Yazar: Sinem ÖZCAN

“Ben seni çok sevdim… Belki zordur anlaması, sessizliğimden.

 Ben seni çok sevdim… Sen oku kelimeleri, gözlerimden.”

Tanıtımlarda melodisini duyduğum ilk andan beri “Ben Seni Çok Sevdim”in üstteki dizeleri dönüp duruyor zihnimde. Ferhat’ın bütün duyguları iki satıra toplanıp önüme gelivermiş gibi… Aslı için sessizlikten sevgiyi anlamak hiç zor olmadı taa ki yaşadıkları yüzünden dibe vuruncaya dek. Hayatta kalmak için var gücüyle nefes almaya çalışan kadının ne yazık ki şu an gözlerden, kelimeleri okuyacak takati yok. Aslı ve Ferhat arasındaki sorunun kaynağı da bana göre, tam olarak bu.

Ben, baştan beri Siyah Beyaz Aşk’ın “karakter draması” özelliğini çok seviyorum. Sanırım o yüzden iç çatışmalara kilitlenip olay akışını, dış çatışmaları biraz göz ardı ediyorum. Bizim ana olayımız “Aslı ve Ferhat’ın imkânsız aşkları”… Yol boyunca aşkın sevdaya dönüşümünü ve bu arada kahramanların karşılarına çıkan engellerle mücadelerine tanıklık edeceğiz. Benim için ana olaya hizmet eden bütün yan faktörler çok değerlidir. Bu faktörlerden biri de Namık’ın Ferhat’ın gerçek babası oluşu ve onu karanlık tarafa itenin de Namık olması.

Namık Emirhan’a, Emirhan ailesinin fertlerine ve aile içinde yaşananlara da hep ana öyküyü desteklemeleri açısından bakıyorum ama söylemezsem dilim şişer, bir süredir konaktaki kadın çekişmesinden yıldım. Handan’ın köşe minderi gibi koltuğundan hiç kalkmadan sürekli laf sokmaları, İdil’in küçük Handan tavırları beni biraz bunaltmıyor değil. Yeter eve her geldiğinde, İdil’in onun peşinden pat diye odasına dalması, en şımarık tavrıyla Yeter’le laf dalaşına girmesi ve her seferinde o odadan dışarı püskürtülmesi benim için olağan hâle geldi ve tamamıyla sürprizsiz ilerliyor. İdil’in ağzından sürekli “Görürsünüz!” tehdidi duymaktan hafiften daraldım çünkü biliyoruz ki onun elinde sadece bir tek koz var o da Ferhat’ın Namık’ın oğlu olduğunu bilmesi. Muhtemelen bu ilerleyen bölümlerde sular durulduğunda ortaya salınacak bir bomba… Hiç itirazım yok ama o zamana kadar İdil’i biraz kenara alıp o giderek etkisini kaybeden “Görürsünüz!” tehdidini izleyiciye unuttursak mı diyorum.

Cüneyt için de benzer duygular içindeyim. Evet, olayın kilit karakteri o; evet, Namık’ı yakabilecek adamlardan biri o ama uzun süredir sadece midemizi bulandırıyor onun dışında ciddi bir risk oluşturmadı. Azat Baba’nın Namık’ın iplerini ele geçirmek için onu kullanmaya kalkışması da benim zihnimdeki Azat Baba’yla çok örtüşmedi. Cüneyt’in kuru sıkı bir adam olduğunu fark etmesi gerekirdi diye düşünüyorum. Aşk, onun da gözünü kör ettiyse demek…

İdil ve Cüneyt her ikisi de ana öyküye destek verecek karakterler ama henüz vakitleri gelmediği için sanırım serseri mayın gibi ortada dolaşıp göz yoruyorlar. Sahnelerin bölünmüş olmasından çok sahnelerin onlarla bölünmesi dün bende her seferinde soğuk duış etkisi yarattı. Ekranda karşılaştığım her an “Öff ya, yine mi?” duygusuyla yüzümü buruşturdum, maalesef. 140 dakikalık dizi süresinin hiç de insani olmadığının farkındayım. Bu sürenin ana olayla ve kahramanlarla doldurulmasını beklemenin mantıksızlığının da bilincindeyim. Üstelik bana sorarsanız ana karakterlerin ağırlığı, bölüm uzunluğuna oranlandığında çok da normaldi ama asıl sıkıntı yan karakterlerin ve yarattıkları olayların giderek çekilmez hâle gelmesi… Öyküye yeni bir karakterin gelmesi, önümüzdeki günlerin yeni entrikalara gebe olduğunu da sezdirdi. Aslı’nın yeğeni, olarak Emirhan köşküne adım atan karakter, daha gelir gelmez kendi ağzından “ben kötüyüm!” mesajı verdi ki burada da izninizle “Keşke o mesajı, ben izleyici olarak kendim alsaydım; karakter beni yönlendirip bana bunu dikte ettirmeseydi. “ diye düşündüm. Galiba yönlendirilmekten nefret ettiğim için gösterilmesini, söylenmesini değil keşfetmeyi ve algılamayı seviyorum ben!

