Yazar: Sinem ÖZCAN

Bu hafta “huzur” bulduk Vuslat’ta. “Bast” hanesine kondu, yolcu. Konduğu anda da Salih Baba’dan uyarıyı aldık: “Döşekte dur ama rahatlamaktan sakın!” Kalp huzurunu da adabıyla yaşamak ve dengede kalmak lazım, dedi Baba.

Geçen bölüm, Aziz aklanmış ve taşlar yerine oturmaya başlamıştı ta ki son anda ortaya çıkan Bülent Bey’e kadar… Onun yaratacağı tehlikeyi fark etmişti Aziz, etmesine de ego dediğiniz şeytan kolayına dizginlenmiyor. Son anda, ondan korkmadığını göstermek adına “Aradığınız her neyse bu zaman kadar bulamadığınıza göre öylece alamıyorsunuz demek ki…” deyiverdi. Son sözü söyleyen olmanın gururuyla da yürüyüp gitti. Huzuru ve rahatlığı, adabıyla yaşayamayınca da Bülent, maalesef Sultan’ı ”öylece alıverdi.”

Aziz, çok akıllı bir adam… Karşısındakini görür görmez, bugüne dek uğraştıklarına hiç benzemediğini fark edecek kadar akıllı; tehlikeyi küçümsemedi de aslında sadece nereden geleceğini kestiremedi. O, Kerem’e ve oyunlarına alışkın ki onlarda bile çoğu zaman ancak Kerem’in tuzağına düştükten sonra kurtulmayı başarabiliyor. “Savaş”ı başlatan da şartlarını belirleyen de o değil. Kerem’de de değildi, Bülent’te de değil. O, iyi bir savunma oyuncusu. Hücumları püskürtmeyi başarıyor ama bir adım öne geçmek için hamle yapma fırsatı olmuyor. Belki de ona hayatın biçtiği rol bu: Saldırma, koru! Belki de ondan Abdullah Efendi’nin bu kadar kıymetlisi oluşu, belki de ondan, “Biz, senin kalbini açıp genişletmedik mi?” ayetiyle müjdelenmesi. Bu yol, Aziz’in yolu; satrancı urefanın piyonu o! Zorlu da olsa gideceği yer belli ve son menzile varana dek yolunu temizleye temizleye, önünü aça aça yürümek zorunda.

Bülent Bey’in ortaya çıkışının yarattığı soruların cevabını, onu başına saranda aramaya çalıştı, Aziz: Tahsin Korkmazer’de. Tahsin Bey’in söyledikleri bir yandan sorularımıza cevap oldu, bir yandan bildiklerimizi karıştırdı. Her şeyi başlatan, Tahsin’in Kerem’in hayatını korumak istemesi gibi görünüyor şu anda, tabi doğruyu söylüyorsa… Tahsin Bey’in babasıyla Bülent Bey’in ortak olduklarını da Bülent’le Aneta’nın kızları Alice’in aslında Nazlı olduğunu da öğrendik. Anlaşılan çatırdayan bir evlilik varmış ortada ve Alice, bu huzursuzluktan kaçıp bir anlamda Tahsin’e sığınmış. Yeni bir kimlikle, babasının karşısına çıkmadan Mehmet’le evleniyor ve asıl kargaşa orada başlıyor. Şu an Mehmet’in, Bülent ve Tahsin’le nasıl bir araya geldiğini bilmiyoruz ama onlara tuzak kurduğunu öğreniyoruz ve Tahsin, Kerem’i korumak için Mehmet’le Alice’i öldürüyor. Daha doğrusu öldürdüğünü düşünüyor. Bülent, Kerem’i de yok etmek istiyor ve Tahsin bu kez de onun hayatını korumak için Gülten’in oğlunu kurban ediyor. Aziz’in kıl payı kurtulduğu kazada ölen çocuğu Bülent, Kerem zannettiği için onun peşine düşmeyip kendi hayatına dönüyor.

