Yazar: Sinem ÖZCAN

Vuslat, bu hafta beni karmakarışık etti; neyi nasıl birleştirip nerden girip ne söyleyeyim bilemedim. Haftalardır ilk kez bir teorim yok ama bunun ana nedeni bambaşka… Ben bu hafta rejiye öyle bir takıldım ki bütün dikkatim, ona yönelince ipuçları kayıp gitti elimden. O yüzden bu hafta yazarak düşünmeyi seçiyorum, izninizle.

Bülent Bey ve yaşananlarla ilgili ipuçları bu bölüm izleyiciye değil, karakterlere verildi. İlk kez biz, ekran başındakiler, karakterlerden daha az şey biliyoruz. Yalçın, Aziz ve hatta Kerem ellerindeki dosyalarda yer alan bilgiler sayesinde Bülent Bey’in konumunu ve bağlantılarını çözdüler ama o dosyalarda ne var, biz bilemiyoruz. Bu yüzden de ben görünmeyeni görmeye çalışarak akıntıya kürek çekmeden elimdekileri birleştirmeye ve oturmayan taşların neler olduğunu bulmaya çalışacağım.

Aziz doğru tahmin ediyor, Bülent’in asıl hedefi kendisi ve onu şeytanın bile aklına gelmeyecek bir sınava soktu. Öte yandan Aziz, bu hafta yolculuğunun “deniz” adımında. “Kul sevdiğine ulaşmak için hayret denizine düşer.” dedi, Salih Baba. Aziz de sevdiklerini koruyamama korkusuyla savaştı. Bir yanda Sultan ve Fırat öte yanda Feride… Masalsı bir sınav ve bir masal kahramanı… Kardeş mi, mâşuk mu? Akılla mı gönülle mi seçmeli? Hem çok hızlı karar vermeli hem tereddüde düşmemeli hem de zekâsını sonuna kadar kullanmayı bilmeliydi, Aziz. Salih Baba’nın sınavları “gönül sınavı”. Orada akıl işlemiyor, “sorgulamadan teslim olmak” lazım ama Bülent şeytani bir zekâyla oyun kuruyor. Onun imtihanını akılla aşmak zorunda. Öyle de yaptı. Sultan’ı kurtarıp geri dönme şansı yok ama Feride’yi kurtarıp onların peşine, yardım alarak düşebilirdi. Akılcı davrandı ve Feride’yi seçti. Söylemeden geçemeyeceğim o nasıl muazzam kurgulanmış bir sahneydi öyle! Son derece basit ama bir o kadar kurtulması imkânsız bir tuzak… Sahnenin duygusuna çok uygun bir ortam, siyah ve grinin baskınlığında karanlık ve kötücül bir atmosfer ve giderek artan bir gerilim… Planına, kurgusuna, çekimine ve akıl edilişine hayran oldum.

Hep söylüyorum Aziz, akıllı bir adam hem de çok akıllı. Nitekim kahraman olma sevdasına düşmeyip Sultan ve Feride için kendi başına mücadele etmeyi seçmedi. Altan ve Yalçın’ın yanı sıra asla güvenmese de gücüne ihtiyacı olduğundan Kerem’i de ekibe dâhil etti. Üstelik kutu ve saatin birbiriyle ilişkisini çözüp Bülent Bey’in korkusunu gerçeğe dönüştürdü. Aziz’i, aklıyla sınamak ve burada yenileceğini düşünmek Bülent Bey’in onu sandığı kadar tanımadığının kanıtı bana göre. Evet, anlık olarak şaşırtabilirsiniz, zorlayabilirsiniz de ama kontrolünü kaybetmesini ya da pes etmesini sağlayamazsınız. Sevdikleriyle sınansa da o bir şekilde Salih Baba’nın tezgâhından geçti artık; çözülmez ya da dağılmaz. Bülent Bey kalibresindeki bir adam bu noktada beni şaşırtıyor işte. Tamam, derdi Aziz’le; nedenini anlamasam da bu kadarını çözdüm ama yaptığının amacını kavrayamadım. Bu sadece Aziz’e “Ben seninle kedinin fareyle oynadığı gibi oynarım!” mesajı vermek içinse çok anlamlı gelmiyor bana çünkü oynayamadığını görmüş olması lazım. Sözünü ettiği gibi bir “pazarlık” derdindeyse o zaman da hamle yapmakta geç kaldı.

