Yazar: Sinem ÖZCAN

Yiğit’i kendi elleriyle Vedat’a teslim eden Mustafa’da bırakmıştık, geçen bölümü. Aradan geçen koskoca bir hafta, Mustafa’ya öfkemi zerre hafifletmemiş. Gördüğüm ilk andan, Asiye’yle olan finaldeki kareye kadar söylenip durdum, içimden. Kalemimi serbest bıraksam sayfalarca da öfke kusarım ama güzelim bölümü bir “enkaz”a feda etmeye niyetim yok.

“Enkaz” ne güzel yakıştırmadır, Mustafa için. Hay, ağzın bal yesin Asiye’m! Fiziksel görünüşü adına da demiyorum. Yaralanması, vurulup dökülmesi zerre umrumda değil, ben onun ruhunun enkaza dönmesiyle ilgileniyorum. İnsanlığını, vicdanını Vedat’a sattığı için (satmak ille parayla olmaz!) artık o benim için bir insan enkazı. Bölüm boyunca çektiği vicdan azabına da inanmadım, duygularımızı manipüle etmesine de kanmadım. Mustafa’nın neyi, niye yaptığını kavrıyorum elbette ama ona asla hak vermiyorum. Babasının vasiyeti nedeniyle Tahir’i korumaya çalıştığı algısı yarattı, Mustafa. Başardı mı? Sizi bilmem ama bende hayır! Direğin tepesine çıkan kardeşi için düşüp ölür diye korkmak ve bu yüzden ona kızmakla onu Nefes’ten koruyacağım diye Mercan’a satmak eş değer değil. Hele hele kardeşimi koruyacağım düşüncesiyle küçücük bir çocuğu kurban etmek, bu denklemin hiçbir yerinde yer almaz. Bence o, vicdanını rahat ettirmek için kendini kandırma derdinde ama ben Asiye’ye güveniyorum. Asiye onun vicdanına yastık olmayacak, huzura ermesine izin vermeyecek.

Asiye’nin Mustafa’nın bu olayda oynadığı rolü, birinci elden öğrenmesi bence olabilecek en güzel açılımdı. Ah be, güzel gönüllü Asiye’m; bu dünyada bunca güzel yürek, sahibini ararken sen niye gidip de gönlünü bu “enkaz”a düşürdün? Hani sevdada sual olmaz, bilirim de senin sevgine de yüreğine de insanlığına da günah be bacım! İçimi soğutan bir tek taraf var ki o da senin sağduyun! Sevdanın da kadınlığının da önünde giden insanlığın… Mustafa, Allah’ın emrini sayende çekecek diye içim rahatlıyor.

O kadar güzel replikler, öyle ince mesajlar ve o kadar zarifçe yerleştirilmiş duygular vardı ki bölümde, başta da dediğim gibi, yorumu Mustafa’ya yedirmeyeceğim. Yiğitçik, minnacık dünyasında kavradıklarını dupduru diliyle öyle bir çaktı ki Vedat’a eğer o gerçekten “insan” olabilseydi en büyük derslerden birini oğlundan almış olacaktı. “Annem gülerken çok güzel, Tahir abi onu güldürüyor.” sözü Yiğit’in Vedat’a en büyük tokadı bence. Vedat’ın 8 yıl boyunca bir kere bile yüzünü güldüremediği bir kadın, Nefes ve o ne yaparsa yapsın, bu güzelliği asla göremeyecek. Silahla, dayakla, korkuyla onu seyretmesi imkânsız çünkü o kadın, sadece onu güldürene güzelleşiyor.

