Yazar: Sinem ÖZCAN     

Geçen hafta, Siyah Beyaz Aşk’ı Ferhat’ın Şahin’i vurmasında bırakmıştık. O kadar beklenmedik ve ani bir durumdu ki  “Acaba, bu Ferhat’ın hayali mi?” demekten kurtaramadım kendimi çünkü Şahin güçlü bir rakipti ve açıkçası bu kadar kısa sürede bertaraf edilmesine şaşırmıştım. Gerçi öykü, yeni bir kanala akacağının ipuçlarını veriyordu ve bana kalırsa o yeni kanalın odağında Namık olacaktı ama yine de Şahin’in yerini Ebru’ya bırakıp gitmesi umduğum gelişme değildi. O cephede bundan sonra ne olacak, bekleyip göreceğiz.

Bölümün sürprizi, kuşkusuz, bebekle ilgili gelişmelerdi. Ben geçen hafta Cüneyt’in, Şahin’in öldürülmesini niye kameraya kaydettiğini pek de anlamamıştım çünkü kendini işin dışında tutarak bunu nerede kullanabileceğini bulamamıştım. Cüneyt’in giderek daha da rezilleşmesi ve arsızlığı iyice ele alması bana sonunun yaklaştığını düşündürüyor ama bütün aşağılık korkakların profili onda da vücut buluyor. Ferhat’ın “Ağlayacaksan gelme, bende emzik yok!” aşağılaması, onun yanında iyice ezilen Cüneyt’i özellikle kadınlar söz konusu olduğunda alabildiğine adileştiriyor. Telefondaki görüntüleri Yeter ve Gülsüm’ü durdurmakta kullanması da bu sebeple mantıklı geldi çünkü onlar dışında hiç kimsede o görüntüler işe yaramazdı. Savcıya teslim ettiğinde Ferhat’la birlikte ilk derdest edilip alınacak adam kendisi. Yeter ve Gülsüm, Ferhat’ın 12 yaşından beri adam öldürdüğünü bilmiyorlar mı elbette biliyorlar ancak kadınların işlerin dışında tutulduğu bir çevrede o görüntüleri gören her anne ve kız kardeş gibi onlar da Ferhat’ın başının belaya gireceği endişesiyle geri adım atarlar ve öyle de oldu. Elindeki kozu, Yeter ve Gülsüm için kullanan Cüneyt şu an bir “serseri mayın”… Ya kendini yok edecek ya da büyük tehlikelere yol açacak. Eğer Abidin her şeyi öğrenmeseydi tehlike ihtimali güçlü olurdu ama Cüneyt’in beklemediği hamle Abidin’den geldi.

Benim için bu haftanın yıldızı, Abidin. Öylesine umulmadık biçimde kontrolü ele aldı ve o kadar akıllıca bir plan yaparak işleri çözdü ki hayranlıkla bakakaldım. Abidin, bugüne dek kimsenin önemsemediği ailenin çirkin ördek yavrusuydu. Ferhat’tan Cüneyt’e kimse ondan kendi başına bir işi kotarmasını beklemiyordu. Açıkçası gerçekleri öğrenen Abidin’in altından ne çıkacağını ben de bilemedim bir süre ve “Ya hiç galip gelemeyeceği bir savaşa girer ve kötü olmaya soyunursa?” diye de endişelendim ancak Abidin, kendi ağzıyla itiraf ettiği gibi “sevmeyi bilen” bir adam. Ne olursa olsun sevmeyi bilenden korkmayacaksın. Aslı gibi o da içindeki beyazı girdiği çamura rağmen koruyabilenlerden… Korudu da… Cüneyt’e meydan okuyup kardeşini güvende tutmak ilk hamlesi oldu. Planın bence tek zayıf noktası burası zira Cüneyt’in gözünün korkmasına ne kadar güvenilir bilemiyorum. İkinci hamle Safiye’nin biletini kesmek oldu. Açıkçası bu da benim için bir ters köşeydi. Tıpkı Şahin Cigal gibi Safiye de benim bu kadar çabuk kurtulmayı beklemediğim isimlerden biriydi. Hayatta tek amacı sınıf atlayıp paraya ulaşmak olan Safiye’nin ölümünün para yüzünden olmasını da çok ironik bulduğumu söylemeliyim.

