Yazar: Sinem ÖZCAN           

Bölümün başından kelimenin tam anlamıyla gözlerim fal taşı gibi açılmış ve soluksuz kalktım. 9. bölüm ilk kareden itibaren tempolu aktı akmasına da bir yerde dinginleşecek diye beklerken giderek yükseldi ve uzun zamandır görmediğim kadar yüksek bir finalle bitti.

İlk şok geçtikten sonra dönüp bazı sahneleri yeniden izleme ihtiyacı hissettim. Bölümün ritminin içinde izlerken de hakkını veremediğimi hissettiğim ve üzerinde düşünmek istediğim yerler vardı, çünkü. Yeniden seyrederken de diyaloglarıyla, söylediğiyle ve duygusuyla gerçekten de üzerinde uzun uzun durulması gereken yerler olduğunu fark ettim.

Biz, izleyici olarak birkaç haftadır, Aslı’nın Ferhat’ın canını yakabildiğini görüyoruz. Ferhat’ın gözlerinin dolmasına hatta o gözlerden düşen yaşlara aşina olmaya başladık. Bu hafta sadece Aslı’nın değil Suna’nın da onu hırpalayabildiğini gördük. İşte, tam da burada biraz durmak istiyorum ben.

Kültürümüz, ağlamayı kadınla özdeşleştirir. Bizde kadın ağlar. Kimi zaman acıdan, kimi zaman öfkeden, kimi zaman çaresizlikten kimi zaman da şımarıklıktan. Aslında evrensel düşünce de bundan çok farklı değil ve ağlama kadının silahı olarak kabul edilir, çoğu kez. Siyah Beyaz Aşk’ta da bu vurguyu Cüneyt ikide bir Vildan’a yapıyor, zaten. Aslında doğrudur da kadın söz konusu olduğunda çok güçlü bir silah gözyaşı. Hele doğru yerde ve doğru zamanda kullanırsanız daima çalışır. O gözyaşından normal bir erkeğin (ortalıkta erkeğim diye dolaşan ruh hastalarını saymıyorum tabi) etkilenmemesi imkânsızdır. Kadın da bunu çocukluğundan beri öğrenmiştir ve yeri geldikçe kullanmaktan kaçınmaz. Bizde erkek “ağlamaz”. Ağlaması zayıflık olarak görülür, toplum onu gözyaşını içine akıtmaya zorlar. Başaramadığında da çoğu kez onu ciddiye almaz, hafif bulur hatta aşağılar. Oysa erkek sadece bir durumda ağlar, o da hepsi değil. Eğer bir adamın gözünden yaşlar süzülüyorsa o adamın bir yüreği vardır. Yüreğinde bir yer alev almıştır ve o yangını gözyaşıyla söndürür.

Aslı ve Suna, Ferhat’ı ağlatmayı başarabildiğine göre kesinlikle emin olmamız gereken Ferhat’ın için için yanan bir yüreği var ve bir başkasının karşısında akıttığı gözyaşları, onlara “Beni fark edin! Benim de canım yanıyor!” çığlığı aslında.

Geçen bölüm Aslı’nın yolun ortasında Ferhat’ı çok ağır hırpaladığına tanık olmuştuk. “Sen kimseyi sevme! Çünkü sen severken de öldürürsün!” demişti, ona. O zaman damlalar yanağına süzülüvermişti Ferhat’ın. O güne kadar sevdiklerini ve onları severken öldürdüğü gelmişti aklına ve şimdi sevdiği kadının (Evet, bence Ferhat bunu çoktan kabullendi) “Benden uzak dur!” mesajı onu ağır yaraladı. Ferhat, içten içe biliyor ki içindeki bataklıktan ancak Aslı sayesinde çıkabilir.

Bu hafta ilk darbeyi Suna’dan aldı. “Kardeşini niye korumadın?” feryadı, Ferhat’ın en zayıf noktası. Yiğit’e geçmişte “Ben hep yanında olacağım!” sözü vermiş ama bu sözü tutamamış bir adam o. Kardeşi, elini kirletmesin diye ona kendini savunmayı dahi öğretmemiş. Ne var ki, hayat onları ayrı uçlara götürmüş ve ne Yiğit’in yanında durabilmiş ne de onun tek başına ayakta kalmasını sağlayabilmiş. İşte, o yüzden artık çok geç de olsa Yiğit’e kendini savunmayı öğretmeye çalıştı canı yana yana… Bir anlamda ona hâlâ çaresizce “Seni terk etmedim, hâlâ seninleyim!” iletisi gönderiyordu. Yiğit, bu mesajı aldı, almasına da belli ki onun da içinde kapanamayan çok büyük bir yara var. Abisinin ona uzanan elini şimdilik tutacak gibi görünmüyor.