Bölümün başında Vedat’ın Nefes’e evlenme teklif edişini izlerken de benzer şeyler düşündüm. “Benimle evlenir misin? Evladımızı alıp yuvamıza gideriz.” dedi, Vedat. Bir başkasının ağzından dökülse dünyanın en içli ve en romantik ifadeleri, bunlar ama Vedat söylediğinde mide bulandırıyor. O yüzden oldum olası sevmedim sözcükleri, o yüzden oldum olası samimi bulmadım; yürekten gelmeyen, dudaktan dökülen ezber cümleleri.  “Evlilik, evlat, yuva” dolu dolu sözcükler ama söyleyen insan olmayınca içi boş balonlar oluveriyor. Bana sorarsanız Tahir’in “Gülüm deme, huy yapayi” deyişi bu sözlerin yanında dünyanın en romantik lafı…

Sevgi, sözcüklerde değil davranıştadır. Nefes’in ayakkabısını giydiren, ayağını yıkayan, kollarını açıp ona sığınmasına izin veren ve sonra en doğal hâliye “Bitti mi?” diyen Tahir’in sevdasına sonuna kadar inanırım ben. Vedat’ın alaycı dudaklarından dökülen süslü cümleleriyse sadece midemi kaldırır.

Vedat, tam da psikolojideki karşılığıyla bir psikopat ve psikopatlar duygu taşımaz. Merhameti, acımayı, üzüntüyü bilmediği gibi sevgi de duyamaz. “Nefes, olmadan yaşayamıyorum!” diye yeri göğü birbirine de katsa Nefes’i vurmayı başaramasa da bunun adı ne aşk ne sevgi; bunun adı saplantı…

Vedat, Nazar’la tanıştığında kısacık bir an zihin karışıklığı yaşadım. Hani “Nazar, Vedat’la birlikte olsa mı?” gibi ama öyküyü kaleme alanların bile isteye yarattıkları bu algıyı anında sildim kafamdan. Vedat, psikopat ve bunun tedavisi yok! Nazar’dan ne kadar nefret etsem de hiç kimse bir psikopatın ağına takılmayı hak etmiyor. Nazar bile olsa Vedat’ın kurbanı olmasına üzülürüm.

Baştan beri söylüyorum, Vedat’ın bu kadar güçlenmesinde en büyük pay, elbette Eyşan’ın. Vedat için vazgeçilmez olduğuna inanan, onu hayattaki tek dayanağı olarak gören bir Eyşan var, karşımızda. Oysa bu hafta gördük ki konu Vedat olunca Eyşan bile harcanamayacak konumda değil.Eyşan, belki de hayatında ilk kez Vedat’ın kötücül oklarına hedef oldu. Anlaşılan o ki zora girdiğinde Eyşan’dan da vazgeçer, Vedat. Onu en zayıf yerinden vuran Vedat’ın tavrını “şımarıklık” diye adlandırması, Eyşan’ın bakış bozukluğunun da işareti. Normalde “Bana bile bunu yapan…” diye düşünmeye geçmesi lazım ama oralı değil. Vedat’ın tedavi edilemez boyutta olduğuna inansam da Eyşan, o noktada değil kanımca ama Vedat gerçeğiyle yüzleşmeyi kabul etmesi ve onun yolunu temizlemekten vazgeçmesi gerekiyor. Peki Eyşan, bunu yapar mı? Hayır! Kendi kendisiyle kalmaktan korkan bütün insanlar gibi onun da bahaneler ardına sığınmaya ve Vedat’ı aklamaya ihtiyacı var. Her durumda bu kolay çözüme başvuracak ve gerçeğe değil, olmasını istediğine inanmayı sürdürecektir.

Laf kişilik bozukluklarından açıldığına göre, bir süredir gözlem altında tuttuğum ama elimde sağlam veri yok diye hiç dillendirmediğim isme geldi sıra: Mercan. Baştan beri ben, ona hep empati hatta sempatiyle yaklaştım ve hiç kızmadım. Onda bir gariplik olduğunu hissettiğimden belki de… Bu hafta artık gözüme gözüme girdi, ona duyduğum merhametin gerisindekini kafamda netleştirdim.

