Yazar: Sinem ÖZCAN

‘Keder’ de duraklayan çarkıfelek, bu hafta en ağır darbesini Aziz’e vurdu. Aldığı kararların arkasında durmaya çalışırken Kerem ve babasına, annesinin de eklenmesiyle “cellat”ları tam kadro üstüne gelir oldular, iyiden iyiye. Aziz, yaşadıklarıyla; Feride aklı ve yüreğiyle savaşırken ben Salih Baba’nın bir cümlesinde takılı kaldım. “Allah’ın dünyayı kederlerin madeni yapmasının sebebi, seni ondan vazgeçirmek içindir.” dedi, kederi tanımlarken. Haftalar önce Aziz’in arkasından “Yolun çok sarp evlat!” deyişi de düşünce aklıma ikisi birleşiverdi ve çıkan sonuç: “Aziz, dünyadan vazgeçebilsin diye kederlerin en ağırıyla sınanıyor.” oldu benim için. Girdiği yol, dünyadan ayrılıp bambaşka bir ‘dünya’ ya varma yolu… Orada yürümeyi istemek için de buraya ait ne varsa bırakmaya gönüllü olması gerek. Yanına sadece onu “gerçek” aşka götürecek bir sevda alıp onun için yolu aydınlatanın peşine takılıp gitmesi lazım ve bunu fark edebilmesi için de “cellat”larının ona sunduğu her kederin tadına bakması şart.

Haftalardır sorduğum sorunun cevabını bu hafta alınca huzurla onun yolculuğunu izler oldum, şimdi. Zanna göre hüküm vermiş ve Aziz’e “katil!” yaftasını yapıştırıvermiştim ben de Feride gibi. Değilmiş! Yaraladıklarından biri ağır yaralı ama diğer ikisinin de sağ olduğunu Altan’a “Onların yerini değiştir.” demesinden anladık. Muhtemelen Kerem için koz olarak tutuyor onları da elinde. Aziz’in can almadığı ortaya çıkınca kocaman bir nefes aldım doğrusu. Şimdi, Aziz’in niye Salih Baba ve Abdullah Efendi için itibarlı olduğunu anlamak biraz daha kolay. Henüz benim görmediğim bir ışık görüyorlar onda belli ve ben artık onun katil olmadığına ikna olunca o ışığın peşine düşebilirim, gönül rahatlığıyla.

Feride de Yalçın’a görüntüleri teslim etmeyi reddederken Abdullah Efendi’nin “Zanna göre hüküm verme!” hikmetini hatırladı ve Aziz’e inanmayı seçti. Yalçın, olayın nefsi müdafaa olduğunu söylediğinde bir kez daha düşündüm ve evet, Yalçın haklı. Olaya dıştan baktığınızda durum bariz nefsi müdafaa. Yalçın da beni gibi Aziz’in soğukkanlılığına takıldı. Ne olursa olsun bu kadar rahat adam öldürmeyi onun karanlık tarafına kanıt saydı. Bu defa zanna göre hüküm vermemeyi becerdim, işte! Evet, çok soğukkanlıydı Aziz ama Yalçın’ın bilmediği, bizim kısa kısa gördüğümüz bir başka durum var: Aziz ve Altan şartları çok ağır bir askerlik dönemi geçirmişler. Altan’ın sırtında hâlâ anıları çok canlı. Bu da demektir ki askerde pek çok kez çatışma içinde kaldılar ve belki de defalarca adam vurmak zorundalardı. Muhtemelen özel bir eğitim aldıkları için de şimdi o soğukkanlılığı bana farklı göründü. Karanlık bir tarafı olduğundan değil, bu tür durumlar için eğitilmiş olduğundan profesyonel bir tavrı olabilir.

Feride, Aziz’in karanlık tarafına değil Salih Baba ve Abdullah Efendi’nin aydınlattıkları yana odaklandı. O da benim gibi anlamlandıramasa da Aziz’in ikisinin de kıymetlisi olduğunun farkında ve yüreğinin sesi, aklını susturdu: sana inanmayı seçtim ben, dedi. Onunki çok zor ama net bir seçim. “İnanmayı seçtim!” diyorsanız anlayamadıklarıma, çözemediklerime, bilmediklerime ve düşünemediklerime rağmen “Seni seçiyorum.” diyorsunuz, bir bakıma. Aziz’in bölüm boyunca üç kez “Hâlâ bana inanıyor musun?” diye teyit alması da o seçimi mühürlemekti bana göre. Son anda “Git ve yapman gerekeni yap!” deyişi de Feride’nin yüreğinde değil ama aklında kalan son şüphe kırıntılarını yok edip seçiminin mükafatını ona sunmak için bir adımdı. Yalçın bir kez daha Aziz’i tutuklamak için hamle yaptığında gerçek çıkacak ortaya, adamların üçünün de yaşadığı ve zanna göre hükmün yanlışlığı kanıtlanacak. Bu hamleyle Aziz, sadece Feride’yi değil bir de Yalçın’ın müttefikliğini kazanabilir diye düşünüyorum.

