Yazar: Berrak KÜÇÜK

Geçtiğimiz bölümün finalini, otelden kaçıp hastaneye giden Öykü’ nün, Doktor İhsan’a hastalığı ile ilgili sırdaşlık – suç ortaklığı teklif ettiği sahne ile kapatmıştık. Elbette ki bir hekim böyle çocukça, üstelikte düpedüz mesleğinin hakikatine aykırı bir isteğe  karşılık veremezdi ama kim olursa olsun  insan  olanda safiyane duyguların karşılığı mümkün. İhsan da Öykü’nün çocuk kalbini incitmeme gayretiyle – kendini riske atarak – bir orta yol çabasına girdi, küçük kıza babasına hastalığını anlatması için zaman verdi.Verdi vermesine ama nihayetinde 8 yaşında bir çocuğun zamanın aleyhine işlediğini anlaması beklenemezdi.Öyle de oldu; pansiyona dönerken Öykü’nün karışan aklı, hâlâ babasını kendi gerçeğinden uzak tutmanın  ihtimalleriyle doluydu.

Öykü’nün aniden kaybolmasıyla çılgına dönen Demir, tavında dövülmeye devam etti.Demir’i adım adım baba yapan bu har, bu sevgi aynı zamanda içini yakan yeni duyguların da nedeni: Öykü’yü ararkenki telaşı, bir çocuğa sahip çıkamamanın suçluluğu, bulamamanın çaresizliği yani tepeden tırnağa  baba olma hâli! Kızını  bulduğunda tepkisi hâliyle  çok sertti, kedi görüp oyalandığını söyleyen Öykü’nün masumluğu hatta Candan’ın telkinleri bile sinirini geçirmeye yetmedi.Çünkü haftalardır içindeki yeni hislere bir de beter kaybetme korkusu eklendi. Uğur’un telefonuyla, istemeye istemeye soyguna giderken bile hapse girersem Öykü’ye kim bakacak dedi ve bitti!Ebeveynliğin içgüdüsel tüm kodlarına artık hakimdi!

Uğur’la Demir, müzeye giderken Cemal’in bu kusursuz planının sekteye uğrayacağını düşünüyordum da bu sektenin  Uğur’ un sakarlığı olmasını doğrusu  beklemiyordum.O gergin anı hafifleten bu sakarlık, ikilinin kurtuluş bileti olurken kapıda beliren ekip arabası Demir’in aklına  şüphe tohumlarını da  ekti.Tam kaçtılar derken karakola götürülmeleri, komiserle diyalogları yine bir Demir – Uğur klasiği olarak çok keyifliydi.Ve fakat bu bölümle  birlikte artık biraz Uğur’un hikâyesini de beklediğimi belirtmeliyim.Demir, tamam yokluğun tedrisatından geçmiş, hatta sınıfta kalmış, bu yollara da böyle sapmış; anladım.Ama                       – görünürde –  sıcacık bir anneye,  gayet normal bir hayata sahip  olan Uğur’un dolandırıcılık kariyerini, hayatın hangi sillesine borçlu olduğunu gerçekten merak ediyorum.

Hayatın sillesinden söz açılmışken  Asu’yu anmanın tam vakti… Kendisini yetiştirme yurduna bırakan annesinin mezarı başına, gecenin bir yarısı giden Asu’nun  monoloğu bence bölümün en etkileyici sahnelerinden biriydi. Asu’nun boş bakışlarında, çıldırmanın eşiğindeki gülümsemesinde, delilik ve ölmek arasında sıkışıp kaldığı tüm ifadelerde Selin Şekerci’nin bu rol için biçilmiş kaftan olduğunu bir daha anladım.Nefret ettiği annesine dönüşen Asu, tüm yükünü alay ede ede döküp saçarken birden “Öykü var ya hani torunun, çok akıllı kendine baba yapmış” deyiverdi!”Baba Yapmış!” Hiç yoktan, icat edilmiş  birini gösteren  bu cümleyle Demir’in, Öykü’nün gerçek babası olmadığına dair de bir  kırıntıyı daha böylece  almış olduk.

 

Öykü’nün, çocuk aklıyla boyundan büyük adımlarla kimseyi üzmeden her şeyi çözmenin yollarını aramaya devam ettiği sekanslarda; önce öğretmenini kandırıp okuldan kaçıyor, tomografiye girip sonra yetiştirme yurduna sızıp  yeni hayatının planlarını yapıyor. Bu noktada bu her şeye vakıf, kendini zerrece düşünmeyen ve neredeyse hiç açık vermeyen 8 yaşındaki çocuk fikrinin benim açımdan biraz fantastik bir hâl aldığını söylemeliyim.Kendini dâhil etmese de  Demir ve Candan’ı hayallerinde evlendirdiği tatlı sahneler – ki burada Gece’nin giysisi, genel resim çok sevimliydi – dışında bu hafta çocuk Öykü’yü göremedim. Sözde teyzesinin bunca travmaya yol açtığı bir çocuğun, öz be öz annesi tarafından terk edildiğini öğrendiğinde kopacak kıyameti şimdiden sezebiliyorum.