Tahir’le sözlenerek yıllardır hayalini kurduğu dünyaya çok yaklaştı, Mercan. Tahir’in bütün olumsuzluklarını görmezden gelip onunla kuracağı mutlu yuvanın hazırlıklarını yapıyor. Bu hafta beklemediği yerden, ciddi bir tepki aldı. Nazar’ın anlattıkları ve kulağına gelenler, Cemil Dağdeviren’i Mercan’a rağmen sözü atmaya kadar götürdü. Peki, o süreci zihninizde bir geriye sarın ve duyduklarına Mercan’ın tepkilerini bir hatırlamaya çalışın. Zorlanıyorsunuz değil mi? Çünkü…. Tepki yok… Mercan tamamen tepkisiz… Ona “Tahir, o kadını geri getirmiş!” diyorlar, Mercan elindeki mendili işliyor. Babası “Çıkar o yüzüğü!” diyor, Mercan “Siz Tahir’i anlamıyorsunuz!” deyip mendili işlemeye devam ediyor. Annesi “Tahir’i ara hesap sor” diyor, Mercan mendil işliyor ve babası parmağından yüzüğü söküp çıkarıyor, Mercan yine mendil işliyor. Söylentiye inansın, inanmasın hiçbir normal kadının tepkisi değil bu. Sevdiğini savunur, anlarım. Kızar, ağlar hatta kriz geçirir onu da anlarım ama başını kaldırmadan Tahir’e mendil işlemeye devam ediyorsa bu, çok tehlikeli bir işarettir. Hadi adını koymayayım ama bu, ağır bir psikolojik rahatsızlığın çok net ve en önemli belirtilerinden biri. Kişi; gerçeklerden kaçıp kendi kurduğu özel bir evrene sığınıyor, o evrende yaşamaya hatta orada yaşadıklarını gerçekmiş gibi algılamaya başlıyorsa dıştan gelen bütün uyarıcılara tepki vermiyor; hele hele üzüntü, acı, öfke gibi duyguları sergilemiyorsa bu, o hastalığın çok tipik belirtisidir ve durum çok ciddi, demektir.

Bir insana kolunu, bacağını kırdı; kalp hastası ya da kanser oldu diye kızamıyorsanız ruhsal olarak (ki birçok ruhsal hastalığın da fiziksel sebepleri var) rahatsız diye de öfke duyamazsınız. Sanırım, ben ondaki tuhaflığın adını tam koyamasam da hastalık işaretçisi olduğunu sezip ona merhamet duymuşum. Ailesi, Mercan’ın durumunu fark edecek noktada değil, sözü atmak ya da onu Tahir’den zorla ayırmak, Mercan’da çok ağır etki yaratabilir. Durum nasıl gelişirse gelişsin Mercan, Tahir için büyük sıkıntı olacak; kötü olduğundan değil ama hasta olduğundan umduğumuzdan da büyük sorunlara yol açabilir, kaygısı taşıyorum doğrusu.

Tahir, Mercan’la sıkıntı yaşatacak yaşatmasına da kendi içindeki savaşı o kadar büyük ki bu, olsa olsa küçük bir muharebe olur onun için. Her ne kadar Vedat’ın yol açtığı aksiyonlar durup düşünmesine, duygularına kendini bırakmasına izin vermiyorsa da Tahir çoktan yedi Eros’un okunu. Onun da Asiye gibi yüreği, gemleri eline aldığında aklını doğruya götürüyor. İster sağduyu diyelim biz buna ister gönlü güzel diyelim, Asiye’nin “dangoz”, Nefes’in “hödük” Tahir’i, çok güzel bir âşık olacak. (Geçen haftaki söyleşiden sonra nasıl U dönüşü yaptığımın  farkındasınız, değil mi? Ne yapayım adam Deli Tahir…)

Asiye’nin “Kızı niye sinirlendiriyorsun?” diye çemkirmesine “Sinirlenince savaşıyor çünkü” dediğinde ben, Tahir’e olan bütün negatif duygularımı alıp Karadeniz’in dalgalarına fırlattım gitti. Gerçi ona gelene kadar da o kadar ardı ardına bombaladı ki beni… Annesine “Bir tek kendi çocuklarının annesisin” dediğinde alnından öpmek istedim. Hele, hele, hele Vedat’a “Bir kadına, kadınım diyebilmek için önce kendine soracaksın adam mıyım, diye. Sonra ona soracaksın rızan var mı, kadınım olur musun, diye…” lafını tokat gibi çaktığında içimden “Sana söylediğim her sözü son hecesinden başlayıp yutuyorum Tahir Kaleli!” demiştim, bile. Nefes’in “Bir omuz olsa iyi olurdu, aslında.” yakarışına “Diyemiyorum şimdi burda, gel omzumda ağla! Eve kadar sabredebilir misin?” diyen Tahir’den ise “Sana hödük diyen dillerimi eşşşek arıları soksun!” diyerek binlerce defa özür diledim. (Sevgili senaristçiklerim, içimden bir ses, ben söylediğim her şeyi yutayım da mideme otursun diye bu bölüm Tahir’e torpil yaptığınızdan kuşkulanmıyor da değilim, belirteyim istedim)