Kurgu, hayatın içine yeni bir hayat yerleştirmektir. Umberto Eco “Yazdığı şey, doğruymuş gibi yapan ve bizden de onu ciddiye almamızı isteyen kurmaca yazarıyla sözsüz bir anlaşma yaparız.” diyor. Yani biz senaristin yarattığı olayı ve kahramanı gerçekmiş gibi algılıyor ve bu gerçekliğe inanmak istiyoruz. Bu noktadan bakınca karakter de bir insan ve insan HATA yapar! O hâlde karakterin de hata yapması gerekir. Aksi taktirde inandırıcılığı kalmaz ve idealize edilmiş olur ki onun yeri ya masaldır ya destan ama asla,gerçeklik duygusu uyandıran senaryo değil. Ben Aslı’yı da Ferhat’ı da bu bağlamda düşünmeyi seçiyorum.

Her ikisi de hata değil “hatalar” yapacak, elbette. Hangimiz yapmıyoruz ki? Hangimiz her olayda ideal tepkileri verip kusursuz sonuçlarla ödüllendiriliyoruz ki? Nasıl kendimize ya da yakınlarımıza hata yaptıklarında kızıp sinirleniyorsak Aslı ve Ferhat’a da elbette kızacağız, elbette kırılacağız, elbette üzüleceğiz ama onlar hata yapacak! Yapacak ki gerçeklik duygusu uyandırabilsinler.

Geçen hafta Aslı’nın Ferhat’tan ve aşktan kaçışını izlemiştik. Aslı’yı yürekten anlamıştım. Bu sevdayı silip geçmek bir hata olabilir ama onun penceresinden baktığınızda haklıydı Aslı. Ferhat, onun duygularına saygı gösterip “Boşanalım!” direktifiyle gelmişti karşımıza. Bu bir hata mı? Evet, hata ama duygusal defectleri boyunu aşan Ferhat Aslan’dan söz ediyoruz. Yeni yürümeye başlayan bir çocuktan maraton koşucusu olmasını bekleyemezsiniz. Bırakın koşmayı, yürürken de yere düşecek, hatta elini tutanı da sendeletecek belki yere düşürecek. O, boşanalım ifadesi de hem kendini hem Aslı’yı yere düşüren hamle oldu, zaten.

Geldikleri noktada her ikisinin de çıkmazları çok büyük. Ferhat “Ben onu bırakmazsam o hayatı bırakacak, onu öldürüyorum.” duygusuyla kendini kapana kıstırdı. Aklı, onu kontrol edemiyor. Aslı’yı bırakması gerektiğini düşünüyor ama bırakamıyor. Boşanma kararı aldığı hâlde “Boşanana kadar senin evin, benim yanım!” cümlesi tam da geçen hafta düşündüğüm gibi “Ondan uzak durayım ama gözümün önünde olsun!” fikrinin yansıması. Aklının “Bırak!” emri, gönlünün “Sımsıkı sarıl!” yakarışına mağlup oluyor ve Aslı’dan bir türlü gidemiyor Ferhat Aslan!