Şimdi buraya kadar benim kafamda cevaplanmamış iki dev soru kaldı: İlki, Tahsin Korkmazer gibi bir adam Kerem için bu savaşı niye versin? Sadece masum bir çocuğu korumak adına olduğuna inanamıyorum zira onu korumak için bir başka masum çocuğun kanına girmiş durumda. Bir nedenle Kerem’in Tahsin için önemi var. Burası netleşmeden beni, Alice’i bile öldürmeye kalkışmasına ikna edemeyecek. İkinci sorum da şu: Bülent Bey, bunca zaman sonra neden şimdi saatin ve diğer eşyaların peşine düştü? Salih Baba’nın ağzından sık sık “döngü” sözünü işittik ve ilk bölümden beri de çok yakında başlayacağını vurguladı durdu. Peki ama niye şimdi? Tamam, kabul ediyorum; Kerem’in ortalığı karıştırması ve ailesinin peşine düşmesi her şeyi hızlandırdı ama Bülent Bey, Kerem’in varlığını öğrenmeden önce saatin, dosyaların ve diğer eşyaların peşine düşmüştü, zaten. Bu hafta “Tahsin, bana yaptıklarını aynen yaşayana kadar bu iş, devam edecek.” dediğine göre Tahsin Bey, anlattığı kadar masum ve iyi niyetli değil, demektir.

Bilmecenin başka parçalarını da Kadırga’da Çakal Necmi’yle Salih Baba’nın konuşmasından öğrendik. Abdullah Efendi’nin geçen hafta alıp götürdüğü defter, tahmin ettiğimiz gibi bir günlükmüş. Kapağındaki N.K Harflerinin açılımının da Nadide Korkmazer olduğunu ve Aziz’in babaannesine ait olduğunu anladık. Ben baştan beri Mehmet Şefik Bey’i öykünün iyi adamlarından sanmıştım ama Çakal Necmi “Aziz, dedesinden çok babaannesine benziyor.” diyerek bana ağzımın payını verdi. Nadide Hanım’ın günlüğünden öğrendiğimize göre üç ortak var: Mehmet Şefik Bey, Bülent ve adını ilk kez duyduğumuz Şakir. Nadide Hanım, Şakir’in; kocasını bu ortaklıktan vazgeçirmeye çalıştığını ama bilinmeyen bir nedenle Mehmet Şefik Bey’in Bülent ne derse yaptığını da söyledi. Üçüncü ortakla ilgili elimizde bundan başka bir ipucu yok. Zihnimin bir köşesi acaba o da Feride’nin dedesi mi diye karıncalansa da Faik Bey’in Bülent için, “yurtdışından gelmiş bir usta” deyişini hatırlıyor ve onu tanımamasına pek ihtimal vermiyorum. Gerçi Şakir, Feride’nin dedesiyse o zaman halasının ölümü de hatta belki Abdullah Efendi de bu yapbozda yerlerini alacak ve kafamda durum biraz netleşecek ama şu an için elimizde başka bir şey olmadığından o ipin ucunu çekmemeyi tercih ediyorum.

Nadide Hanım’ın, Madam Aneta ile ilgili anlattıklarına Çakal Necmi’nin “Onu korumak için çok uğraştım.” deyişi de eklenince Bülent’in tehlikeli bir adam olduğu iyice netleşiyor. Üstelik Necmi onun için “sınırları yok” ifadesini de kullandı ki torunu Kerem’e bakınca bunu anlamak da çok zor değil. Nitekim tamamen masum üstelik de yürüyemeyen bir kızı kaçırması, gerçekten de “Savaşta her şey mubah!” diyenlerden olduğunun kanıtı. Asıl derdi, Tahsin Korkmazer’le olduğu hâlde bir şekilde Aziz’i oyunun içine çeken de o. Bunun da gerçek sebebini merak ediyorum, doğrusu.

Aziz’in oyunun tam ortasında yer alışı, gördüğü rüyayla da vurgulandı. Sultan’ın, Fırat’ın, Feride’nin ve ismini tek tek seçemediğim pek çok kişinin yardım çığlıklarına koşamadı Aziz. Koşamadı çünkü batağa saplanıyordu. Onlara yetişmek için debelendikçe daha da derine gömüldü. Kurtulamıyordu ki kurtarabilsin… Taa ki Abdullah Efendi çıkıp gelene kadar… “Biz senin kalbini açıp genişletmedik mi?” müjdesi onun dilinden iletildi Aziz’e. Onu bataktan çekip alacak olan da Abdullah Efendi. Kendi kurtuluşu da aklıyla ve gücüyle değil açılan, genişleyen gönlüyle olacak demektir. Bataktan kurtulduğu an, omzuna konan el de ona müjdeyi gönderenin desteği gibi geliyor bana. Salih Baba, “bast”ı anlatırken gördü rüyayı Aziz; onun rüyasını hisseden Abdullah Efendi de Aziz’in kalp huzuruna ereceğini o harika gülümsemesiyle taçlandırdı ve biz yine gelip Abdullah Efendi’de durduk.