Asu kimin elinde patlayacağı belli olmayan bir bomba gibi ilerlerken yine Cemal’in kapısında buldu kendini.Cemal’in kusursuz planının çökmesinden hemen sonrasındaki bu buluşma – tamamıyla düşkünlükten dahi olsa – Cemal’i keyiflendirdi. Asu’nun sadece etrafında gezinmesi bile yeterliyken Almanya’ya gideceğini söylemesiyse onu dağıtmaya yetti. Candan’ın kapıya geldiği an, Asu’nun Candan’ın karşısına çıkmasıysa alenen rakibini merak eden, kadınca bir refleksti. Asu’nun bu kontrol edilemez hâli Cemal’in başına daha çok iş açacak gibi görünüyor ki daha  Candan’ın kafası karışmaya başlamadı bile.

Candan’ın hayatında Cemal’in henüz bir yeri olmasa da Cemal öyle kolayından yakasından düşecek gibi durmuyor ancak Candan’ın Demir’le ilişkisi de giderek sağlam minik adımlarla ilerliyor.Çamaşırhanede buluşan Demir ve Candan’ın bu sevimli sahnesinde, Demir’in Candan’a hakikati bildiğini,  incitmeden söylemesi güzeldi. Candan’ın üstünden bir yük kalktı, hafifledi.Demir mahir bir adam, Candan’ın kız kardeşinin bisikletini tamir ettiği gün, aslında ruhunu da tamir edeceğinin sinyalini verdi. Ancak ikili arasında hâlâ büyük bir sır var ve keskin bıçağın ortaya çıkmasıyla bu ilişkinin seyri değişecek. Candan’ın Demir’ in dolandırıcı olduğunu öğrenmesine seve seve vesile olacak Cemal bir yanda, fütursuzca gezinen Uğur diğer yanda var oldukça bugünlerin çok uzak olmadığını düşünüyorum.

Yeni dertler yüklenedursun, gündelik sıkıntıları Demir’ i yine rahat bırakmadı, bölümün başında ortadan kaybolan Öykü’nün bir de okula gitmediğini öğrenen Demir –tam da sosyal hizmet görevlilerinin ziyaret edeceği gün– zıvanadan çıktı. Emek emek, hacı annenin  bile günahına  girerek hazırladıkları rahat, huzurlu aile masalına yine de bir gayret devam etti Demir. Ancak Öykü’nün memurlara verdiği yanıtla Demir’in üzerine buz gibi sular boşaldı.Bir vakittir kendini inandırdığı her şey ters yüz oldu, ne için uğraşıyorum ben deyip çekip gittiği  anda kendince tamamen haklıydı. Ta ki Doktor İhsan’ın telefonu gelene kadar…

Hastanede İhsan’ın karşısında en hazırlıksız hâliyle oturan Demir’in yüzündeki  o şok hâlini, ufacık bi’ adama dönüşmesini, daha biraz önce içinden geçen şeylerin nedametini, hepsini gördüm. Duyduklarına yabancılaşması, tüm seslerin uğultuya döndüğü an fondaki Sezen Aksu’yla ben de  dağıldım!Yer çekimi yok oldu, dünya döndü, insanlar konuştu, gülümsedi. Demir’in bedeni, sadece bu anların yanından usulca geçti.Suskunların arasına karıştı. Buğra Gülsoy bu sahnede tek kelimeyle nefisti. Bu sahneyi  akan, yaşayan bir sahne olarak ekrana geçiren yönetmen Gökçen Usta’yı ayrıca tebrik ederim.

Hani rüyada düştüğünüzü görürsünüz, içinizden bir şey kayar ve aniden irkilirsiniz; haftanın finalinde Demir’in Öykü’ye, eve giderken duygusunun tam da böyle olduğunu hissettim. Baba – kızın birbirine sımsıkı sarıldığı, sığındığı o anda, Candan’ın Murat’tan gerçeği öğrenmesi ve kahrolması baba – kızın bu çetin yolculukta yalnız olmayacağının habercisi.

Emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum. Haftaya görüşmek üzere, sevgiler

  • Suskunlar, İhsan Oktay Anar’ın aynı adlı kitabı, yani Hamuşan. Mevlevilere ait olan bu terim, susanlar anlamına gelir, mezarlık ve ölüler yerine de kullanılır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.