YAZAR: Şeyma BULUT

“En sevdiğin ne varsa hepsini bırakacaksın; bunun, gurbet yayının attığı ilk ok olduğunu anlayacaksın. Başkasının ekmeğinin ne denli tuzlu, başkasının merdiveninden çıkmanın ne denli zor olduğunu göreceksin.” diyor İlahi Komedya isimli eserinde Dante. Bu hafta bölümü izlerken kafamda döndü durdu bu eser. Çok benzettim bu paragrafta anlatılanla Kuzgun’un içinde bulunduğu durumu. O bir yola girdi, epey zor ve dikenli bir yola. Bu yolda da her şeyini feda etmeye hazır. Daha doğrusu yolun başında hazırdı. Şimdiyse ben pek sanmıyorum. Kuzgun, ölen babasının intikamı için çıktığı yolda Behram’ın kurallarıyla oynamak zorunda. Bu durumu da kabullenmiş gibiydi ancak bu hafta anladık ki durum pek de öyle değil. Kabullenmese de kendisine ait bir rotası olmadığı için Behram her zaman bir adım önde. Bu durumun benzerini Truman Show isimli filmde de görmüştük. İçinde yaşadığın dünya sana ait değilse o dünyada kazanman mümkün müdür? Kesinlikle hayır! Kazanman için bağlarından kurtulmak zorundasın. Kuzgun da eğer kazanmak, daha doğrusu en tepeye çıkmak istiyorsa kendi dünyasına geçmek zorunda aksi takdirde günün sonunda kazanan her zaman Behram olacaktır.

Bu haftaki yazımda çok arzu etsem de bölümün karmaşasından dolayı Dila ve Kuzgun arasındaki duygusal gelişmelerden fazla bahsetmek istemiyorum. Zaten pek de bir gelişim göstermediler. Daha doğrusu gösterdiler ancak ikisinin de birbirlerine bunu henüz söylemeye niyeti yok. Geçtiğimiz hafta Dila, sevdiği insan için kurşunların önüne siper etmişti kendisini. Kuzgun, kolları arasına kanlar içinde kalan Dila’yı hızla yetiştirdi hastaneye. Onu kurtarması için doktorlara yalvarırken “O benim karım, çocukluk arkadaşım, her şeyim…” diyerek duygularını en azından yüksek sesle söylemeyi başardı. Dila, uyanana kadar da oldukça duygusal sahneler izledik fakat uyandıktan sonra yine değişen bir şey olmadı. Hanım kızımız aşkından ölümü göze aldığı adama “Refleks icabı önüne atladım.” dedi. Kuzgun, “Sana borçlandım, anlaşma gereği yanındayım.” diye bir saçmalama girişiminde bulundu fakat yalnız kaldıklarında ikisi de böyle bir bülbül kesiliyorlar. Kuzgun, Dila uyurken ona olan özleminden dolayı hayalet sancılar çektiğinden bahsetti. Dila, Ali’nin tuzağına çekilen Kuzgun’u kurtarmak için Kudret’e yalvardı. Hatta sevdiği adamı öldürdüğünü düşündüğü abisine nefretini kustu. Bunlar güzel ayrıntılar olsa da romantik komedi izler gibi, bir şeylerin ortaya çıkmasını beklemek biraz sıkıcı olmaya başladı açıkçası. Yani bir aşk öyküsü izlesek tamam da değil ama. Çiftin arasında on haftadır süregelen bir kaos var, tek temennim içinde oldukları savaş sebebiyle yan yana durmaları gereken iki kişinin çocukça kaçışlarından vazgeçip yüzleşmeleri. Tamam Kuzgun yaralı, harap bunu anlıyorum. Dila da korkuyor ona da tamam. Ancak içlerindeki sevgiye sarılıp şu durumu bir netleştirirlerse çok sevineceğim zira bu durum beni fazlasıyla daraltmaya başladı.

