak kendini ve Mustafa Kaleli’yi kurtaran biriydi. Bu usta manevra sonucunda bölümün düğümü çözülüyor ve bir sonraki evreye geçiliyordu. Yalnız bu noktada bahsetmeden geçemeyeceğim. Nefes’in Vedat’a sarf ettiği bir cümle var ki bence dizi tarihine geçer… ‘’ Sadakat ve vefa talep edilmez, hak edilir! ‘’ Nefes Kaleli o ne güzel bir sözdü ya… Ne kadar doğru değil mi? Bir insanın sadakatini ve vefasını kazanmak emek harcayarak, savaşarak, günü geldiğinde onun için ona bile karşı çıkarak olur… Tıpkı Tahir’in Nefes için yaptığı gibi… Tahir’in yaşadığını öğrenen ve Vedat’tan istediğini alan Nefes ‘in şimdi tek bir hamleye ihtiyacı vardı; Vedat’ı suya atmak. Her ne kadar suya düşüş sahneleri bana pek realist gelemse de sonuçta denize düştüler ve Tahir ve Vedat arasında çok uzun süren bir boğuşma başladı… Deniz sahnelerinde verilen emek çok büyük buna asla bir sözüm yok ancak bu sahneler biraz uzun muydu? Kesinlikle, evet… Mesela ben, bu boğuşma sahnelerinin yerine biraz daha fazla Tahir ve Nefes sahnesi izlemeye hayır demezdim. Yine de üç aylık bir ayrılık sürecinden sonra bu uzun deniz sahnelerine bile razı olduğumu belirtiyor ve rotamı daha farklı bir yere çeviriyorum.

Hayatta her zaman olayları iki yönünden de düşünmeye özen göstermişimdir. Hiç düşündünüz mü eğer Tahir ölseydi Nefes ne yapardı? Koskoca bir üç ay boyunca hep bunu düşündüm ve aklımda hep aynı cevap vardı… Nefes, adının anlamını ilk kez Tahir ile buldu… Nefes almayı, sevilmeyi, güvenmeyi, inanmayı ve hatta sevdalanmayı ilk kez Tahir ile öğrendi… Nefes, Tahir’i hayatında öyle bir yere koydu ki ve Tahir bunu o kadar çok hak etti ki eğer Tahir ölseydi Nefes, onsuz karanlığına döner, kaybolur bütün anlamları kaybederdi. En korktuğu anda ve en korktuğu kişinin yanında ona diklenmek pahasına ‘’Ben, Tahirsiz yaşayamam!’’ diyen bir Nefes Kaleli vardı karşımızda.

Peki, yalnızca Nefes mi? Yok sayanların aksine şiddeti görmezden gelmeyen, herkesin bir başına, savunmasız bıraktığı anda şiddet görmüş bir kadına kol kanat geren, koruyan, kollayan ama her şeyden önemlisi “adam gibi” seven bir Deli Tahir var ki ona ne denir bilemedim. Bir adam düşünün: Kafasına silah dayalı olduğu anda bile sevdiği kadınla düzgün konuşulmadığı için olay çıkarıyor. Bir adam düşünün: Benden sıkıldın mı, sorusuna ‘’ Benim tek derdim sensin, ömrüm sürdükçe de bitmesin. ‘’ diyebilecek kadar çok seviyor. Bir adam düşünün: ‘’ O bagajın kapağını açıp seni gördüğüm an, sen benim kadınım oldun. ‘’ diyebiliyor. Bize de onu ve onların sevgisini oturup gözyaşları içinde izlemek kalıyor. İşte, tam da bu yüzden eğer o felaket senaryosu gerçekleşseydi Nefes yarım kalırdı, biz yarım kalırdık, her şey yarım kalırdı.

 

Uzun süren deniz sahnelerinin sonunda Vedat’ın öldüğünü düşünen çiftimiz bir süreliğine de olsa huzura kavuşuyorlar kavuşmasına da bilmedikleri bir şey var: Kötüye kolay kolay bir şey olmaz. Ah Nefes ‘im güzel Nefes ‘im… Çilenin bitmesini o kadar çok isterdim ki ancak ne yazık ki bu pek mümkün görünmüyor. Dokuz canlı olduğundan şüphelendiğim Vedat yine yaşıyor ve bildiğim tek şey; o yaşadığı sürece size de bize de maalesef huzur yok. Üstüne üstük bu sefer olayı bir de kan davasına çevirdi. Sırası gelmişken Vedat’ın arkasını toplayacak yeni birinin olduğunu da hepimiz öğrendik.

