Yavuz Üsteğmen

Yazar: Sinem ÖZCAN

Söz’ü bu hafta, Çolak’ın timin elinden kaçışıyla açtık. Hafız’ın içine yerleştirilen bomba zamanında çıkarıldıysa da patlamasına engel olunamadı ve meydana gelen kargaşadan istifade eden Çolak kaçmayı başardı. Çolak’ın yakalandığını üstlerine bildirmeyen ve operasyonu gizli yürütmeyi tercih eden Yavuz Üsteğmen, adamlarını kayıpsız kurtarmayı başarmış olsa da bu durumun onlara bürokratik sıkıntı yaratması da kaçınılmaz. Erdem Yarbay, ekibine güvenen her amirin yapacağını yaparak sorumluluğu üstüne aldı. Her ne kadar soruşturmadan, üniformasından vazgeçmek kadar ciddi bir sonuç çıkacağını beklemiyorsak da başlarının ağrıyacağı da belli oldu.

Bombanın patlamasının ardından, Çolak kaçarken arkadaşlarını kurtarmaya gelecek ekibe tuzak kurmayı da ihmal etmedi.  Açıkçası o sahneyi pek inandırıcı bulamadım ben. Gazdan herkesin etkilendiği yerde Çolak’ta nasıl bir ciğer varsa düzeneği kurmak için orada oyalanmayı göze aldı ve yine hiç etkilenmeden dışarı çıkmayı başardı. Ardından durumu fark eden Bahar, tam zamanında müdahale ederek ekibin zarar görmesini önledi. Yarı baygın, nefes almakta güçlük çeken ve bu tür işlerde deneyimsiz ve amatör Bahar’ın usta bir komandoya taş çıkaran soğukkanlılığını ve becerikliliğini fazlaca abartılı bulduğumu söyleyeceğim, izninizle.

Biyolojik silah konusunu fark eden ve bunun üzerine giden tim, Çolak’ın planına taş koymayı başardı ancak o,kolay vazgeçecek bir adam değil. Üstüne üstlük herhangi bir insani değeri, ilkesi ve hesap vereceği üstleri olmadığından sivilleri kadın, çoluk çocuk demeden kullanmakta da sakınca görmüyor. Bu da ekibe göre onun elini güçlü kılan bir diğer unsur, ne yazık ki. Biyolojik silahları yapan profesörün yakalanmış olması onu yeni bir isim arayışına yöneltti ve ekiple olan davasını da Karabayır kırsalından İstanbul’a taşıdı.

Bölümün beni en fazla etkileyen sekansı da bundan sonra başladı. Üsteğmen Yavuz’un Profesör’ü korumak için katılmak zorunda kaldığı parti ve Çolak’la yine karşı karşıya kalması etkileyicilik anlamında çok güçlü ve psikolojik gerilimi yüksek sahnelerdi. Çolak’ın Sarı Komutan’ı çok iyi tanıdığı bir kez daha ortaya çıktı. Yalnız tam da bu noktada benim kafamda soru işaretleri var:Çolak

Bildiğimiz kadarıyla Çolak ve Yavuz’un Merve’nin ölümüne kadar kişisel bir hesapları yok. Yavuz’un Merve’yi kaybetmesinden sonra Çolak’a kişisel bir kini oluşuyor. Peki, Çolak’ta bunun karşılığı ne? Onun cephesinden düşündüğümde Yavuz, peşindeki birçok Türk subayından biri. Bir noktada farklı olabilir o da Çolak’ın işine en fazla taş koyan Yavuz oldu, şu ana dek.  Öyle olunca da Yavuz’un düşmanlığını anlıyorum ama Çolak’ın “Sarı Komutan’ı” yok etme işini bu denli kişiselleştirmesi bana manalı gelmiyor.

Takıldığım ikinci yer, geçen bölümde Yavuz – Çolak konuşmalarından anladığımız kadarıyla Çolak, Yavuz hakkında araştırma yaptırmış. İyi de, araştırma dediğiniz vakayla ilgilidir. Anası kim, babası neci; ne yaşadı, nasıl iş yapar vs… Karakter özelliklerini, duyguları ve diğerlerini “araştırarak” öğrenemezsiniz. Geçen bölüm yaşanan diyaloglar Çolak’ın Yavuz’u çözmesini sağladı diyelim o hâlde aynı diyaloglar niye Yavuz’un Çolak’ı çözmesine neden olmadı? Yavuz çok akıllı bir adam, en az Çolak kadar… Çolak onun psikolojisini biliyYavuz Üsteğmenor ve ona duygusal işkence yapıyorsa Yavuz da onun düşünce sistemini bilip ona göre önlem almalıydı.

