YAZAR: Şeyma BULUT

Cam Tavanlar tanıtımları yayınlanmaya başladığından beri beni kendine çeken bir dizi oldu. Enerjik ve renkli fragmanları, çiftin görsel uyumu sayesinde ilk bölümün yayınlanacağı günü beklemeye başladım. Castla öyle çok özel bir bağım yok ancak öyle bir isim var ki hiç düşünmeden “Ben bu diziyi yorumlamalıyım arkadaş!” dedim, kendi kendime. O isim de hiç şüphesiz Meriç Acemi’den başkası değil. Kendisini 1 Kadın 1 Erkek isimli diziyle tanıdım aslında, sonrasında Kiralık Aşk, Ufak Tefek Cinayetler derken onun senarist koltuğunda oturduğu her dizi benim için ayrıcalıklı oldu.

Cam Tavanlar aslında romantik komedi denilince pek de aşina olmadığımız bir konuyla başladı.  Daha doğrusu hikâye oldukça tanıdık ama romantik komedi türünde karşımıza çıkan dizilerde pek de görmediğimiz bir temeli var. Aslında iş hayatının acımasızlığının ekseninde cinsiyet eşitsizliği, kadına çalışma hayatındaki bakışı ortaya koymaya çalışmışlar ve bence bunu da başarmışlar. İlk bölüm itibariyle diziye birkaç kırık not vermiş olsam da sadece konusu bile bu diziyi diğerlerinden apayrı bir yere koyuverdi.

Dünya üzerinde birçok toplumda insanları gruplaştıran, birini diğerinden üstün kılan durumların, anlayışların olduğunu görüyorum. Bizim ülkemizin de dünyanın geneli gibi en büyük sorunlarından biri  cinsiyetçilik. Toplumun hemen her alanında karşımıza çıkan bu sorun, konu iş hayatına geldiğinde çok daha şiddetli bir şekilde kendini gösteriyor. Cam Tavanlar da Leyla üzerinden tam da bu ayrımcılık ve adaletsizliği gözler önüne serdi.

Öykünün baş kahramanı Leyla, ailesini kaybetmesinin ardından kendini eğitimine adamış ve tüm hayatını buraya entegre etmiş bir kadın. O masallardan çıkmış bir prenses ya da hayatın bir yerinde pes ederek sadece önüme gelen ekmeğe bakarım diyen biri değil. Tam aksine tüm hayatı boyunca çalışarak hayallerinin peşinde koşmuş. Daha üniversite yıllarında kurduğu düşü  gerçekleştirmiş bir kadın. Peki ne oldu da Leyla’nın tüm dünyası birden başına yıkılıverdi? Tam kazanmışken nasıl oldu da başlangıç noktasına geri döndü? İşte bunun üzerinde biraz düşünmek ve bunun için de Leyla’nın çocukluk yıllarına geri dönmek gerektiğini düşünüyorum.

Leyla Yüksel, bu hayata çok geriden başlamış. Ailesini kaybetmesinin ardından hayatın içinde var olabilmek adına kendine bir yöntem belirlemiş ve ondan da asla şaşmamış. İsyankâr olmayan yapısı, uysallığı, kimsesiz kaldığında yuva bulmasına sebep olmuştu, şimdiyse iş hayatında da aynı yöntemle yoluna devam ediyor. Onun derdi, kendine yer açmak falan değil, bu acımasız dünyada bir yer bulup orada yaşayabilmek. Leyla’nın bu isteği belki ideal bir dünyada işe yarayabilir ancak gerçek hayatta çok da mümkün değil. İşte, yazının başında söylediğim iş dünyasının acımasız kuralları derken kast ettiğim şey tam olarak bu. Leyla ne kadar zeki, yaratıcı ve ılımlı bir insan olsa da sistemi tanıyamadığı için günün sonun sonunda kaybetmeye mahkûm oldu. Eğer iş dünyasında başarılı olmak, konumunuzu sağlamlaştırmak istiyorsanız kendinize orada yer bulmaya çalışmamalı, yer açmalısınız.  Leyla’ysa ne yazık ki bunu pek fark etmemiş görünüyor. Halbuki içinde yaşadığı, çalıştığı dünyayı biraz olsun tanısa daha Cem’in eş CEO olarak gelmesiyle birlikte başına geleceği öngörür ve bir şekilde bunlara tedbir almaya çalışırdı. O çocukluğunda ona huzur veren, bir şekilde hep işe yarayan yöntemi burada da uyguladı. Büyük patronların isteğini ve var olan durumu kabullenerek kaldığı yerden devam etti. Bu bir seçim ve tartışmak yersiz. Seçimi için Leyla’yı asla yermiyorum ama buna devam ederse istediği kadar zirveye yerleşsin, birileri onu her zaman paçalarından tutup aşağı çekebilir. Zirveye çıkmak, emek verilen bir işi en tepeye taşımak çok mühim ama daha da önemlisi orada kalmayı başarabilmek. Bunun yolu da parçası olduğu sistemi tanımak ve kurallarına göre oynamaktır.