Fikret Ağa, seni şimdilik çok da çözemedim ama olsun belli ki Vedat’ın yanında bir süreliğine de olsa yer alacaksın. Bence senin bir hikâyen var ve ben de onu çok merak ediyorum.

Sen Anlat Karadeniz konuşuyorsak bahsetmeden geçemeyeceğimiz yegâne ikili Asiye ve Mustafa’dır.

Sezonu Mustafa’nın hapse girmesi ve Asiye’nin mutsuzluğuyla kapamıştık. Her şeyden önce söylemeliyim ki ben bu ikilinin her sahnesini bayılarak izliyorum. Eğlenceleri, mutlulukları, hüzünleri, acıları, gözyaşları kısacası her bir sahneleri beni öyle çok etkiliyor ki… Mustafa’nın hapiste yaptığı şakayla başlayan, Asiye’nin Mustafa’nın çıkacağını öğrendiği an dans etmesiyle ile devam eden, yalnız kalmak için didinmeleri ve Asiye’nin hamileliğinin yarattığı o güzel sahneler… Ben, bu sahnelerin her birini yüzümde kocaman bir tebessümle izledim.

Asiye’nin hamileliğini öğrendiğim ilk an bu bebeğin Vedat’ın ilgi alanına girebileceğini düşünmüştüm. Eğer Vedat gibi bir psikopatsanız ve birinin canını yakmak istiyorsanız, o insanın en sevdiklerinden başlarsınız.

Başlarsınız ki onun sevdiği insanın canı acıdığında o insan, kendisini sorgulasın. Ne kolay değil mi? Sen, bir insana her türlü eziyeti reva gör, onu koruyan insanlara her kötülüğü yap ve bundan o zavallı, korunmasız insanı suçla… Dönüp soracaksın kendine suçlu ben miyim yoksa o mu diye de sen onu da yapamazsın ki… Sorgulamak için önce insan olmak lazım… Dizi, en başından beri umut olmayı vaat ettiği için Asiye’nin bebeğine bir şey olmamalı. Nasıl olur, nasıl biter bilemem ama ben böyle bir sahne izlemeyi gerçekten istemem hem de hiç…

Gelgelelim Ceylan konusuna. Ne yalan söyleyeyim Ceylan’ın Nefes ‘in kızı çıkmama ihtimalini hiç düşünmemiştim ve bana büyük bir şok oldu. Bu, en başından beri planlanan bir durum muydu yoksa yeni bir karar mı hiç bilmiyorum. Bildiğim şey, Nefes‘in şüphelerinin bir belgesel üzerinden çok güzel anlatılmış olması. Nefes, o belgeseli anlatırken tüyleri diken diken olanlar burada mı? Zira benim bayağı oldu… DNA testi sonuçlanınca bu konu ne olacak, nasıl gelişecek bilmiyorum ve açıklanana kadar da rafa kaldırıyorum.

Yazımın sonuna gelmeden önce çok önemli bir şeyden daha bahsetmek istiyorum. Sezon başlamadan önce en büyük korkum, Sen Anlat Karadeniz’i bu kadar önemli yapan değerlerinden bir kopuş olup olamayacağıydı. Şimdiyse içtenlikle söyleyebilirim ki Sen Anlat Karadeniz, aynı tempo ve enerjiyle yoluna devam ediyor… Komik ve içten Nefes –  Tahir didişmeleri, özlenen uzun aile geceleri… Bunlar görmek istediğimiz sahneler… Özellikle Nefes ve Tahir didişmelerinin hız kesmeden devam etmesinden yanayım zira çok güzel oluyorlar. Onlar mutlu oldukça biz onlardan daha fazla mutlu oluyoruz. Hele bu bölüm denizdeki o çekişmelerini, hayranlıkla izledim. Ne diyeyim Tahir ‘’Buralarda da yoğunluk var. ‘’

Aklımızda fragmanın soru işaretleri, kalbimizde yoğun Nefes ve Tahir sevgisiyle bir yorumun daha sonuna geldik.  Her hafta daha umutlu ve daha güzel bölümler olması dileğiyle… Herkesin emeğine sağlık.

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.