Aslı’nın ve Suna’nın Ferhat’ı darmadağın etmesinin bir tepkisi olacaktı elbette. Oldu da. Ferhat, canını en çok yakana, Aslı’ya, patladı. Bu defa, Aslı’nın bütün ezberini bozan, üzerinden tırla geçen Ferhat’tı. Aslı’nın en büyük argümanı “Ben iyi bir insanım, kimseye zarar vermedim, vermem de… İçine düştüğüm kötülüğü ben seçmedim ve çaresizim!” düşüncesiydi. Aslı, kendi penceresinden çok da haklı üstelik. O, Ferhat’la yolu kesişene kadar bembeyaz. Şimdi elini kirletmek zorunda kalıyor ama bu da gerçekten kendi seçimleriyle değil. Baştan beri biz, izleyici olarak Aslı’yla empati yapabiliyoruz ve yaşadıklarının sebep ve sonuçlarına uygun davrandığını da kabulleniyoruz. İçten içe ona hak veriyor ve başına gelenleri hak etmediğini düşünüyoruz.

Ferhat, bu defa sadece Aslı’nın değil benim de elimdeki en büyük kozu aldı: “İnsan seçimlerini yaşar!” Ben, insanların seçimleri isteyerek yaptıkları varsayımından hareket ediyormuşum. Bazen seçim yapmanın bir zorunluluk olduğunu hiç düşünmemişim. Üstelik bazen kötülüğü “seçmek” bile bir mecburiyet olabiliyormuş. Ferhat’ın dediği doğru: “İyi olmak kolay!” ne var ki başta Aslı’yı ardından hepimizi manipüle ettiğini de düşünüyorum hâlâ. İnandığını değil inanmak istediğini söylüyor gibi geldi bana. Her iyilik vicdanın sesini susturmak için yapılmaz. Yani her zaman altında bir bencillik yoktur. Aslı’nın Ferhat’ı ölüme terk etmeyişi vicdanını rahatlatmak için olabilir (-ki biz tek sebebin bu olmadığını biliyoruz, Ferhat’tan farklı olarak-) ama Aslı’nın iyi oluşunun altında tümden bencilliği de yatmıyor, o ailesinden ve çevresinden gördüğü sevgiyle büyümüş ve sevginin insanı iyileştirmesine sahip olmuş bir kadın. Açıkçası başka yol bilmiyor.

Ferhat’sa “iyi”bir çocukluğun ardından yüreğindeki umut sökülüp alınınca “kötü” olmayı bile isteye seçmiş. O diğer yolu biliyor ama kendince “zor”u seçmiş. Onu bütünüyle haksız bulmuyorum. En azından 12 yaşında yaşadığı kırılma noktası, hayatı bir yetişkin gözüyle değerlendirme şansı vermemiş ona ve ardından kötülüğün getirdiği gücün kolaycılığına alışmış ve bunu sevmiş. Yalnızlık seçimi olmuş, ama ne yaparsa yapsın yüreğindeki bütün iyilikleri yok etmeyi beceremediğinden şimdi Aslı, o yüreğe girdikçe onları tek tek cımbızla tutup çıkarıyor. Bu da Ferhat’ın seçimi değil. Sadece karşı koyamıyor ve asıl öfkesi de buna. Pandora’nın kutusu bu defa tersine açıldı ve ortaya dökülecek “iyi” özellikler Ferhat’ı deli gibi korkutuyor; onu zayıflatacağını ve gücünü elinden alacağını hissettiriyor. Ne var ki engel olma şansı da gücü de yok. Yıllarca kaya gibi duran Ferhat Aslan’ın şimdi her aldığı darbede gözyaşlarının süzülmesi de kendisiyle ilgili kontrolü kaybettiğinin göstergesi. Artık güç, Ferhat’ın arzusu dışında Aslı’ya geçti.

Aslı ve Ferhat, öyle hafif geçişlerle ve öyle ince dokunuşlarla bir “çift” oldular ki kendileri hiç farkında olmasa da biz çok net algılıyoruz. Yiğit’in evinin tarandığını duyunca oraya koşan Ferhat, Aslı’yı geride bırakmayı düşünmedi bile. Suna’nın Ferhat’ı hırpalamasına Aslı kayıtsız kalamadı ve farkına bile varmadan onu savunurken buldu kendini. Ateşlenen Özgür’ün yanına gitmesi için Ferhat’ı ikna etmeye çalışırken bunu Özgür ve Suna’dan çok Ferhat için yapıyordu. “Hayatında bir defa iyiliği seç!” aslında bir küçümseme değil, bir yakarıştı. Hem de can siperane bir yakarış. Ferhat’ı kendinden kurtarmaya çalışıyordu, farkında bile olmadan. Üstelik de Ferhat’ın ona “Arkandayım!” diyerek güven verdiği o ifadeyi kullanarak ve masal anlatmak gibi en saf, en temiz, en masum eylemi beceremeyen Ferhat’ın kelimenin tam anlamıyla gerçekten arkasında olarak.