Zordan ittifak doğar. Bunun en iyi örneğini de bu hafta Ali ve Kuzgun arasında gördük. Onlar yan yana bir yola gireceklerini asla düşündüğüm iki isim değildi. Dila’nın vurulmasıyla bu ikili için yepyeni bir sayfa açıldı. Yaşanan korkunç olayda Bora’nın dahlini öğrendikleri anda bu anlaşma yapılmıştı zaten, sadece dile getirmemişlerdi. Bora’nın yaptıklarını öğrenen Kuzgun; Terzi ve Behram’dan onu istedi. Buna hakkı olduğunu ve cezalandırılması gerektiğinden bahsetti fakat bu isteği reddedildi. Tabii bu sırada Behram’ın amansız bir şekilde kendisini koruması Bora tarafından onun kafasına çakılınca da dahiyane bir plan yaptı. Planına Ali’yi de kattığı anda da artık Behram bilmecesinin çözülmesi için düğmeye basılmıştı. İlk etapta görünen plan şuydu: Ali, Kuzgun’a ihanet ederek onu Bora’ya satmış gibi görünecek ve Bora yerine çağrıldığı mekâna giderek işi bitirecekti. Biz de son ana kadar olayı böyle sandık. Alicim ettiğim hakaretler için senden özür diliyorum. Malum Kuzgun’a ihanet ettiğini düşündüğümden biraz kulaklarını çınlatmış olabilirim. Haksız da sayılmam ama değil mi, adamı tak tak vurdun gözlerimin önünde. Dila gibi bakakaldım. Neyse ki sonradan anladık seni.