Kırmızı defteri eline alıp kaybolmuştu, Abdullah Efendi. Belli, defter sahibine gidecekti ama sahibi kim? Götürüp Altan’ın çiçeklerinin dibine bırakıvermiş, meğer. Daha önce kutuda ve mektupta yaptığı gibi Aziz’e değil eve bırakmayı yeğlemiş bir defa daha. Emanetler Aziz’in mi, Altan’ın mı yoksa ikisine mi ait? Kafamı kurcalayıp duranlardan biri de bu. Broşu ve saati doğrudan Aziz’e veren Abdullah Efendi, diğerlerini o yokken bırakmayı seçti. Bunlardan Altan’ın da haberdar olmasını istediği çok açık ama niye? Altan bu denklemin neresinde? Üstüne üstlük kıymetlisini iftar sofrasında Salih Baba’yla bırakıp kendisi niye Altan’ın yanına gitti? Salih Baba olsa şimdi “Allah’ül âlem” der geçerdi ama takdir edersiniz ki ben henüz bu noktaya varamadım. Hazır lafı açılmışken gündüz “kolları sıvayıp” adamı konuşturmaya(!) giden Altan’ın, akşam oruç açmaya hazırlandığını görünce içimden “Hakkaten oldu, Altan. Tuttuğun oruç, oruç oldu yani!” diye söylenmedim değil ama onun sofrasına kurulan Abdullah Efendi’yi görünce kendimden utandığım da doğrudur. Yine zanna göre hüküm verdim, Altancım affet beni! Ee ama ben sıradan, vasat beyinli ve somut düşünen bir garip Sinem’im; itiraf ediyorum, Abdullah Efendi’nin Aziz’den sonra Altan’a bu iltifatını da bir miktar kıskanmış olabilirim, yani!

Bölümün sonunda bir büyük bomba daha kondu önümüze. Tahsin’in Ali’den öğrendiğine göre Alice yaşıyor. Üstelik bu bilgiyi, evladının nasıl öldüğünü öğrenince delirmenin eşiğine gelen Gülten’le de paylaştı, Tahsin Korkmazer. Tesadüf değil tevafuk diyen Salih Baba’nın kulakları çınlasın; Kerem de annesinin yaşadığını böylelikle öğrendi. Şimdi işler yine karıştı. Tahsin, Alice’in yaşadığını bilmiyor, muhtemelen Alice babasının hem kendisini hem oğlunu sağ bırakmayacağını düşündüğünden hiç ortaya çıkmıyor. Ben izninizle yine Abdullah Efendi’ye döneceğim. Araftakilerin her şeye vâkıf olduklarını düşünerek onun Alice’in yaşadığını bilmemesi mümkün değil gibi geliyor bana. Eğer Alice Almanya’da değil İstanbul’da gizleniyorsa bir şekilde onunla irtibatı vardır diye düşünüyorum ve aklıma Hasibe, ona iftira attığında nezarete giderken Salih Baba’ya verdiği paralar geliyor. O paraları Tekin ve Ahmet eliyle yerine ulaştırmıştı Salih Baba, acaba diyorum “o yer” Alice mi ki? Çehov’un “Duvarda bir tüfek asılıysa o tüfek patlar.” sözü uyarınca Alice sonunda çıkıp gelecek, belli ki… Kerem mi bulur, Aziz mi ulaşır yoksa Abdullah Efendi, onu da kolundan tutup birinin kapısına mı bırakır bilemem ama Alice’le tanışmaya az kaldı. O zaman Sultan’ın ona niye bu kadar benzediği gizemini de anlarız, elbette!

Sultan ve Fırat’ı, Bülent Beyin ellerinde; Kerem’i hayatının şokunda ve Aziz’i bir kez daha çaresizliğinde bıraktık, bu hafta da… Feride; Aziz’in hediyesi olan tohumu sabrı ve sevgisiyle büyütürken ben de kafamdaki tilkilere tek sıra halinde dizilmeyi öğretmeye gidiyorum, izninizle…

Yazan, yöneten, canlandıran ve set gerisinde büyük yük taşıyan herkesin eline, emeğine sağlık.

 

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.