Yazar: Berrak KÜÇÜK

Geçtiğimiz haftayı hakikatin bir tüy gibi dokunup ürperttiği baba – kızın sarılmasıyla kapamıştık. Sarıp sarmalandıkları o tatlı anda, yalnızca iki kişinin bildiği gizli bir duayı birlikte mırıldandılar: gayrentepe, vezneciler, hacıosman… Ve bilmeden geçmişi, şimdiyi, geleceği birbirlerine bağışladılar.Sonrası, masaldı…


Sonrası masaldı çünkü Hacı Nine’nin evinden ayrıldıktan hemen sonra, Demir “Bana niye söylemedin?” dediğinde Öykü’nün gözlerindeki o kocaman bulutu gördü ve yenildi. Hiçbir şey yokmuş gibi, en büyük dertleri Öykü’nün okuldan kaçmasıymış gibi, hani az önceki  yurt görevlileri büyük bir meseleymiş gibi söylendi durdu.

Doktordan işittiği kara haberi henüz kendisi bile idrak edememişken zaten başka türlüsü de olamazdı. Görmezden gelmek, ertelemek o kurşun gibi ağırlıkla dibe çekilmekten  iyidir bazen; hiçbir şey yokmuş gibi davranmak bazen hafifletir. Çünkü bazı gerçeklerle yüzleşmek sanılanın aksine cesaret değil,  tepeden tırnağa teslimiyet gerektirir. Gerçeği duyduğu andan beri, sahilde birlikte uçurdukları kırmızı uçurtma; sürekli, an be an, zihninde akıp durdu Demir’in. O kırmızı uçurtma Öykü’nün o minik neşesi, kanatlanan ruhu ve ele avuca sığamadan kayıp giden çocukluğuydu aslında. Demir o uçurtmayı sımsıkı tutmanın çaresini    – en azından şimdilik – her şey yolundaymış gibi davranmakta buldu.

Farklı bir  sekansta gerçeği öğrenen Candan’ın Murat’a ” N’olur bildiğimi bilmesinler, ben zaten uzak duracağım onlardan” derken ki hâli tavrı çok ruhsuz görünse de işin aslı, Candan çok korkmuştu. Çok  eski bir hayaletle karşılaşıp kulaklarını kapayıp  yatağın altına saklanmıştı bile. Zira ,Candan onaramadığı geçmişinden hayata dönme tesellisini Öykü’de buldu. Öykü, bir türlü bağışlayamadığı çocukluğu, asla büyümeyecek kız kardeşi, hasılı yıllardır yürüdüğü tünelin sonundaki ışıktı Candan için. Şimdi bir kez daha aynı karabasan karşına dikilmişti. Daha önceden bildiği şeyi yaptı, içine kaçtı. O aciz halinde, Cemal’le dertleşmesi aslında öylesine bir şeydi ve fakat bu iletişim, ardılında gelecek bir rastlantıyı  tetikledi. Demir’le Cemal’in kliniğin önünde karşılaşması, şüphesiz Cemal’in gövde gösterisiydi. Demir o anda Candan’ın anlamsız soğukluğuna bir yanıt bulamadı ama Cemal’in bu tehditkâr hamlesi kafasında nicedir dönüp duran kuruntuların cevabı oldu.

Demir mahir bir adam, kaderdaşları Cemal ve Asu’dan farklı olarak kendine acıyıp duran bir bencillik yok hamurunda. Gördüklerini, işittiklerini, kendi payına düşeni tamir etmeye çalışıyor, efsunlu mu bilmem ama bunu başarıyor da! Pansiyonda Öykü’ye hiçbir şeyi belli etmemeye çalışıp bir yandan da deli gibi korkarak kendini  “Güçlü ol, sen onun babasısın!”  diye telkin ederken hep aynı onaran ruhundan güç buldu. Ta ki Öykü’nün günlüğünü okuyana kadar… Öykü’nün bebek kalbindeki dertleri okuyunca, her şey karıştı; “Suluboya bile alamıyoruz ki biz…” diyen o küçük sitemde mahvoldu, ben de mahvoldum. Buğra Gülsoy’un gözlerindeki derya deniz umutsuzluğu an be an okudum. Tıpkı Doktor İhsan’dan hastalığı ilk işittiği an gibi ufacık bi’ adam oldu, bir duvara daha çarptı.

Sonrası masaldı… Sabah uyuyan Öykü’ye hemen atadan dededen kalma bir miras masalı anlattı. Hani o çok eski filmlerde mazlumu koruyan iyi bir kaderin de olduğuna inandıran, olmaz ya hani bir ümit oluveren o şifalı masal. Peki, benden ne istersin diye  Öykü’ye sorduğunda işte, o küçük cümlede dağları devirecek,  her şeye muktedir aslan ve de kaplan babaydı Demir.