Kuzgun’da bugüne kadar fazlasıyla ters köşe oldum ancak bu haftaki kadar şok geçirdiğim bir sahne olmamıştı sanırım. Behram’ın sürekli, kendini korumasının ardındaki sır perdesini kaldırmak için Kuzgun çok tehlikeli bir oyuna girişti. Ali’nin de yardımını alıp kanlar içinde yere yığıldı. Tabii biz sonra bunun bir oyun olduğunu öğrendik. Tek amaçları da Behram’ın ortaya çıkmasını sağlamaktı. Başarılı da oldular fakat bu durum Kuzgun için tam bir yıkım oldu. Ama demiştik sana aslanım! Bu kadar çabuk güvenme diye. Dizimizle ilgili ilk yazılarımı okuyanlar hatırlayacaklardır. Size Terzi’yle ilgili içime sinmeyen bir şeyler olduğunu söylemiştim. Maalesef “kötü” olarak adlandırdığım bu adamın korkunç kimliğiyle karşı karşıya kaldık. Meğer haftalardır hepimizi meraklandıran Behram Adıvar ilk bölümden bu yana gözlerimizin önündeymiş. Terzi’nin Behram olacağı aklıma gelmezdi , fazlasıyla şaşkınım. Ancak bunun ortaya çıkmasıyla durum daha da netleşti gözümde. Behram, Yusuf’u öldüren kişi. Bunu da açık açık yüzüne söyledi Kuzgun’un. Kendisine zarar verirse de tüm sevdiklerini öldüreceğini belirtti. Şimdi bu durumda kafaları karıştıran bir tek şey var: Behram neden Kuzgun’u koruyor? Burada iki tane teorim var benim. Birincisi var olan sistemini devam ettirmek adına her şey kendisinin planladığı gibi olsun istiyor. Fakat yerine çok rahat başkasını da koyabileceği için hemen kovdum bu düşünceyi zihnimden. Diğeri de Behram’ın Yusuf’a bir düşmanlığı var ama son ana kadar Yusuf’un da bu durumdan haberi yoktu, sanırım. Onu vakti zamanında yakalamış olmasından dolayı bir husumet var da bu kadar derin olduğunu Yusuf’un da bildiğini sanmıyorum. Yusuf, Behram’dan yardım istemişti, yani yardım isteyecek kadar tanıyordu onu. Böyle bir düşmanlığın farkında olan biri oğlunu bulması için bu kadar tehlikeli birinden yardım istemez.  Bana kalırsa Behram’ın bu aileyle derdi neyse, altında oldukça güçlü bir sebep yatıyor. Yani bu düşmanlığın çıkış noktası Behram’ı öyle öfkelendirmiş ki acısını sadece Yusuf’tan değil tüm ailesinden çıkartmak istiyor. Aslında Yusuf acıyı yaşasın diye onun hayatta kalmış olması daha mantıklı olurdu diye düşünüyorum. Yusuf’un ölümüyle ilgili kafamda hâlâ oturtamadığım bir şeyler var, anlamlandıramıyorum. Bence mesele, sadece Yusuf da değil; Yusuf ve Kuzgun. Hatırlarsanız Behram, Kuzgun’u bulmak için uğraşmış, hatta çocuğun zarar görmemesi emrini vermişti ancak babasıyla karşı karşıya gelince “Ben kazandım!” diyecek kadar da acımasızdı. Yusuf gibi tertemiz bir adamın, oğlunu böyle bir dünyaya sokmak istemesi de oldukça manidar.Şimdi diyeceksiniz ki bu yargıya nereden vardın? Hatırlarsanız Derviş, meyhanede Kuzgun’la konuşurken kaybettiği oğlundan  bahsetmişti. Fakat olayın nasıl ya da neden olduğundan hiç bahsetmedi. Geçmişlerindeki hesapları her neyse Behram’ı cezaevine sokan durum, oğlunun kaybıyla sonuçlanmışsa bu durum, bir mantık kazanıyor benim gözümde. Verilen flashbackte Yusuf “Seni öldürmeliydim.” dedi. Yani onu tutuklamış ancak öldürmesi gerektiğinden de bahsetti. Ne var ki polis işini yaptığı için, o polisin tüm ailesini yok etmek üzere harekete geçmez bir insan ama yapılanlardan dolayı bir kayıp varsa ve özellikle bu kayıp bir evlatsa işte o zaman, anlaşılır bu durum. Aksi hâlde yine bir oyun olduğunu Behram’ın hâlâ ortaya çıkmadığını ve Terzi’nin Kuzgun’u durdurmak için Behram adına hareket ettiğini düşüneceğim çünkü Kuzgun en başından bu yana Behram’ın yerinde gözü olduğunu bizzat kendisine anlattı. Normal olarak onu yok etmesi gerekirken destekleyip koruyorsa burada bir iş var diye düşünüyorum. Bana göre Behram bir evlat kaybetti ve bunun sorumlusu olarak da Yusuf’u görüyor. Ona verilecek en büyük cezanın da onun oğlunu böylesine bir dünyaya almak olduğunu düşündü. Böylelikle hem kendi oğlunun yerini dolduracak hem de düşmanından intikamını almış olacaktı. Yusuf’un hayatta kalması da bunun en büyük engeli olacağı için Yusuf’u bizzat kendisi ortadan kaldırdı. Terzi, babası dışında Kuzgun’u seven kim varsa hepsini ondan uzaklaştırmak istedi.  Onu tamamen kendisine muhtaç, yalnız ve acımasız bir adama dönüştürmek içindi sanki tüm o konuşmalar. Zaten “Annenin ölmesine izin ver, Dila’yı sevme…” laflarından başkaca bir anlam çıkmıyor. Tabii ki bunlar, sadece bize verilen ipuçlarıyla  büyük bilmecede bugüne kadar ulaştığımız sonuçlar. Tüm bu gizemi de  Behram’ın oğlunun başına gelenleri öğrendiğimizde tam anlamıyla çözeceğiz. Büyük yüzleşmenin ardından Kuzgun, artık babasının gerçek katilini biliyor. Hem bir anlamda Terzi’nin ihanetine uğradı hem de babasının katilinin gözlerine bakmak zorunda kaldı. Bundan böyle daha öfkeli olacaktır. Artık iplerinden kurtuldu ve Behram’ın dünyasında onun kurallarıyla oynamak zorunda değil. Şimdi kendi çizdiği yolda, kendisinden alınan geçmişin tüm hesabını sorabileceği oldukça güçlü bir düşmanı var. Behram Adıvar, ilk duyduğum andan itibaren beni fazlasıyla cezbetmişti. Rıfat’ın tutuklanmasının ardından sıkıştığını düşündüğüm hikâyenin bu şekilde evrilmesi beni fazlasıyla heyecanlandırdı. Kuzgun ve Behram arasındaki savaşın nasıl ilerleyeceğini merakla bekliyor olacağım.

