Yazar: Sinem ÖZCAN 

“Sen Anlat Karadeniz”, adını ilk duyduğumdan beri beklediğim projelerden biriydi. Mahkeme zaptı yazsalar oturup okuyacağım iki ismin kaleminden çıkan, dünyasını Osman Sınav gibi bir ustanın kurduğu ve her işittiğimde mağduru benmişim gibi canımı yakan kadına şiddeti ele alan proje, bende ilk andan beri heyecan ve merak uyandırdı.

Dizinin bence çok başarılı geçen tanıtım süreci ve senaristleriyle yaptığımız röportaj, içerikle ilgili merakımı kamçıladı. Anlatılanların ekrana düştüğünde farklılaşabildiğini de daha önce defalarca izlediğimiz için hem korku hem coşkuyla oturdum ekran başına.

Gencecik bir kadının, bir psikopat yüzünden mahvolmuş hayatını izliyoruz. Üstelik bir de bunu “Ben Nefessiz yaşayamam!” diyerek aşk kılıfına sarmalayan bir yaratık var karşımızda. Yaşananların direk mağduru olmasa da annesiyle eve hapsedilen minik bir çocuğun dramı en az Nefes’inki kadar rahatsız edici… Denizin kenarında yaşayan ama ayağını denize hiç sokmamış, annesinin yarattığı masal dünyasında yaşayan ürkek ama dünya şirini bir çocuk Yiğit. Bölüm boyunca zihnimde, “Eğer Nefes kaçmayı başarmazsa bu adamın elinde geleceğin bir başka psikopatı büyüyecek.”  endişesi döndü, durdu. Nefes’e ciğerim yandı, Yiğit o yanığa tuz bastı.

Öte yanda delisi bol bir Karadeniz ailesi… Balım hariç henüz akıllısını görmedik, çok şükür!.. Katı bir Karadeniz kadınının yetiştirdiği dört deli adam ama niyeyse Tahir’in adı çıkmış. Bizim oralarda bir laf vardır: En akıllısı beşikte kafasını sallıyor derler bana sorarsanız o evin beşikte kafa sallayanı da Asiye… Çenesi boyundan uzun, belli kocasına sevdalı, en büyük rakibi kaynanası olan mert bir kadın o. İlk bölüm, yüreğimdeki yerini hemencecik alıverdi.

Nefes’in tabiriyle “hödük”, yengesinin deyişiyle “ama altın kalpli bir hödük”, Tahir… Belli ailenin gözbebeği, belli annesinin ayrı abisinin ayrı en büyük umudu…Deli dolu ama dümdüz bir adam Tahir. Öfkesi burnunda, lafı cebinde yaşayanlardan… Bu adamın karşısına Nefes gibi bir dünya güzeli değil de ucubenin biri de çıksa mazlum olduğunu anladığı an; tutar kolundan, çeker alır. Canı pahasına da önünde durur, kendi eliyle o cehenneme yeniden sokmaz.

Nefes, Vedat’a köle edildikten sonra defalarca kaçmayı denemiş ama her seferinde kafesine yeniden sokulmuş. Buna rağmen kaderine razı olup, çilesini doldurmaya yanaşanlardan değil o da. Canını kurtarmaktan öte, oğlunu kurtarmanın derdinde olduğu da ona kurduğu masal dünyasından belli. Görünen o ki şans ona Tahir olarak gülmeyi seçmiş, bu defa. Nefes, tesadüfle de olsa kendini Karadeniz’de ve Tahir’in karşısında bulunca hayatı yeni bir yola kapı açtı. O kapıdan geçmek de o yolda yürümek de ne yazık ki hiç kolay olacak gibi durmuyor.

Nefes’e hayatı zindan eden Vedat, elinden kaçıp gitmesine de izin vermez. Son çare olarak Tahir’le denize atlamayı seçen Nefes, Kaleli ailesine sarılacak ama onların da yılanı az değil. Vedat’tan ne kadar nefret ettiysem Saniye Hanım ve Mustafa’dan da o kadar rahatsız oldum. Vedat’ı psikopat diye damgalayıp geçmek kolay ama diğer ikisi pirincin içindeki beyaz taşlar… Ne olduğunu anlamadan insanın dişini kıran cinsten… Saniye Hanım bana klasik bir kaynana modeli olmanın dışında, Nefes’i kocasına teslim etmekte bir an bile tereddüt göstermediği için çok insafsız göründü. Mustafa’ya gelince ne yazık ki o da görmeye çok alışkın olduğumuz umursamazlardan biri gibi geliyor. Kendisi ve ailesi güvendeyse toplum değerleri ve normların ardına sığınıp huzur içinde başını yastığa koyanlardan biri, o.

Nefes’in “Sen kadınların yüz karasısın” dediği Eyşan’ı da hafife almamak lazım. Kardeşi yerine koyduğu Vedat’ın her pisliğini görmezden gelip onun yolunu açan gizli güç, o olacak gibi görünüyor. Şimdilik sadece dişini bir gösterip ortalığa pek düşmedi ama “Her canavarı büyüten bir başka canavar vardır.” ilkesi gereği ben, Vedat’ı bu kadar güçlü yapanın o olduğunu da düşünmüyor değilim.