Geçen hafta Aslı için “Ferhat’a duyduğu sevgiyle değil kendisiyle savaşıyor!” demiştim. Şu an, buna daha da yürekten inanıyorum. Kendi dağılmışlığı içinde Ferhat’ı alıp savurdu ama çok içinde bir yerde, ne olursa olsun Ferhat ondan vazgeçmesin isteği var. Köprüde konuşup otele birlikte geldiklerinde arabadan inmeden hemen önce, bir anlığına Ferhat, onu bırakmasın, alsın kaçırsın istedi mi istedi. Bu defa da Ferhat onu dinlemesin, kendisi kaçmak için dirense de Ferhat buna izin vermesin duygusu yaşıyor. Bunu da yürekten anlıyorum. Çok insanca dahası çok kadınca bir duygu bu! “Ne olursa olsun, o benden ümidi kesmez! Beni bir başıma bırakmaz!” duygusu biz kadınlarda aşkın güvene dönmüş hâlidir. Aksini iddia etsek de aşkın her engeli aşacağına inanmak isteriz.

Kazaya kadar, umutluydum çünkü kavga edebiliyorlardı. Kabul etmesi zor da olsa kavga da bir iletişim biçimi. Bütün kapıları kapamamışsınız; sizi anlasın hatta belki sizi ikna etsin istiyorsunuzdur eğer kavga ediyorsanız ne zaman ki kadın; kavga etmeyi keser, içine kaçar, susar işte asıl tehlike tam da orada başlar. Ferhat’ın bebeği öğrenince “Aldırmak için geç değildir, inşallah!” tepkisi Aslı’nın şalteri indirmesine neden olan yer oldu. O ana kadar savaşan Aslı, “Bebeği aldır!” direktifiyle savaştan çekilip içine dönüverdi.

Baştan beri, bebek fikrine sıcak bakmamış hele hele bebeğin “evlilik, aşk kurtarıcı” görevinden hiç hoşlanmadığımı yazmıştım. Ancak öykü bunu bir çatışma olarak kullanmayı tercih etti. Kaleme alan ben olmadığıma göre yapılacak bir şey yok. Bebek fikri önümüzde durduğuna göre yapabileceğim tek şey, bu çatışmanın kurgunun neresinde ve nasıl  görev yapacağına bakmak olacak.

Ferhat’ın baba olma düşüncesinden deli gibi korkup istemeyeceği, onun iç dünyasını dikkate aldığınızda çok açık. Beni şaşırtan Ferhat değil Aslı oldu. Aslı yapısında bir kadının, yeni bir cana tutunup ayağa kalkmayı deneyeceğini düşünmüştüm ama Ferhat’a kırgınlığı bunu engelledi. Bu da aslında psikolojik olarak şu an sağlıklı olmadığının en açık işareti. Kırgınlığı, acısı ve hayal kırıklığı; sağlıklı düşünme yetisini ve vicdanını şimdilik ötelemiş gibi görünüyor.Açıkçası “Madem çocuk oldu, aldırmayı nasıl düşünürler?” noktasında hiç değilim; ilişkilerinde sorun yaşayan, üstelik en hazırlıksız oldukları anda bu sürprizle karşılaşan her çift, bu sorunu yaşar. Gitgelleri olur, hatta kimi tercihini aldırmaktan yana da kullanır. Ahlakçı bir tutumla yaklaşmadığım gibi, bebeği ilişki için bir sihirli değnek olarak da düşünmüyorum. Anne babalığa hazır olmayan herkes bu gerçekle karşılaştığında deli gibi korkar; kimi “korkuya rağmen…” der, kimi de ona yenilir. Bu da birebir hayatın içinden bir olgu. Dürüst olayım haberi duyduklarında gözleri dolarak birbirlerine aşkla sarılsalardı karakterlerin benim için inandırıcılığı sıfırlanırdı. Ferhat yapısında bir adamın “Yaşasın baba oluyorum!” duygusu taşımayacağına nasıl inanıyorsam Aslı’nın da – beklentimin dışında da olsa – kırgınlığını ve ümitsizliğini anlıyorum. Aksi, benim için karakterlerin savrulması olurdu.