Bülent Bey, kutu ve saatin peşinde çünkü Mehmet Şefik Bey’in kasasına ulaşması lazım. Evde yan yana duran üç kasa gördük biz. Aziz, sonuncuyu açabildi. Diğer iki kasa öbür iki ortağın olmalı. Biri Bülent diğeri de geçen hafta adını işittiğimiz Şakir. Ya Şakir’in kasasının anahtarını ele geçirdi Bülent ya da o kasada olandan çekinmiyor demektir ama yardımcısına “Aziz, kasaya ulaşırsa çok kötü olur.” dediğine göre onu bitirebilecek güç, muhtemelen kasadan çıkan dosyada. Zaten her şeyi Kerem’e bırakıp ülkeyi terk etme kararı alması da boşa olmasa gerek.

Bülent Bey’le ilgili bilgilerimiz çok sınırlı. Yalçın’a, Abdullah Efendi kanalıyla gelen dosyadan anlaşıldığına göre en azından Türkiye’de bütün malını mülkünü bir başkasının üstüne yapmış. Yalçın’ın ismi görünce yüzündeki hayretten anlaşılan da bu bizim de bildiğimiz biri. Konuşmalardan Bülent’in en çok istediğinin bir erkek evlat olduğunu öğrendik. Bu noktada kafamı kurcalayan, “Oğlu olmamış ama Kerem onun torunu, niye “Kerem, benim umrumda değil” diyor, o zaman?” sorusu oldu. Yalçın’ın “Her insanın bir zaafı vardır, elbette Bülent de zaafı yüzünden hata yapacak.” yargısına sonuna kadar katılıyorum ama o zaaf, ne? Karısı, kızı, torunu olmadığı çok açık. Para ve güç olmadığını da her şeyi Kerem’e bırakıp gitmeye kalkmasından anladık. O zaaf, her neyse anahtarı Mehmet Şefik Bey olsa gerek çünkü sadece onun kasasında olandan korkuyor. Nadide Hanım’ın günlüğünden anlaşılan Mehmet Şefik Bey’in Bülent’in gerçek yüzünü gördüğü ama “Girdik bir kere çıkamayız.” deyip onun emirlerini harfiyen uyguladığı. Bu arada saatle ilgili anlatılanlardan, torununa sadece manevi değeri olan bir hatıra bırakmak peşinde olmadığını ve gizemi çözme sorumluluğunu Aziz’e yüklediğini de kavradık.

Peki; bu denli kirli oynayan, kötülüğü ve karanlığı herkes tarafından onaylanan bir adamın ortaya çıkmasından korktuğu sır ya da onun zaafı ne olabilir? Aklımda dönüp duran ilk soru bu ama cevabı yok. Henüz hiçbir yere oturmayan iki yapboz parçası daha var elimde: Abdullah Efendi ve Salih Baba. İçimden bir ses, Bülent Bey’in gizeminin onlarla bağlantısı olduğunu söylüyor bana, özellikle de Abdullah Efendi ile… Salih Baba, bu hafta Çakal Necmi’ye “Sen olaylara dahil olma!” diyerek belki de baştan beri en kesin talimatını verdi. Bu da bir ucunun Necmi ile ilişkili olduğunun göstergesi. Hâlâ muamma olan üçüncü ortak Şakir’le mi bağlanacaklar Bülent’e yoksa bambaşka bir ilişki mi var, bekleyip göreceğiz.

Bana sorarsanız işin en ilginç yanı, hiç kimsenin hatta öz babasının bile Tahsin Korkmazer’i ciddiye almaması. Mehmet Şefik Bey, emaneti oğluna değil henüz kundakta gördüğü torununa bırakıyor. Yani oğlunun bunu halledemeyeceğinin farkında. Bülent, onu zaten hiç dikkate almıyor ve direkt Aziz’e oynuyor. Salih Baba ve Abdullah Efendi de Tahsin’le ilgili en ufak bir işaret yollamadılar şu ana dek. Tahsin Korkmazer, gerçekten herkesin gördüğü gibi bu oyunun ufak bir piyonu mu bilemedim ama Fırat’ın dahi gözünü korkutmayı başaramadığı açık.