Bir “EV” istiyordu Öykü, nicedir süründükleri yaşamlarında hele de hastalığı öğrendikten sonra bu isteği – hatta istekten öte mecburiyeti – yerine getirmek, Demir için kaçınılmazdı. Hacı anasının vicdan yüküyle sınanan Uğur’la belanın bin beterinde kavrulan Demir, böylelikle kuzu kuzu Korkmaz’ın kapısını çaldı. Zaten hazır olan tezgâha gönüllü giderken açıkçası drama tanrısının hışmından bu defa kurtulamayacaklarını düşünüyordum ki Demir’in zekâsı bir felaketi durdurdu. Hiçbir şeyin tesadüf olmadığı şu hayatta Cemal – Demir karşılaşması da sadece kötü bir rastlantı değildi; Cemal’in çantasında gördüğü dosyayla şüphelerini ustaca birleştiren Demir, oyunu bozdu. El yazması kitabı da raconu bozanların kefareti olarak “okuttu”. Böylece hem Hacı Nine’nin vebali hem de Öykü’nün dileği için gereken para bulunmuş oldu. Cemal’in iştahlı intikam planı da taş gibi içine oturdu. Tabi şimdilik…

Cemal’in  planları kısmen sekteye uğramış görünse de planın  Asu’yu ilgilendiren kısmı ince ince işlemeye devam ediyor. Asu’yu, zaaflarını, delibaş hâllerini uysallaştırmayı öyle iyi biliyor ki Cemal! Patolojik boyutta takıntılı bir aşkın tüm belirtilerini taşırken tedaviye de cevap vermiyor. Kendisini hapse düşüren – tabi bunu biliyorsa – en yakın arkadaşıyla aldatan, nerdeyse üstünde tepinen bu kadını celladına âşık kurban kontenjanından sevmeye devam ediyor.

Asu’nun gideceğini anlayınca son kozunu oynadı, Cemal. Huzurevindeki babasını önce kendi buldu ama anlaşılan bu ilk tanışma değildi.Sonrasında miras bahanesiyle Asu’yu, hiç görmediği babasının karşısına itiverdi. “Hiç tanımadığın birine nasıl bir şey hissedilemez, aynı zamanda hiç tanımadığın birinden nasıl nefret edilir”i  Selin Şekerci’nin oyununda sadece görmedim, yaşadım. Asu gibi benim de beynim uyuştu o anlarda. Babanın hasta yatağında koştuğu şartın ise Cemal’in tezgâhı olduğu gün gibi açıktı. Zira hiç görmediği kızına “Kızını yanına alacaksın, mirası da 18 yaşına girince ona bırakacaksın.” gibi okkalı bir şart koşan bir baba namzeti fikrine ikna olamadım. Asu’da ikna olmadı ki haklı bir hışımla odayı terk etti.Ve fakat neresinden bakarsak sağlıklı düşünme melekesini çoktan yitirmiş, düşkün ve bağımlı Asu’yu, Cemal’in oyuna çekmesi çok zor olmadı.

Olmazları olduran, dipsiz bir kuyunun dibinden piyango kabilinden kurtulan Demir ve Uğur’un, aranan o tatlı yuvayı bulmalarıyla neşelerine diyecek yoktu. Demir’in pürtelaş Öykü’nün odasını hazırlamaya çalışırkenki hâli, babalığın yanında içine bir de anne kaçmış dedirtti bana. Tam o esnada veda etmek için gelen Candan olmasa Demir tüm dertlerini biraz unutmuştu aslında. İçinden tutamadığı bir sesle Candan’a “Gitme!” derken kalbindeki küçük çıtırtı dile geldi sonunda. Geldi gelmesine ama bu “kendinden” kaçan Candan’ı tutmaya yetmedi. Candan şimdilik çıktığı o kapıdan elbet tekrar girecek, ya kendisiyle yüzleşip ya da Öykü vesilesiyle, bunu zaman gösterecek.

Öykü’nün evine, odasına kavuşup sevincinden gördüklerine inanamadığı,  baba– kızın bal şeker masalını izlerken son anda kapıyı çalan Asu’yla kapadık bu haftayı. Bu karşılaşma, her şeyi dağıtacak büyük fırtınanın yanında, Öykü’nün kalıtsal olduğunu öğrendiğimiz hastalık sürecini de etkileyecek olayların habercisi.

DiziSin’in kıymetli okurları, bu bölüm Kızım için yazdığım son yorum. Senaryo, reji ve oyuncularıyla pırıl pırıl bir iş olan Kızım, ekran ömrünü sürdürmeyi hak eden özel işlerden biri, bu bakımdan benim içinde yeri hep farklı olacak. Emeği geçen herkese ve siz sevgili okurlara çok teşekkür ediyorum. Tekrar görüşmek üzere, sevgiler.

*Yeni Türkü grubunun aynı adlı şarkısı.

 

 

 

 

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.