Psikopatların genelde normal inanlardan çok daha zeki olmaları alışıldık bir durumdur ve Yavuz’un zaaflarını tek tek yakalayıp bunların üstüne giden Çolak’ı takdir ettim ama konumuz o değil: Geçen bölüm eşit güçler arasında bir çatışma yaratılmıştı ve bu bence inanılmaz başarılıydı. Bu defa ise ibre çok bariz olarak Çolak’tan yana kayıyordu. O denge niye korunmadı, sadece bunu anlamlandırmaya çalışıyorum.

Yavuz zekâsında bir adamın o dans fiyaskosunu yaşamadan son anda yapmayı akıl ettiği gibi bir biçimde işaret vermesini ve atağa geçmelerini beklerdim ben. Açıkçası o sahnenin, öykünün romantik boyutuna hizmet etmesi düşünülmüş, yani konu Çolak ve Yavuz çekişmesi değil Bahar ve Yavuz yBaharakınlaşması… Keşke bunun için Çolak’la çatışma kullanılmamış olsaydı.

Bahar ve Yavuz yakınlaşması dememek lazım aslında. Bahar’ın çözülmesi ve ardından yaşayacağı hayal kırıklığından söz etmek daha doğru olacak, sanırım. Yavuz, yaşadıklarını anlattığında bunun Bahar’da etkisi büyük olasılıkla kendini küçük düşmüş hissetme olacaktır. Bu da ikilinin arasına mesafe sokar diye düşünüyorum (UMUYORUM). Zira bu yaşananların bir ateşleyici olması ve bu kadar erken başlayan Bahar& Yavuz ilişkisi benim için Merve’nin anısına saygısızlık olacak.

Dizinin aşk ilişkilerinden sözü açmışken Bahar ve Yavuz’a ne denli soğuksam Eylem ve Fethi birlikteliğine de bir o kadar sıcağım. Fethi’nin Bahar’dan özür dilemesini bu ilişkinin ilk adımı saymak istiyorum. Hele onun yanından ayrılınca “Bir kere daha olmaz…” sözleriyle onun da kendi duygularının farkına varmaya başlaması çok hoşuma gitti.

Bana, Eylem ve Fethi bağlantısı daha adım adım ve daha sağlam kuruluyor gibi geliyor. Bu hafta Eylem’in bir sevgilisi/ eski sevgilisi olduğunu öğrendik mesela. Son sahnede Fethi’yle birlikte biz de algıladık ki o sevgili, Çolak’ın adamı… Bu detayı izleyiciye kahramanla eş zamanlı vermek bence çok güzel bir detay olmuş. Ayrıca benim kafamdaki Eylem böylelikle çok daha netleşti. Eylem’in Türkiye’de oluşu ve Çolak’la bu kadar ilgilenişi sadece “hak, özgürlük ve barış” kavramlarıyla ilgili değil, demek ki. Sevgilisinin bıraktığı mektubun ne olduğunu anlayamasak da bana, adam Çolak’ın yanına gideceğine dair bir ipucu varmış gibi geliyor o mektupta. Eylem, belki sevgilisinin peşinden geldi belki de ne olup bittiğini anlamaya/anlamlandırmaya çalışıyor ama şurası kesin ki Eylem’in örgüt ve devlet ikilisinde şu ana kadar örgüte daha yakın durmasının sırrı bu sevgilide gizli. Onun anlattıklarının Eylem’in tavrıyla ilişkisi olduğuna inanıyorum. Fethi’nin “Çolak’ın yanındayken gördüğün, duyduğun bir şey oldu mu?” sorusuna fotoğrafları hatırlamasına rağmen cevap vermeyişini de ben o içsel çatışmasına bağlıyorum. Fethi’den etkilendiği kesin ama bu etkilenme şu ana dek oluşmuş tüm yargı sistemini çökertecek. Üstelik eski sevgilisine karşı içinde hâlâ bir şeyler varsa Fethi’ye ve devlete temkinli yaklaşacaktır, diye düşünüyorum.Avcı Fethi

