Yazar: Sinem ÖZCAN 

“Dokunduğun yerler acıyor, git!” cümlesini Ferhat’tan bölümün tanıtımlarında işittiğimden beri, “İşte 10 haftanın özeti tam da bu!” diye düşünmüştüm. Aslı; hiç ummadığı, hazır olmadığı bir anda beklenmedik biçimde Ferhat’ın hayatının içine düşüp ona “dokunma”yı başardı.

Yıllar boyu; bütün yaralarını, hayatını onlarla birlikte insanlığını özenle gömmeyi başarmıştı Ferhat. Senelerdir, sadece nefes alıp veren ama yaşamayan; özü gitmiş, boş bir kabuktu, o.

Aslı; bütün canlılığıyla, rengiyle, sesiyle ve her şeye rağmen korumayı başardığı iyiliğiyle onun hayatının tam ortasına düşüverdi. O, görmezden gelinecek, kayıtsız kalınabilecek bir kadın değil. Buna izin de vermez, Aslı yaşadığı her yere bir biçimde damgasını vurur.

Haftalardır biz her ikisinin de birbirlerine doğru çekildiğini izliyor ve çok yoğun bir girdaba kapılmalarını bekliyoruz. Yaşananların öznesi değil de izleyicisiyseniz olup biteni, başı sonu belli ve apaçık görme şansına sahipsinizdir. Eğer olayı siz yaşıyorsanız bir başkasının başına geldiğinde bülbül kesildiğiniz durumlar karmaşıklaşır, amalarınız çoğalır, anlamsızca ayak diremeler ve inkârlar yaşarsınız. Aslı ve Ferhat’ın durumu da bu.

Ferhat, Aslı’ya duygularını ona kıyasla daha çabuk fark eden taraf oldu. Ne var ki fark etmekle kabullenmek apayrı durumlar. Üstelik de kendinizle ilgili tabularınız varsa hayata karşı tavrınız belliyse hepsinden önemlisi kendinize yaşamayı yasakladıysanız hayatın size koyacağından çok daha ağır ve çok daha büyük engelleri kendi kendinize koyarsınız. Aslı, Ferhat’a “Sen bir bataklısın!” diye çıkışmadan çok önce Ferhat, bu yargıyı kendisi için vermiş ve sevdiklerinden bu yüzden vazgeçmiş bir adam. Yalnızlığı bile isteye tercih etmiş ve bunun bedellerini de hiç yüksünmeden ödemiş. Üstüne üstlük onun hayatında bir Namık faktörü var.

Gerçek Namık’ı en iyi biz tanıyoruz, izleyici olarak. Bizim dışımızda Aslı dahi tam çözmüş değil. Ferhat’sa belki de Namık’ın hakiki yüzüne en uzak adam. Namık, “Sen benim veliahdımsın!” diyerek ona alabildiğine ağır sorumlulukları art arda yüklüyor. “Aile” diyor ki, Ferhat için bu çocukluğunun masum günlerinden kalan tek değer; güç diyor ki, bu da Ferhat’ın tek tutunacak dalı ve ısrarla “Sen çok değiştin!” diyor ki, bu da özünde Ferhat’ın en büyük korkusu…Üstelik bunları beyin yıkarcasına devamlı söylüyor. Ferhat’ın istese de istemese de bundan etkilenmesi çok doğal.

Aslı’nın onu değiştirme çabası, Namık’ın beyin yıkamasıyla birleşti ve Ferhat, kendini koruyabilmek adına bir kez daha kabuğuna çekilmeyi denedi. Abidin’in içki masasındaki konuşması olmasa belki de başaracaktı ama Abidin “Bir kadını olmalı, adamın…” diye başlayan ve “Seni sevenin yanında durmak bu kadar mı zor?” sorusuyla biten konuşmasıyla yüreğinin Ferhat’a galip gelmesini sağlayıverdi. Ferhat gibi bir adamın birkaç kadeh içkiyle sarhoş olması o yenilginin somutlanmış hâli. Sarhoş Ferhat’ın Aslı’ya gösterdiği aşırı ve şiddetli tepkiyse boğulmadan önceki son çırpınış… Nitekim sabah uyandığında başka bir Ferhat vardı artık.

Ferhat tarzı adamlar; akıllarıyla iş yaparlar, duyguları devreye sokmazlar. O yüzden de hata yapmazlar oysa artık berrak düşünemeyen bir Ferhat var ve Namık’ın Aslı’yı yok etme kararının da çok farkında. Her ne kadar ”Kimse, ona zarar vermeyecek!” ültimatomu verdiyse de Namık’ın Aslı’yı devreden çıkarmak için bütün kapıları zorlayacağını biliyor. Aslı’yı İstanbul’dan gönderme kararının altında da bu var. Aslı “Dayın benim kalemimi kırdı, anlaşılan” diyerek gerçeği bizler için bir kez daha dile getirdi, zaten.