Bir bakışıyla çeliği eritebilen Ferhat, iki kelimeyi bir araya getirip masal anlatmaya çabalarken öylesine acınası bir teslimiyeti vardı ki Aslı’ya gözlerim yaşararak izledim. Hele o “Güzel kız canavarı sevebilir mi?” cümlesini bütün çaresizliğiyle söyle – ye – me – yi – şi… “Sever mi?” sorusunda Aslı’ya “N’olur sev beni!” dercesine bakışı…

Ferhat’ın yine bir tehlikeye koştuğunu gören Aslı’nın yine hiç tereddütsüz kendini arabaya atması ve Ferhat’ın onu durdurmayışı da artık iki kişilik bir dünya kurduklarının en önemli işaretlerinden biri. Onlar bana göre sadece bir çift değil, sevdayla adım adım şekillenen iki yol arkadaşı…

Hele hele finalde Ferhat’ın Şahin’e “Benim sevdiklerimin gözyaşının hesabını kim verecek?” derken Gülsüm, Yiğit, Suna ve yeğeniyle birlikte “doktorun” deyişi… Her ne kadar “Doktor” diyerek ötelemeye de çalışsa “sevdikleri, değerlileri” kategorisine hem de en sonda en vurgulu noktada yer verişi; Ferhat’ın dili inkâr etse de (gerçi bu defa Namık’a bile ‘sevmiyorum’ direnişi göstermedi ya) yüreğinin çoktan kabullendiğinin en somut işaretiydi.

Aslı, bir süredir içini kemiren soruyla ilk kez Cem sayesinde yüz yüze geldi. “Sen onu seviyorsun!” diyen abisine verilecek bir cevabı yoktu. Ferhat’ın vuruluşundan beri Aslı’yı karmakarışık eden soru, bu defa açık ve net tam önündeydi. Aslı, Ferhat’a göre daha ağır yol alıyor, bu da çok doğal. Kötünün iyiyi seçmesi kolaydır ama iyinin kötüyü tercihi, duygudan öte beyin savaşı gerektirir. Aslı, bu savaşı tamamlamadı. Bitirdikten sonra sindirme aşamasına geçecek. Bununla ilgili vurucu darbeyi de finalde aldı. Ferhat’ın Namık’ın oğlu olduğunu öğrendi. Bu çok önemli bir sır, iki ucu keskin bıçak… Ferhat’la paylaşsa bir başka tehlike, kendine saklasa bambaşka bir risk… Seçeceği yol, iç savaşının sonucuyla ilgili olacak ama ne olursa olsun onun beynindeki Ferhat puzzleına büyük bir parça ekledi.

Ferhat’ın Şahin’i vurmasını öylesine beklemiyordum ki ekran karşısında ağzım kocaman açık bir “Aaaaa!” nidası döküldü dudaklarımdan. Hâlâ içimde bir yerlerde acaba bu da polisin onu tutuklaması gibi bir hayal mi, duygusu geçmiyor değil. Gerçi Şahin, bir anlamda kızıyla vedalaştı ve sanırım o da ölümünün Ferhat gibi mert bir düşman elinden olmasını istediği için onu kasten kışkırttı ama yine de bir anda devreden çıkan Şahin beklemiyordum. Şoke oldum.

Ebru, Şahin’in yerini doldurur mu ya da artık Ferhat’a karşı saygı duyan bir Cem aynı şiddette onun üstüne gelebilir mi bilemem ama görünen o ki Namık, bir süredir uzaklaştığı odak konumuna yeniden dönecek. Ben Ferhat’ın kişiliğindeki ikinci büyük kırılmanın da yine Namık yüzünden olacağı fikrindeyim. Onu “iyi”den “kötü”ye savuran Namık, şimdi yeniden “iyi”yi seçmesinde kilit olacak gibi geliyor bana. Sırrı Aslı’nın öğrenmiş olması da bunun Aslı eliyle olabileceğinin işareti.

Erkan Birgören kalemi, Siyah Beyaz Aşk’a sihirli bir değnek gibi dokundu. Diyalogların mükemmelliği, karakterlerin ince detayları ve oya gibi işlenen Aslı & Ferhat aşkı izlemeye doyulmayacak sahneler yaratıyor. Kurgudaki aksaklıklar da tamamen bitti. Müzik seçimleriyle ilgili ufak şikâyetim vardı. Onu dile getirmeyi planlıyordum ama bu hafta, Cem Adrian şarkısı o kadar yerinde ve öyle muhteşem sahneler eşliğinde geldi ki söyleyeceğim her şeyi silip götürdü.

İbrahim Çelikkol ve Birce Akalay her bölüm biraz daha iyi, biraz daha etkileyici ve biraz daha büyülü oyunculuk sergiliyorlar. Hele hele bu bölüm nerdeyse tüm sahnelerde devleşen bir İbrahim Çelikkol izledim. Oynayanların, yönetenin ve yazanın emeklerine sağlık.

Şurası kesin, bölüm bir sahnesi bile boşa gitmeden hızlı bir ritimle aktı ve büyük bir çatışmanın doruğunda da kaldı. Pek çok yönüyle yeniden yeniden izleyeceğim sahnelerle doluydu ve belki bu sayede önümüzdeki haftayı sakince geçirebilirim. Aksi takdirde bu bir hafta imkân yok, geçmez.

 

 


Benzer Yazılar

Write a comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.