Fırat’ın Tahsin’e söylediklerini Sultan’ın ve Gülten’in duyması evdeki dengeleri de bütünüyle değiştirecek. Şu ana kadar babası ve ağabeyleri tarafından olup bitenin özenle dışında tutulan Sultan, öğrendiklerinden sonra babasından bazı cevapları almayı isteyecektir, diye düşünüyorum.

Bölümün finalindeki silah sesleri Bülent Bey’in ya kaçtığının ya da öldüğünün işareti. Hangisi olursa olsun o sırlarını açıklamadan çekildi, anlaşılan. İzleyiciler olarak biz, Yalçın ve Aziz’in bildiklerini önümüzdeki haftadan itibaren yavaş yavaş öğrenmeye başlayacağız. İkinci kasanın anahtarı da Kerem’de olduğuna göre şu an, herkes için en büyük bilinmeyen üçüncü kasanın sahibi Şakir Bey!

Yazının başında rejiye takılıp kaldığımı söylemiştim. Aslında takılıp kalmaktan öte deyim yerindeyse âşık oldum. Girişteki orman sahnesinde vuruldum önce. Sinema dilinde duyguları sözcüklerle geçiremezsiniz. Roman ya da öykü kurguluyorsanız işiniz kolaydır. “Sultan’la Fırat çok korkutucu, karanlık ve tehlikelerle dolu bir ormanda gözlerini açtılar”. der, bunu hayal etmeyi okura bırakırsınız ama sinema dilinde bunu anlatmak için göstermek zorundasınız. Barış Yöş ve Taylan Sancaktar o kadar muhteşem bir iş çıkarmışlar ki o sahnede kelimelerle bile bundan iyi anlatılamazdı. Renkler, sis ve uğultular çekim planlarına çok iyi bindirilmiş ve tüyleri diken diken bir ürkütücülük verilmiş sekansa. Hele Sultan’ın korkudan ninni söylediği, sahneye apayrı bayıldım. Onun etkisinden tam çıkamamıştım ki Feride’nin asılı olduğu yerde bulduk kendimizi ve sahnenin gerilimine çok uygun bir bakışla sunulmuş harika bir sekans daha izledim. Ardından finalde Kerem ve Bülent’in yüzleşme sahnesinde, duygularım aşka döndü.

Mekân harikaydı, renklendirme çok uygundu ve büyük bir incelikle yoğun bir kasvet sindirilmişti, sahneye. Kendimi bir an fantastik bir öykünün gotik atmosferinde hissettim, ben. Kerem’in Bülent’i öldürmek için eline aldığı duvardaki kılıç bile o atmosferin ruhuna uygun enfes bir detaydı. Bülent Bey’in yüzünü göstermeden o kadar estetik çekimler yapılmış ve yüzü o kadar doğal saklanmıştı ki bayıldım. İtiraf ediyorum, bölüm bittikten sonra o sahneyi açıp bir kez daha yeniden izledim ve yeniden hayran oldum.

Vuslat’ın iki büyük şansı var. İlki senaryosu, ikincisi rejisi. Bu ikisi, birbirini çok iyi bütünlüyorlar. Betül Yağsağan’ın kurguladığını çok özgün bir yorumla anlatıyor Barış Yöş. Dizinin ruhu için de oyuncular için de bu uyum çok ama çok önemli. Söylemeden geçemeyeceğim: “Kardeşim yerli dizi bu, sanat filmi mi çekiyoruz? Yap bir iki atraksiyon geç, işte!” mantığına özellikle de bu bölüm, bence “kapak gibi” cevaptır. Karşınızda böylesine işini ciddiye alan, “İzleyici anlamaz boş ver!” ukalalığından uzak duran, özenle ve yüreğini ortaya koyarak çalışan bir ekip varsa inanın bana izleyici bunu gayet iyi değerlendiriyor. Kimse bana “ama reytingler…” demesin n’olur. O kadar açık ki bu projenin “Aman Ayşe teyze anlamaz, Hasan’ın kafası karışır…” mantığıyla yapılmadığı, tribünlere oynamadan sadece işi “hakkıyla yapma” derdinde oldukları… Sadece bu “hakkını verme” anlayışları nedeniyle bile Vuslat benim için yapımından, oyuncusuna; rejisinden senaryosuna kadar çok değerli.

Yazan, yöneten, canlandıran ve set gerisinde büyük yük taşıyan herkesin eline, emeğine, yüreğine sağlık.

 

 

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.