İyi de Ferhat, şimdiye kadar koruduğu gibi koruyamaz mıydı Aslı’yı? Çok zor… Duyguları onu zayıflatıyor çünkü. Hadi korumayı başardı diyelim; peki, Aslı’dan nasıl uzak duracak? “Durmasın, zaten…” diyen iç sesim gibi okuyan herkesin benzer tepki verdiğini işitir gibiyim. Durmasın da bizimki “Kurbağa Prens” masalı değil ki… Bir öpücükle prense dönmek için can atmıyor, bizim Ferhat’ımız. Aksine o “her gün aynada gördüğü canavar”dan sıkılmadığını iddia ediyor ve biliyor ki “güzel kız” canavarı değiştirecek. Kendini koruyabilmek adına Aslı’yı kendinden uzağa fırlatıp atmaya çabalamak, Ferhat’ın son çaresi… Gücünü son bir kez toplayıp son bir gayretle Aslı’ya “Git!” demeyi başardı. Havalimanında iç sesinden duyduğumuz “Git, yoksa bırakmam!” tam da bu son çırpınışın ifadesi.

Peki, Aslı cephesinde neler oluyor? Aslı, art arda Ferhat’la ilgili gerçekler öğreniyor. En ağırı da babasının Namık oluşu… Yeter’in konuşması olmasa gerçeği Ferhat’a anlatmakta hiç tereddüt etmeyecekti ne var ki zihninde eşleştirdiği “son neşter” seçiminin birebir aynısını yapmak zorunda kaldı. Ferhat’ın “Bazen seçim yapmak zorunda kalırsın.” yargısı şimdi Aslı’nın karşısına dikildi. Berber Necdet’i kaybetmesin diye Namık’ı söylemekten vazgeçti. Bu da Aslı’nın büyük depremlerinden biri… Hem bu kararı almak çok zor hem de bunun sonuçlarıyla yüzleşmek…

Aslı için “Ferhat’a âşık olsa bile onunla nasıl beraber olacak? Hayatını can kurtarmaya adamış bir kadın bir katille yaşayabilir mi?” diye sormuştum eski yorumların birinde. Şimdi bunun nasıl olacağını yavaş yavaş görmeye başladım. Aslı, katil Ferhat’ı ötekileştiriyor. Gerçek Ferhat’ı tanıdıkça diğerinin başka bir insan olduğunu düşünmeye çalışıyor. İşin içine en kadınca duygulardan biri olan merhamet de girdiğinden Aslı, her ne kadar ikide bir “Şahin’i öldürdün mü?” diye sorsa da hatta öldürdüğünü içten içe bilse de “katil Ferhat”ı âşık olmaya başladığı adamdan ayrı tutmaya çabalıyor. İçindeki savaşta şu an aşk, galip gelmek üzere… Havalimanındaki “gidememe” ve “Ferhat’a kavuşma” hayalinin altında bu var. O da son bir çabayla arkasını dönüp gitmek üzere adım attı.

Bana kalırsa her ikisi de son kez akıllarının sesini dinlemeye zorladılar kendilerini. Cüneyt’in kışkırttığı genç çocuk şu an elimizde patlamaya hazır bir bomba. Aslı’ya zarar verecek mi, vermeyecek mi? Aslı’yı yaralasın mı, yaralamasın mı? Benim kararım çok net: Kesinlikle Aslı yaralansın hem de mümkünse ağır yaralansın.

Kaybetme korkusu çok güçlü bir dürtü… Üstelik Ferhat gibi bir adamı zıvanadan çıkaracak bir dürtü. Öte yandan akılla yüreğin savaşına da son noktayı o koyar. Zira gözden çıkarabilirsiniz de gözden çıkardığınızı yitirdiğinizde ne yaşayacağınızı bilemezsiniz. İşte kaybetme korkusu size o zaman başınıza gelecekleri yaşatır ve avcunuzu açıp özgür bıraktığınızın aslında “vazgeçilmeziniz” olduğu gerçeği tokat gibi çarpar yüzünüze.

“Git, yoksa bırakmam seni!” diyen adam, sevdiği kadının elinden zorla çekilip alınacağı endişesini yaşadığı anda; ona bunu yaşatanları yakıp küle çevirir. Çocuk denecek yaştaki bir delikanlının bir tetikleyici olmadan Aslı’ya saldırmayacağını herkesten iyi bilecek kişi de elbette Ferhat. O gencecik çocuğun arkasında kimin olduğunu anlamaması da mümkün değil.

Namık, hayatı boyunca Ferhat’ın ona sağladığı konfora öyle alışmış ki o olmadan doğru dürüst bir plan yapma becerisini kaybetmiş. Ferhat’ın yerine koymaya çalıştığı Cüneyt ise Ferhat’ın kesip attığı tırnak olamaz. Ferhat’ın çocuğu iki dakika sıkıştırmasıyla her şey ayan beyan ortaya çıkar da Ferhat onu konuşturmadan çocuğun başına bir hâl gelmezse tabi.