Abidin’in Safiye’yle yüzleştiği sahnelerde “sevgi” yi zaaf olarak ele alışı ve “Ben de böyleyim, ne yapayım?” deyişi ciğerimi dağladı. Kimsenin kimseyi sevmediği, gücün tek geçer akçe olduğu Emirhan konağında “sevgi” duymaktan vazgeçmediği için kendini ezen adamın dramı, bence başlı başına bir öykü konusu olur. Timur Ölkebaş, Abidin’in can kırığını ve acısını o kadar iyi, o kadar etkileyici geçirdi ki arabadaki sahnede Abidin için ağlarken buldum kendimi ve bir bölüm önce Ferhat’ın Aslı’ya “İyi olmak kolay…” deyişi aklıma geldi. Hayır, Ferhat’çım yanılıyorsun iyi olmak zor, hem de çok zor. İyi olmak demek, yüreği elinde gezmek ve birilerinin o avcundaki yürekten sürekli bir parça koparmasına izin vermek demek; kopan her parçadan sonra kanamak ama onu tedavi edip yine birilerine sunmak demek çünkü.

Abidin benim için asıl, bebeği alıp Gülsüm’e teslim ettiğinde devleşti. Öyle adil, öyle cesur ama bir o kadar da nahif bir hamleydi ki o, hayran kaldım. Gülsüm’ü suçlamadan faturayı sadece Cüneyt’e keserek üstelik Yeter ve Gülsüm’le hiç yüzleşmeden anneyi yavrusuna kavuşturmak, sadece yüreği hiç kararmamış bir adamın yapacağı işti. Handan gibi sevgisiz ve hırslı bir anneyle, Namık gibi bencil ve kötü ruhlu bir dayıyla ve Ferhat gibi karanlık bir idolle büyümüş Abidin’in bu tertemizliği benim insana dair inancımı güçlendirdi, doğrusu.

Geçen haftanın finali bize büyük bir bilmece daha bırakmıştı. Aslı, Ferhat’ın Namık’ın oğlu olduğunu öğrendi. Bunu Ferhat’a söyler mi söylemez mi ikilemi yaşadım, ben. Hangisi doğru onu da kestiremedim hâlâ da karara varmış değilim. Ne var ki Aslı’nın Ferhat’la ilgili öğrendikleri arttıkça Ferhat’a bakışı değişmeye başlıyor. Bu değişim, Ferhat’ın dönüşümüyle çok iyi harmanlanıyor, bana kalırsa. Ben Aslı & Ferhat ilişkisinin minik adımlarla gelişmesinden çok ama çok mutluyum. Bir anda geliveren büyük bir aşk(!) benim için hiç ikna edici olmayacaktı çünkü. Her ikisinin de önünde çok hem de çok uzun bir yol var. Bu yolu adım adım izlemek, onlarla birlikte yürümek ve her aşamayı ince ince fark etmek, en çok istediğim şey.