Ferhat, kendi açısından, baba olmak istememe gerekçelerinde çok haklı. Akılcı baktığınız anda, böyle bir adamın çocuk sahibi olmaması lazım. Kırılan biberondan süte damlayan kan da benim için bu duygunun metaforuydu. O kanı, Aslı değil Ferhat gördü çünkü kan döken bir adamın bir bebeğin masumiyetine yakışmadığına inanıyor. O hayatı yaşayan bir adam için “parası pul, karısı dul” sözü de çok geçerli. Babasız büyüyecek bir evlat fikrini hem de kendisi bunu yaşamış bir adam olarak o çocuğa yapılmış bir haksızlık gibi düşünmesi de doğal gel gör ki çocuk konusu akılla yaklaşılabilen bir konu olmuyor, her zaman. Pek çok insanın buna benzer nedenlerle çocuk yapmaktan kaçınması gerek oysa öyle olmuyor. “Engellere rağmen” insanları çocuk sahibi olmaya iten başka bir güç var ve Ferhat’ın da bunu idrak etmesi gerekiyordu. Bunu da gördüğü rüyayla idrak etti. Babasının rüyada ona söylediği “Kendi cehennemini tutuştur diye odun taşıyorum” sözü içindeki vicdan azabını tetikledi ardından Dilsiz ve Abidin’in sözleri bu vicdan azabına başka bir boyut getirdi. Özgür’le ilk kez başkasının desteği olmadan geçirdiği anlarda, baba olmanın akılla alınan bir karar olmadığını ve bunu başarabildiğini gördü böylece yüreği, beynine de hâkim oldu.

Bu dünyada Ferhat olmak zor hem de çok zor… “Onu kendi karanlığıma çekemem!” diyerek korumaya çabalar.  “Sen severken öldürürsün demiştin ya, doğruymuş. Kendimden söküp alırken bile öldürüyorum işte! Ama ben acı çekmeni istemiyorum, yazık olur sana. Sen acı çekme, ben ölürken sen de ölme doktor! Sen benim umut ışığımdın!” diyerek kendi eliyle umudunu öldürmenin acısını yaşar. Aslı ona “Sen kendini dövme diye gidiyorum ben!” demişti vaktiyle, bu defa o şahane boks sahnelerinde somutça gördük ki Ferhat aslında yine kendini dövüyor. Yiğit’in kendini döven Ferhat’a attığı en sağlam yumruk da “Sorsaydın, hiç değilse bizim kararımız olurdu.”  cümlesiydi. İşte Ferhat’ın azabının anahtarı da burada. Kimseyi batağına sokmamak için didindikçe kollamaya çalıştıklarının onun yanında durma haklarını ve tercihlerini elinden alıyor. Aslı’yla da vardığı noktada ana sorun bu. Aslı’ya rağmen, “onun iyiliği için” ona sormadan karar vermesi… Bebekle ilgili kararı ikisi birlikte vermek zorunda. Burada da sorumluluğubir başına üstlenince Aslı’yı uçurumun kıyısına getirdi. Bu noktadan sonra bebeğin alınması ilişkiyi telafisi imkânsız noktaya getirir.

Bölümü bebeğin geleceğinin belirsizliğinde bıraktık. Kapıyı yumruklayan Ferhat sesini duyurur mu, Aslı kendi iç sesine uyup vazgeçer mi yoksa bebeği aldırır mı şu an bilemiyoruz. Ben bu noktaya tamamen öykü mantığıyla yaklaşıyorum.

Emirhan köşküne elinde bavuluyla gelen bir yeğen gördük. Anlaşılan o ki hanım kızımız teyzesinin yanına yerleşmeye niyetli. Bu da demektri ki Emirhan köşkü, yeni kaoslara gebe. O hâlde Aslı orada yaşamayı sürdürmeli. Bebek alındıysa boşanma kaçınılmaz ve Aslı’nın orada yeri yok. Tam da bu noktadan bakarak bebeğin son dakika kararıyla aldırılmadığına inanıyorum ben.

Yeğen öyküye yeni bir düğüm atacak, bu düğüm de Aslı üstüne… Aslı’nın zor günleri iyiden iyiye başlıyor diye düşünüyorum. Ferhat’la ilişkisi çok büyük bir darbe yedi, tedavisi de zaman alır ve yeğeni evde yeni sorunlar açmaktayken bu nasıl olacak merakla bekliyorum ama bir biçimde Ferhat’la ateşkes imzalamaları gerek diye düşünüyorum.

Pazartesi çok zorlu bir yayın günüydü yeni dizilerin başlamasıyla cehenneme döndü buna rağmen Siyah Beyaz Aşk cehennemden hasarsız çıkmış görünüyor. Kanalın bu hafta içi uyguladığı politika sürekli olursa pürüzler de giderilirse kendi çizgisini korur, çevresindeki karmaşadan etkilenmeden yolunda yürür diye umuyorum. Bütün ekibin emeklerine sağlık.

 

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.