İlk bölümlerin işlevi; konuyu şöyle bir görünür kılmak, izleyenleri kahramanlarla tanıştırmak ve ana çatışmayı başlatmaktır. Bunu yaparken seyirciye sağlam bir tokat atmayı ve bütünlüğü korumayı başaran ekrana tutunur. Sizi bilemem ama ben “Sen Anlat Karadeniz”de Nefes’in dramını izlerken bir değil birkaç defa çok sağlam tokat yedim. Vedat’ın Nefes’in parmaklarını kırdığı sahnede o acı, benim bedenime yayıldı; karnım kasıldı, olduğum yere büzüştüm ve kırılan benim parmağımmış gibi çığlık atasım geldi. Çekimine de etkisine de tam anlamıyla bayıldım. Nefes’in de Yiğit’in de yanlarına her yaklaşan karşısında ürküp büzülmeleri, gözlerindeki korku içime işledi. Finalde, ağzından tükürükler ve salyalar saçarak haykıran Vedat’ta gözü dönmüş bir canavarın iğrençliğini ve korkutuculuğunu sonuna kadar yaşadım. Amaaaa en sağlam tokadı Tahir’den yedim. Osman Hoca’nın Nefes’in kırık parmaklarını yerleştirmeye çalıştığı sahnede Nefes’in acısına derman olamayan, canı ondan beter yanan, ellerini ovuşturmaktan başka çaresi olmayan Tahir’in acısı bana bütün Nefesler karşısındaki acizliğimi hatırlattı.

Bir sahne var ki beni, benden aldı. Kayaların üzerine oturmuş Nefes ve Tahir’in görüntüsü… Yüksekten bakınca kocaman bir denizin ortasında, denizin taaa en derinine kadar parça parça görünen kayaların üzerinde iki beden… Ne mi düşündürdü bana? “Bütün bölünmüşlüklere, bütün yalnız bırakılmışlıklara, bütün ıssızlıklara inat, bizi yutmaya hazır Karadeniz’in tam ortasında bir arada olacağız!” Sanki dizinin bütün ana fikrini o sahneyle verip geçmişler gibi geldi bana. Rengiyle, duygusuyla, görüntüsüyle, çekimdeki ustalığıyla çok ama çok başarılı tam sinema filmi tadında harika bir sahneydi. Düşünenin, yazanın, çekenin emeğine sağlık.

İrem Helvacıoğlu’nu daha önce sürekli izleyicisi olmadığım No:309’da kısa kısa birkaç kez görmüşlüğüm vardı. Açıkçası Nefes gibi çok zor bir karakterde ne yapacağını çok merakla bekliyordum. Gördüm ki bütün yüreğini koyarak oynamış. İlk bölüm performansı beni çok etkiledi. Beni Nefes’e inandırdı, onu alıp yüreğime sokmamı sağladı.

Ulaş Tuna Astepe için de aynı duyguları paylaşıyorum. Tahir’in ruhunu çok doğru anlamış ve kritik sahnelerde, başarılı bir iki vurguyla çok etkileyici sunuyor. Nefes ve Tahir olarak da ikili uyumlarını çok beğendim.

Mehmet Ali Nuroğlu, çok beğendiğim bir oyuncu ve bence Vedat’ı en iyi canlandırabilecek isimlerden biri, o. Vedat’ı ona emanet etmek, doğru bir tercih olmuş. Vedat’ın içindeki canavarı perdeleyen görüntüsü ve sesiyle onu çok çarpıcı kılıyor.

Ritmi iyi ayarlanmış, bütünlüğü sağlam ve yüksek finalli bir ilk bölüm izledim bu akşam, “Sen Anlat Karadeniz”de. Gözüme ve zihnime takılan ufak tefek yerler de oyunculuklar da var ama öykü yörüngeye oturduğunda onların da eriyeceğini umuyorum.

Öyküsüyle, oyunculuğuyla, kurulan dünyayla ve görüntüleriyle başarılı bir ilk bölümdü. Umarım, sesini duyurmayı başarır; umarım, derdini izleyenlere anlatır ve umarım uzun soluklu olur. Yarın hak ettiği yerde görmek dileğiyle, izlenme oranlarını büyük sabırsızlıkla bekliyor olacağım.

Yazan, yöneten, canlandıran ve set arkasında yükün büyüğünü çeken herkesin emeklerine sağlık.

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

2 Comments

  1. nbsami 27/01/2018

    Ben de sizin gibi Osman Sinav in islerini takip eden birisi olarak, sonradan izleme imkani buldum. Hatta suan sizin sevdiginiz kayalarin uzerindeki sahneyi seyrediyorum. Ben de sevdim Nefes ve Tahir'i. once siddet icerdigi icin kararsizdim. ama sanirim sizin de yorumlariniz yuzunden takip edecegim;)

    1. Sinem ÖZCAN 27/01/2018

      Çok teşekkür ederim. Şiddet içermek zorunda, şiddete tepki uyandırmak için insanlara şiddeti anlatmak yetmiyor maalesed, görmeleri gerekiyor. Bu dizinin de işlevi bu diye düşünüyorum :)