Aslı ve Ferhat ilişkisinin dinamiği, çekişmeleri. Her sebeple, her an, her koşulda onlar birbiriyle didişecek. Başta bu didişmeler çok daha keskin ve çok daha düşmancaydı ancak artık birbirlerine saygı duymaya ve isteseler de istemeseler de ortak bir hayatları olduğunu kabul etmeye başladılar. Bu durumda didişmelerin de tadı değişti. Artık zehirli iğnelerin yerini uyarıcı, bazen kaşındıran özünde tedavi etmeye yönelik akupunktur iğneleri almaya başladı. Aslı’nın “Konuşmayanından iki odun at şömineye!” deyişine cevaben Ferhat’ın “Biri sığmıyor oraya!” iğnesi tatlı tatlı kaşındıran iğnelerden olsa da Ferhat’ın “Sen beni hep ciddiye al, doktor!” sözünü ben kinayeli yorumlamayı tercih ediyorum. Bilinçaltı onu, içindekileri fark etmeden dışarı vurmaya zorluyor. “Beni ciddiye al!”ın altında öyle ince bir yardım talebi var ki Aslı kendisiyle yüzleştiğinde Ferhat’tan gelecek bu çağrılara hiç kayıtsız kalamayacak.

Baştan beri Ferhat’ın çok zeki bir adam olduğunun farkındayız. Ferhat, kendi gibi olanı ilk bakışta tanıyıp Dilsiz’e “Hatun, zehir!” yargısında bulunalı da çok oldu. Aslında Ferhat’ı Aslı’ya çekenlerden biri de onun bu zehir gibi zekâsı… Geçen hafta Şahin’e giderken Aslı’yı odaya kilitleyen Ferhat’ı görmüştük. Bu hafta flashbacklerle anladık ki Aslı, o hamleyi az çok tahmin edip kendince önlemini almış, hem de sıradan bir aklın bir anda düşünemeyeceği biçimde… Telefonunu Ferhat’ın arabasına saklayıp onun gideceği yeri bulmayı, karşısındaki Ferhat olmasa tıkır tıkır işleyecek biçimde planlamış. Ferhat da kiminle dans ettiğinin farkında ve oyuna oyunla cevap verdi, elbette ve biz bu sayede mutfağa girip kahvaltı hazırlayan Ferhat’ı rol gereği de olsa gördük ama benim aklıma takılan bambaşka: Aslı, hayırdır canım? Sen, niye o telefonu arabaya saklama gereği duydun ki? Ferhat’ın belaya bulaşacağını adın gibi biliyordun tamam da niye o beladan haberdar olma isteği? Niyesi açık aslında: Aslı’da Ferhat’ın vurulmasından beri başlayan onu kollama güdüsü… Bu da Aslı’nın Ferhat’a kayıtsız kalamadığının delili.

Aslı’nın kayıtsız kalamayışının karşılığı Ferhat’ta da var. Artık onu hastaneye götürmekte sakınca görmeyen bir Ferhat izledik, bu bölüm. Hele ayrılırken “Seni 9’da alırım” cümlesiyle “Güzel ve Çirkin” masalına yaptığı gönderme “çirkin”in gerçekten de “güzel”in ona âşık olup olamayacağını merak ettiğinin deliliydi ve ben o göndermenin yerine de zamanına da Ferhat’ın zihninde canlanan “iç ses”e de ba -yıl -dımmmmmm.

Bu bölüm Aslı ve Ferhat ilişkisi tenis maçı gibi gelişti. Ferhat’ın masala yaptığı gönderme, akşam Aslı’nın “Beni kurtaracağını biliyordum” iç sesiyle karşılandı. Her ne kadar, bu defa tehlikeden korkmadığını anlatırken dışından “Çok takıldık beraber, antrenman oldu” diye ifade bulsa da Ferhat değil ama biz Aslı’nın kendine itirafına tanık olduk.

“O yanımdayken bana bir şey olmaz!” duygusu bir kadın için güvenlerin en büyüğüdür. Ayaklarınız yere çok daha sağlam basar, gözünüz çok daha kara olur ve birine kendinizi koşulsuz teslim etmenin keyfini doya doya yaşarsınız. Aslı da belki o güvenle kendi hayatını, kendi yaralarını anlatmakta sakınca görmedi Ferhat’a. Üstelik Ferhat, her zamankinin aksine alaycılığa vurmadan, umursamaz görünmeden dikkatle dinledi ve bunu da gizlemedi. Özetle ilk kez birbirleriyle gerçekten konuşabilir hâle gelmeye başladılar.