Kerem’in sürpriz iş birliği Yalçın’ın kurgusundaki hatayı koydu ortaya. Haftalardır o şemanın en büyük yanlışı, olayların ana kahramanını Aziz zannetmesi, dedim durdum. Şükür, Kerem gelip önce oraya müdahale etti. Etti etmesine ama bu defa da “Her şeyin başı Almanya” diyerek önümüze yepyeni bir düğüm bıraktı. Kerem’in elindeki dosyalar gerçeğin bir bölümünü aydınlatıyor muhtemelen ve onların izi Almanya’ya kadar sürülebiliyor ama öte yandan olayın bir de mahalle ayağı var ki sanıyorum Almanya’nın öncesi de orada yatıyor. Yalçın’ın da Kerem’in de Aziz’in de bütün yapbozu tamamlayabilmeleri için birbirlerinin elindeki paralara ihtiyaçları var. Kerem, bir noktada çok haklı o da Tahsin Bey’in düşünülenden de güçlü olduğu. İki haftadır tanık olduğumuza göre birilerine bir borcu var: Saat, dosyalar ve kutular ondan istenenler. Dosyalar, Kerem’in elinde; diğerleri mahallede ve mahalleye giriş anahtarı da Aziz. Bu noktadan sonra Kerem ve Aziz’in aynı safta olmaları mümkün olmadığından Yalçın ortada durup ikisinden gelenleri birleştirmek durumunda, büyük resme ancak böyle ulaşacağız gibi görünüyor.

Tahsin Bey’den bir saat istendiğini biliyoruz. Aziz’in aldığı haberle sarsılıp kendini kaybettiği anda, Salih Baba’nın dükkânındaki saatlerden biri yere düşüp paramparça oldu. Alamet’in saatin yanında bulduğu kâğıdı düşününce aranan saatin o olduğu geliyor aklıma. Muhtemelen saat değil, Salih Baba’nın ustalıkla ortaya çıkardığı şifre birileri için çok önemli. O şifre şimdilik Salih Baba’da ama biz Abdullah Efendi’yi biliyorsak onu da alıp sahibine verecektir. Tıpkı, Çakal Necmi ve Tekin’in getirdiği kutularda olduğu gibi. Geçen hafta Salih Baba onları “Dikkatli olun!” uyarısıyla uğurlamıştı. Anlaşılan o kutular Tekin’in koluna mal olan bir mücadele sonucu alınmış. Onların elinde kırmızı kutuyu gören Abdullah Efendi, şimdiye kadar gösterdiği en net tepkiyi verdi. Yüzü aydınlandı; kutuyu kucakladı ve uzun bir süre usul usul okşadı. Belli ki ucu Abdullah Efendi’ye uzanan bir hikâyesi var kırmızı kutunun ve onun adresi de Altan oldu. Altan’ın Necmi ile bağı olduğunu düşündüğümden sanırım, kutunun sahibinin Altan oluşuna bir ayrı sevindim. İlk günden beri ben onun karanlığına değil çok derinden ışıldayan beyazlığına vurgunum. Bana sorarsanız Altan, çıktığı bu yeni yolda da Aziz’i yalnız bırakmayacak.

Kerem, ailesi adına adalet istediğini söyleyip Yalçın’ın yanında aldı soluğu. Karşımızdaki Kerem olmasa yürekten inanacağım dediklerine ama kafasında kırk tilki dolaştırıp kırkının kuyruğunu da birbirine değdirmeyen adamdan söz ediyoruz. Açıkçası olayın bu kadar basit olduğuna inanamıyorum ben, var yine bunun bir hesabı ve Yalçın’ı olayların içine kasten çekiyor diye düşünüyorum. Sadece bir cümlesine çok takıldım. “Benim abim asla yalan söylemez!” dedi ki bence samimi olduğu tek yer de bu. Aziz’den ailesiyle ilgili gerçeği öğrendiği andan itibaren bunun doğruluğunu sorgulamadan olayın üstüne gitti, çünkü. Bu cümleyi Yalçın’a kasten söylediğinden de eminim. Her ne kadar Aziz’i yok etmeyi koyduysa da kafasına ona tuhaf bir saygısı da var. Belki de Tahsin Korkmazer’i abisinin yardımı olmadan bitiremeyeceğinin farkında ve Yalçın’ın Aziz’i düşman safında görmesi de bu yüzden işine gelmiyor. Perihan’ın ona verdiği fotoğrafın bir kopyası da Sultan’ın elinde. Sultan, Alice’in hikâyesini öğrenmekte kararlı ama öte yandan her görenin vurguladığı bir benzerliği de var Alice’le. Bu ekmek kırıntısını da alıp şimdilik kenara koyuyorum. Sultan bir şekilde bu olayın bir yerinde konumlanacak ama birkaç kırıntıya daha ihtiyacımız var. Gerçi Tahsin ve Perihan Korkmazer çiftini gördükçe Kerem bunların öz oğlu da Aziz ve Sultan’da mı bir karışıklık var acaba diye düşünmüyor da değilim zira Aziz ve Sultan’ın kişilikleri, genetik bilimiyle alay ediyor.