Evet, Tahir namı gibi duygularını da delice yaşıyor ve yaşayacak da ama Nefes’in dünyasında suların durulmasına çok var. “Sekiz sene bir şeytan çukurunda yanarsan kül olmadan çıkamazsın!” lafının ardına konacak bir “ama” yok maalesef. Anne Nefes, dimdik ayakta durmaya çabalıyor, insan Nefes direniyor ama kadın Nefes o kadar ağır darbeler yemiş ki düştüğü yerden kalkması, kalksa da sağlam durması çok zor. Elbet, onun da vakti gelecek; elbet küllerinden doğacak ama öncelik anne ve insan Nefes’te… Onlar huzur bulduğunda Tahir’in sevdası iyileştirebilir Nefes’i, şimdi değil. Belki de bunun farkında olduğundan “Tahir için son nefesimi veririm ama ben onun yâri olmam.” diyor şimdilik. Nefes’le Tahir’in hiç kimsenin giremediği ve giremeyeceği sadece onlara ait bir dünyaları var ve hep olacak ancak, Nefes’in Tahir’e sevdasını korkusuzca yaşayacağı vakit, gelmiş gibi değil bence. Her fırsatta kayalıklarda yan yana oturup dertleşmeleri de bana, belki bu yüzden çok anlamlı geliyor.

Tahir ve Nefes’in ilk bölümde kayalıklardaki sahnesinin flycam çekimine âşık olmuştum. Karadeniz’in ortasında parça parça görünen kayalar ve onların üstünde Nefes’le Tahir bende bir metafor duygusu uyandırmıştı. Sanki dünyaları paramparça olmuş, suya kapılmamak için birbirlerine dayanan, bu dünyada yapayalnız kalmış iki yürekti onlar. Bu bölümde de aynı çekimi izleyince nasıl sevindim anlatamam. Umarım sevgili yönetmenlerimiz o görüntüleri lightmotive olarak kullanır ve her seferinde onları sarmalayan Karadeniz’in kenarında iki kişilik dünyalarına misafir oluruz.

Şimdi biraz yükselip biz de flycamden bakalım mı? Nefes, “Benden Tahir’e yâr olmaz” noktasında; Tahir Mercan’la evlenmeye kararlı. Öte yandan Vedat elindeki tek kozu yani Yiğit’i de kaptırdı, görünürde Nefes’i zorlayacak, yanına alabilecek hiçbir gücü kalmadı. Cemil Dağdeviren’le ortalık planı Mustafa’yı zora sokar ama Nefes’i geri kazanmasına yetmez. Bu arada Yiğit elindeyken bile Nefes’i evliliğe ikna edemedi. Nefes, oğluna rağmen bir tek an bile “Evlensem mi acaba?” tereddüdü yaşamadı. O noktadaki çatışma çözüldü.

Bu bölüm aksiyondan pek farkına varamadık ama öykü sıkı sıkıya düğümlendi. Yeni bir çatışma gerekiyor ve bu çatışma öyküye level atlatacak. A. Ferda Eryılmaz ve Nehir Erdem kalemleri, tehlikelidir. Kriz anlarını iyi gizler; siz aksiyonun ya da duygunun peşine takılmış giderken nerden geldiğini anlamadığınız bir golü yersiniz. Siz golü hazmetmeye çalışırken onlar krizi çözmüş, yeni çatışmayı kurmuş, bu yolda mesafe almaya başlamışlardır bile. Daha önce defalarca gollerini yemiş biri olarak ben kendimi sağlam bir sürprize hazırlıyorum. Hayır, o golü yine yiyeceğim biliyorum da en azından geldiğini hissetmedim, demeyeyim.

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.