İlk bölümden beri Ferhat’ın günlük kıyafetlerle hatta ayakkabılarıyla yatağa girişi pek çoğumuzun dikkatini çekti. Ben bunu, onun tetikte olma isteğine versem de yine de abartılı bulmuştum, dürüstçesi ama bir ters köşede o detayda yedim. Yatağa günlük kıyafetlerle “ilişmek” sadece tetikte olma duygusundan kaynaklanmıyormuş, travmatik geçmişinin onda refleks hâline getirdiği bir durummuş. Hatta anladık ki Ferhat, hiç derin uyumuyor, hep tavşan uykusunda… Şimdi ikinci adımı buradan bekliyorum ben. Aynı yatakta değilse bile Aslı’nın bulunduğu yerde derin bir uykuya dalan Ferhat gelecektir diye umuyorum. Aslı’nın güvenmesi tehlikeden korkmamak, Ferhat’ınki de onun yanında kontrolü elden bırakmak olacak gibi.

İşte tüm bu ufak detayların oya gibi işlendiği, bebek adımlarıyla ilerleyen ve her zerresinin keyfine varacağımız bir Aslı & Ferhat aşkı izlemeyi diliyorum. Birden yaşanıp tüketilen değil, tadını çıkara çıkara ilerleyen bir aşk öyküsü tek beklentim…

Öykünün geneline dönecek olursak Şahin’in ölümü bir virajdı. O virajı döndük şimdi karşımızda Ebru var. Çok dürüst olayım; ben Ebru’dan, Ferhat’ı sarsacak bir düşman çıkacağından çok emin değilim. Belki ilk bölümlerde bize tanıtılan Ebru’nun yetersizliğinden duygusal bir tepki veriyorum ama onda ne akıllı bir düşmanın zekâsını ne becerisini ne de oyunculuğunu görüyorum ben. Yine de şaşırmaya hazırım.

Aslında bu bölüm önümüze iki minik ekmek kırıntısı kondu. İlki, Aslı’nın Ferhat’la konuşurken “Berber Necdet’i kim, niye öldürsün?” sorusu….12 yaşındaki çocuk bunu sorgulamamış olabilir ama Ferhat zekâsında bir adam, bu basit soruyu kendine sonradan sormuş mudur? Sorduysa cevap bulmuş mudur? Ya da şimdi Aslı’nın zihnine ektiği şüphe, onu bu soruyu düşünmeye yöneltir mi?

İkincisi de Aslı’nın bir ablası olduğunu ve annesiyle gittiğini öğrendik. Hani diyorum ki o abladan bir yan öykü çıkar mı? Safiye’nin yaratacağı boşluk oraya yönelerek dolar mı?

Tüm bunların dışında asıl büyük bomba yine finalde geldi. Aslı, Namık’a Ferhat’la ilgili sırrı bildiğini sezdirdi. Namık, baştan beri Aslı’yı Ferhat’ın önünde, onu ve dolayısıyla kendisini engelleyen bir taş olarak görüyor. Şimdiye kadar onu ortadan kaldırmak için ciddi bir adım atmadı ne var ki bu defa Aslı, Namık için büyük tehlike oluşturuyor. Namık, Ferhat’a rağmen onu yolundan çekecek bir adım atabilir mi? Buna kalkışırsa dengeler nasıl değişir? Öte yandan o konuşmadan havayı algılayan Ferhat, Aslı’yı sorgular mı ve Aslı gerçeği itiraf eder mi? Bence asıl düğüm burada… Kafamda yine deli sorular, yine birbirine dolanmış kuyruklar…

Önümüzdeki bölüme kadar bir yandan sorularımın cevabını arayıp diğer yandan bölümün pek çok sahnesini birkaç kez daha izleyip tadını çıkaracağım. Yazan, yöneten, canlandıran herkesin emeklerine sağlık.

 

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.