Perihan, zedelenen imajını tamir etmek için hiç tereddüt etmeden öz oğlunu yerle bir etmeyi seçti. Öylesine acımasız ve katı ki tavrı hiçbir şeyden etkilenmez dediğim Nehir dahi vicdana geldi ama Perihan için sosyal imajı oğlunun çok önünde. Şirketi zarara sokmak da yetmeyince çalışan onca insanın canını tehlikeye atmaktan da kaçınmadı. Aziz, onlar için “cellat” derken çok insaflı bence. Cellat verilen emri uygulayan adam ama karı koca Korkmazerler, Tanrıcılık oynuyor bana kalırsa. Maddi kaybın büyüklüğünün Aziz’i bir ortaklığa mecbur edeceğini ve bunun bedeli olarak da Nehir’le evlenmek zorunda kalacağını hesaplıyor Perihan Hanım. Bütün zalimler gibi özünde korkak ve yine bütün zalimler gibi özünde aptal oysaki. Aziz, bugüne dek önemsediği maddi değerlerin hepsini elinin tersiyle itecek kıvama geldi geliyor, çünkü. En uç noktada ceketini alıp çıkabileceği bir şirket için böyle bir adımı atmayacağını Perihan Hanım’ın aklı almasa da şifa bulmaya koştuğu yerin Salih Baba’nın yanı olduğunu gören bizler için durum çok açık. Kendinden ve dünyadan kaçmaya gittiği yerde sorgusuz sualsiz kabul edildi, Aziz. “Neyin var?” diyen olmadı, “Niye geldin?” diye sorgulayan olmadı. “Ne istiyorsun?” hiç denmedi. İhtiyacı olan uzlet köşesi ona sunuldu, içini soğutacak bir yudum suyu da Abdullah Efendi’nin elinden içti hepsi, o. Bunu yaşayan bir adamı artık parayla pulla, güçle, iktidarla hele hele tehditle kandıramazsınız. Sizi görmez bile, yürür gider öylece.

Aziz, iç hesaplaşmalarını rüyalarında yaşıyor. “Saklandığım o derin ve karanlık rüya mağaralarımda, neden gerçeğin bizzat kendisi çarpıyor her seferinde yüzüme?” sorusuna cevap arıyor. Arıyor aramasına da hakikatle gerçeği birbirine karıştırdığından cevap, ona şimdilik yüzünü göstermiyor. Rüyaları onun yüzüne gerçeği çarpmıyor aslında. Hakikatin kapısını aralıyor. Bu seferki rüyasında, çöken binanın altında kaldı Aziz. Duvarın öbür yanında kalabalık, gösterişli bir parti… Bana sorarsanız duvarın öte yanında kalan o gösterişli hayat ve o hayattaki Aziz, onun geçmişi. Feride’den önce yaşadığı, sevmese de içinde bulunduğu tercih ettiği yapmacık dünya. O dünyada etrafındakilere gösterdiği keyifli, yüzü gülen ve mutlu bir adam var ama bugün, içinde binalar çöküyor hem de temelinden çöküyor. Ailesinin onun için kurduğu dünyanın altında kalıyor Aziz. Dünyası çöküyor kısaca. Artık o eski hayata ve oradaki Aziz’e uzaktan bakıyor ve oradaki yapmacık ışığa koşmuyor. Kendi karanlığında, çöken kalıntıların arasında kalmayı seçiyor çünkü henüz düşünde görmese de o yıkıntıdan yeni bir hayat kuracak kendine. Kendisine inanan ve “canım” dedikleriyle küçük, gösterisiz ama gerçek bir dünya kuracak.

Aziz, şimdiye kadar Kerem’i ve babasını durdurma mücadelesi verdi, bu mücadeleye de kendi adına değil etrafındaki herkes için özellikle de ailesi için girmişti ama ilk kez farkına vardı ki onu maddi ve manevi yok etmeye kararlı olanlar var. Artık savaşı çok daha kişisel ve sadece Tahsin Korkmazer ya da Kerem’le sınırlı değil. Çöken dünyasının altından kendini kurtarmak için bir başka savaş gerekiyor. “Huzur için öfkemden güç alıp, yeni bir savaşa giriyorum.” diyerek hücum borusunu çaldı. Bundan böyle yeni bir menzili var Aziz Korkmazer’in: huzur. O menzile varmak için de “kendisine inanmayı seçen”lerden destek alıp cellatlarıyla kavgaya girecek. Bundan böyle Korkmazer Aziz değil sadece Aziz olarak göreceğiz onu. Sonuna o “huzur” dese de “vuslat” a varma yoluna girdi, bir kere. Ne diyelim gazası mübarek olsun!

Yazan, yöneten, canlandıran ve set gerisinde büyük yük omuzlayan herkesin emeklerine sağlık.

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

2 Comments

  1. ahmet adar 19/03/2019

    Çok güzel yorumlarınız için emeğinize ,akjınıza sağlık.

    1. Sinem ÖZCAN 19/03/2019

      Asıl sizlerin sabırla okuyan gözlerine sağlık, çok teşekkür ederim.