Behram meselesi çözülse de hâlâ çözülmeyen iki bilmecemiz var. Biri Kudret… Kudret, kafamda bir soru işareti ve onun kesinlikle iyi olduğunu düşünmüyorum çünkü yalan söylüyor. Dila’yla konuşurken Behram’ın peşinde olduğunu bilen bir kişi dışında kimse olmadığını söylemişti oysa düğünde, masaları dinlerken koca bir ekiple çalıştı. Bora’nın Kuzgun’a yapacaklarını, Nedim’in harekete geçeceğini de biliyordu. Buna rağmen hiçbir şey yapmadı. Operasyon için Dila’yı önemsediğini söyleyen biri, bu duruma kesinlikle müdahale ederdi ancak etmedi. Tabii buradaki tek gariplik bu da değil. Bu kadar gizlilikle yürütülen bir operasyon içinde Selçuk gibi bir officeboy neden kullanıldı, onu da anlamadım. Ya da şöyle sorayım: Selçuk her zaman bir officeboy muydu? Arabayla insan takip edecek kadar sahaya gönderilen birinin, sıradan biri olması pek mümkün değil. O zaman ortada operasyon falan yok. Operasyon yoksa Kudret’in amacı nedir? İşte uzun zamandır beynimi kurcalayan sorulardan biri de bu. Kudret, Behram’ın peşinde. Burası net. Daha önceki yazımda şehirde bir oyun kurucu daha var demiştim. Bu hafta Bora’nın telefonda konuştuğu gizemli kişiyle bu durum ortaya çıktı. Bora meğerse Dila’nın evine saldırırken birinden talimat almış. Telefondaki ses değiştirici  yüzünden bu kişinin kim olduğu şimdilik bir muamma. Ancak olayın planlayıcısı olan bu kişinin Kudret’le bağlantısı olduğunu düşünüyorum. Kudret’in yapılacak saldırıyı önceden bilmesine rağmen harekete geçmemesinden başka bir anlam da çıkartamadım. Diyelim ki gizli olduğundan ve operasyon zarar görmesin diye yapamadı. En azından Dila’yı uyarması gerekirdi fakat bunu da yapmadı. Saldırıyı bilenler de belli olduğuna göre buradan başka bir çıkarım da yapamıyorum.

Bora, sanırım ölmek ve bayılmak arasındaki farkı bir türlü algılayamıyor. Çift taraflı bir oyuna girdi. Bir insanın kendisini herkesten üstün gören bir egoya sahip olması çok tehlikelidir. Maalesef ki Bora’da bu egodan fazlasıyla var. Hatta vücudunun dörtte üçü bu egodan ve gereksiz özgüvenden oluşuyor. Kuzgun ve Dila’ya saldırarak Behram’ın listesine girdi, tam öldü işte dediğim anda olaydan sıyrılmanın bir yolunu buldu ve Behram gibi birine ne söylediyse hayatta kalmayı başardı.

Bora iki güçlü rakip arasında ikili bir oyuna girdi. Asıl hedefinin Behram olduğuna şüphe yok ama onun gücünden de fazlasıyla çekindiği için Behram’dan yana da tavır alıyor. Kuzgun’u öldürmek için talip olan Ali’nin teklifine balıklama atlamasından da bu durum gün gibi ortada. Bu noktadan sonra şayet Bora’nın çok sağlam bir planı yoksa korkarım onu oldukça ürkütücü bir son bekliyor. Yılanla aynı kovukta olmanın bedelini de acı acı ödeyecektir.
Bölüm genel olarak akıcı ve güzeldi. Özellikle hastane sahnelerini çok sevdim. Dila’nın hastaneye getirilişinden uyanmasına kadar olan kısımda Barış Arduç’un hakkını teslim etmek lazım. Kuzgun’un paniğini, acısını ve duygu karmaşasını oldukça başarılı bir şekilde yansıttı ekrana. Dila’nın alyansına bakarak acı çektiği anlar beni fazlasıyla duygulandırdı. Her geçen bölümde Kuzgun’a daha fazla sarılan oyuncu, gün geçtikçe artan ivmesiyle beni çok memnun ediyor açıkçası. Barış Arduç dışında bu hafta özellikle Ahsen Eroğlu ve Hatice Aslan’ın Barış Arduç’a katıldığı anlardaki sahnelerin duygusunu çok sevdim. Zaten dizideki en sevdiğim yerler, genelde ailenin insanın içine işleyen anları oluyor.

Bu hafta karışık ve heyecanı yüksek bir bölüm izledik. Ben izlerken çok keyif aldım. Her bölümde acaba ne olacak diye beyin fırtınası yapmak da en büyük hobilerimden biri hâline geldi. Tüm ekibin emeklerine sağlık, yazıma Dante’nin İlahi Komedya’sından bu güzel alıntıyla son veriyorum. Haftaya görüşmek üzere, sevgiyle kalın.

…öyle ki aşk, ruhun içine yayıldıkça 
onun üzerinde büyüyen, o sonsuz “değer” dir.
Ne kadar çok insan bunu öğrenirse,
sevgi artar o kadar, sevilenler de
aynalardaki gibi aksettirirler aşkı birbirlerine.

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.