Namık, “Herkesin kirli çamaşırları vardır en temiz görünenin bile…” cümlesiyle üstten üstten konuşunca ben elinde Aslı’ya dair çok önemli bir bilgi var sanmıştım. Meğer bir bardak suda fırtına koparmak, peşindeymiş Namık Emirhan. Üstelik, Gülsüm’ün bile eline bıçağı aldığı anda köşeye sıkıştırabildiği Cüneyt zavallısını kendine maşa edecek kadar da acizmiş. Üst üste yaptığı bu tarz hatalarla, gelinini çekemeyen kasaba kaynanası havalarıyla benim gözümde gitgide küçülen bir Namık var, karşımda. Oysa ben Şahin Cigal devreden çıkınca onun sağlam hamleleriyle şaşıracağız ve yorulacağız diye düşünmüştüm, olmadı.

Şahin Cigal gitti de kızını miras bıraktı ancak baştan beri fikrim değişmedi aksine giderek pekişiyor. Ebru, Ferhat’ın gücüne eşdeğer bir rakip değil. Kendince planlar yapıyor, Cem’i buna alet ediyor, arada nefret dolu gözlerle bakmaya filan çalışıyor ama bende kum havuzunda oyalanan çocuktan öteye gidemiyor. Tamamen kişisel fikrim, Ebru’da ısrarcı olmasak mı acaba? Hayır o yine düşman olsun Ferhat’a ve Namık’a da hobi olarak düşman olsun. Yerine şöyle Ferhat Aslan’ın dişine göre birini mi bulsak?

Bu hafta bölümün tartışmasız en etkileyici yeri finalde, Aslı’nın Ferhat’a kavuşma sahnesiydi. Hayal olduğu ortaya çıkana kadar yaşlı gözlerle, burnumu çeke çeke izledim. Hayal olduğunu anladığımda dahi etkisini kaybetmeyen tam anlamıyla “büyülü” bir andı. Oldum olası duygusal sahnenin niteliğinin öpüşmeye indirgenemeyeceğini savunanlardan oldum. Bana göre aşkın ifadesi öpüşme değil zira. Hani birini “yanındayken bile özlemek” duygusu vardır ya işte o öpüşmeyle giderilmeyecek bir his. Yanındayken bile özlemek, her şeyden önce onun kokusuna doyamamaktır. Derin derin içine çekersin (Ferhat’ın yaptığı gibi) ve o kokuyu yitirirsen nefes alamayacağını hissedersin. Yanındayken bile özlemek, onu sımsıkı sarıp içine sokmayı istemektir, sonra. Kemiklerini eritecek kadar sıkarsan onun eğilip bükülüp yüreğine dolacağını sanmaktır. Yanındayken bile özlemek, iki ruhun bir bedene dolması demektir bir de… Ruhunu karşındakinin ruhuna akıtmak istemektir. Bütün bunları iki dudağın birbirine teması vermeye yetmez, bedenlerin birleşmesi de vermez. Gerçekten “bir” olmak tensel duyguların ötesindedir çünkü. İşte tam da bu yüzden o kavuşmanın hayal bile olsa öpüşmeyle sonlanmaması bende eksiklik değil aksine tamamlanmışlık duygusu uyandırdı.

Hayal olduğunu anladığımda da belki sahnenin doyuruculuğundan ya da henüz o aşamaya gelmelerinin erken olduğunu düşündüğümden hayal kırıklığı yaşamadım. Aksine gerçeğinin fragmanı gibi düşündüm. Aslı ve Ferhat’ın birbirlerine çekimlerini görüyor ancak hâlâ her şeyi yıkıp kavuşmaları için erken olduğunu düşünüyorum. Bu hayal sahnesi, kavuşmayı özlemle bekleyen izleyiciye bir minik şeker oldu bana kalırsa. Sabırla, tadını çıkara çıkara ve hevesle bekleyebilsinler bu arada da acıksınlar diye sunulmuş bir iştah açıcı…

Yazıyı okuyanların gözlerini daha fazla yormamak ve onları bunaltmamak için oyunculukları kısacık geçiyorum kaç haftadır ama Birce Akalay’a da İbrahim Çelikkol’a da büyük haksızlık bu, farkındayım. Burada iki satırda konuşmak yerine ilk bulduğum fırsatta bunun için ayrı bir yazı yazmak bana daha doğru geliyor.

Siyah Beyaz Aşk’a bir hafta ara vereceğiz, sanırım. Bu tanıtımların da geç gelmesi demek… Bir haftayı bile sabırsızlıkla ve merakla bekleyen benim gibi izleyiciler için iki hafta çok ama çok uzun bir süre… Yapılacak bir şey yok! Dönüp dönüp eski bölümleri izleyeceğim ve her gün duvara bir çentik atacağım. Bazen iki hafta çooook uzun bir süreymiş şimdi daha iyi anlıyorum.

Emeklere sağlık…

Benzer Yazılar

Write a comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.