Fethi’ye gelince…. Çok çok çok uzun zamandır izlediğim dizi karakterleri içinde bu kadar kendime yakın bulduğum, bu kadar sevdiğim ve bu kadar bayılarak izlediğim kimlik yok denecek kadar azdır. Ethem Özışık’a özellikle Fethi karakteri için kucak dolusu teşekkürlerim var. Alışıldık tiplemelerin çok dışında Fethi ve gerçekten çok ince işlenmiş bir karakter ve senaryo onun detaylarını küçük küçük ipuçlarıyla veriyor. Her bölüm bir ya da birkaç özellik ekleniyor, puzzle gibi. Özel kuvvetler askeri olmasının getirdiği bir keskinlik ve kuralcılığı var Fethi’nin ama diğer yandan nahif bir adam o. Kitaplarıyla mutlu olan ve özünde duygusal bir genç. Geçen hafta sıkı rockçı olduğunu öğrenmiştik; bu defa 6 yaşından beri piyano çaldığı eklendi, kartvizitine. Anneler günü için alaya gelenlerden biri de onun annesiydi ancak anne – oğul ilişkileri pas geçildi. Ethem Hoca’nın bunu bilerek yaptığını düşünüyorum çünkü o sıcacık anne – oğul kucaklaşmalarının içinde Fethi’ninki pek bir resmî, âdeta soğuktu. Kamera onların durduğu yere yakın plan yapmadı. Bunun da ileride açığa çıkacak bir aile ilişkisine işaret ettiğini düşünüyorum. Anlayabildiğim diğerleri gibi Anadolu kökenli bir ailenin oğlu değil o. 6 yaşından beri piyano eğitimi alması, bildiği yabancı diller ve entelektüel birikimi onun bir elit aile çocuğu olduğunu düşündürüyor. Eğer bir asker çocuğu değilse bu az görülen bir durum. Bu açıdan Yavuz’la benzetiyorum ben onları ve sanırım ikisinin de geçmişinde onları bu mesleğe yönelten özel bir olay var. Şimdilik ipuçlarını toplayıp biriktirmekte ve zevkle izlemekteyim Fethi’yi.

Yeri gelmişken söyleyeyim. Fethi karakter olarak çok iyi çizilmiş ama Burak Sevinç de Fethi’ye cidden çok yakışıyor. Yapılı ve sportif görüntüsü asker kimliğine, yumuşak yüz hatları nahif tarafına çok iyi uymuş. Ben onu ilk kez Söz’de izliyorum. Daha önceki işleri, takipçisi olduğum projeler değildi bu sebeple oyunculuğuyla ilgili fikirlerimi sadece Fethi’ye bakarak belirlemek durumundayım. Fethi’nin ruhunu iyi yakaladığını düşünüyorum. Bu bölümde özellikle kamyondaki sivillerin cesetlerini gördüğünde verdiği tepkiyi çok beğendim. Dozu çok iyi ayarlanmış bir öfke ve duygu kombinasyonu vardAvcı Fethiı ve tüm vurgularıyla iyi canlandırılmış bir sahneydi. Eylem’le olan sahnelerinde de yine çok başarılı buldum. Fethi ağırlık kazandıkça onun asıl oyunculuk potansiyeli de ortaya çıkacak diye düşünüyorum. Ben onun özellikle Tolga Sarıtaş’la sahnelerini çok seviyorum. İlerleyen bölümlerde ast üst ilişkilerinin saha dışında derin bir dostluğa dönüşünü de izlemek keyifli olacak.

Tolga Sarıtaş demişken Yavuz Üsteğmen’in geçmişine dair bir tuğla daha kondu duvara, annesinin birkaç yıl önce öldüğünü öğrendik benim tahminim babası hayatta ama muhtemelen bu ölümle ilgili bir soğukluk var aralarında ve görüşmüyorlar. Onun geçmişinin de netleşmesiyle Yavuz Yavuz ÜsteğmenÜsteğmen’in altı dolacak ve çok daha gerçekçi bir kimlik ortaya çıkacak. Tolga Sarıtaş’ı Yavuz Üsteğmen’de tarz ve duruş olarak beğeniyorum ama maalesef Bahar’la olan sahnelerine Aybüke Pusat nedeniyle katlanmak benim için çok zor. Hiçbir duyguyu ve mimiği geçirememesine artık alışmaya başlamıştım ama bu hafta balo sekansında hele hele bağış için kendisine uzatılan çeki yırtıp atma sahnesinde sabrım alabildiğine zorlandı. Sahnenin duygusu bu kadar mı yanlış verilir, bu kadar mı abartılı oynanır, bu kadar mı eylem gerçeklikten uzaklaştırılır? Aybüke Pusat, lise yılsonu müsameresi düzeyinde bir sahneye imza attı, tebrikler(!) diyorum, başka da bir şey demiyorum. Düzelmesi yolunda bütün ümitlerimi kaybettim çünkü. Olan Tolga Sarıtaş oyunculuğuna oluyor, yazık günah!

Söz’ün diğer iki “özel kuvvetler” dizisinden en önemli farkları: karakter odaklı yürümesi ve duygusal ilişkilere daha fazla yer vermesi ve tam da bu noktada ana kahramanlardan birinin yükünü taşıyamayacak bir oyuncuyla yola çıkarsanız dizinin bir ayağını sakat bırakıyorsunuz demektir. Nihat Altınkaya’nın da baştan beri bir türlü “Erdem Yarbay” olmayı beceremediğini dikkate alırsak öykünün yürüyüşündeki aksaklık iyice göze batıyor.

Yaratılan karakter, ortalamanın üstünde oyunculuk istiyor; seçilen isim oyunculukta “vasat” ı yakalayamıyor. Öyküye de diğer oyunculara da haksızlık ama yok yapılacak bir şey. Her tercih kendi bedellerini doğuruyor maalesef.

 

Benzer Yazılar

Write a comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.