Leyla, kariyerinde büyük bir darbe yiyene kadar kafasını  gömdüğü yerden asla kaldırmadı. Hatta durumu kendine açıklayamayacak duruma gelene kadar sessiz sedasız kalmayı sürdürdü ta ki tüm emekleri kumdan kaleler misali yıkılana kadar. Yanında büyüdüğü, ona senelerce annelik yapan hocasının da etkisiyle Leyla, artık küllerinden doğmaya hazır. Kaybettiklerini yeniden kazanmak, kadınca bir mücadeleyle erkeklere karşı hem bir zafer elde etmek hem de gençlik hayallerinden vazgeçmemek uğruna savaş boyalarını sürdü ve meydana çıkmaya karar verdi. Ancak burada da önemli bir sorun var. Her mücadelede bir karşı taraf olmak zorunda. Leyla’nın hayallerini elinden alanlara karşı, yani patronlarına karşı, savaş açması gerekirken hedefine koyduğu isim; başına gelenlerin sorumlusu olarak gördüğü Cem’den başkası değil. Bana soracak olursanız bu hareketi de çok doğru değil çünkü onun başına gelenlerin asıl sorumluları büyük patronlar. Oysa, Leyla onlar yerine, gençlik yıllarından öfkeli olduğu Cem’i tercih etti.

Leyla’nın bu zaafları bize, dizinin başında bir imgeyle verildi: Elma Ağacı.  Elma ve elma ağacı, mitolojide kendisine geniş yer bulmuş bir sembol. Benim en sevdiğimse Truva Savaşı Efsanesi. Savaşın başlama sebebi olarak “altın elma”  gösterilir. Bu imge de kadınların zaaflarına yenik düşerek önyargılarıyla verdiği kararların geleceklerini olumsuz yönde etkileyeceğini söyler. Ben bu sembolü gördüğüm anda aklıma Leyla’nın Cem’e açtığı savaş geliverdi. Düşünsenize, onu işinden eden de hayatını sanki halı çeker gibi ayaklarının altından çeken de CEO’su olduğu şirketin patronları ama o ne yaptı? Öfkesini her şeyin sorumlusu olarak bir zamanlar zaafının olduğu, hala öfkesinin dinmediği ve peşin olarak hakkında hüküm verdiği Cem’e yöneltti.

Cem Tuzcu, şu anda hikâyenin karanlık tarafı aslında. Geçmişte neler yaşadı, neden yurt dışına gitmek zorunda kaldı veya Leyla’yla geçirdiği o büyülü anda aldığı telefon nelere sebep oldu, şimdilik bilemiyoruz ancak onda izler bıraktığı aşikâr. Leyla’yla geldiği andan beri iletişim kurmaya çalışması, sanki bir şeyleri anlatmak istiyormuşçasına davranması, bende böyle bir duygu uyandırdı. Cem, Leyla yüzünden mi bu işi kabul etti yoksa tamamen tesadüf müydü bilemiyorum ama bu iş meselesinde aslında onun karakteriyle ilgili ufak tefek de olsa ipuçları elde ettim.

Cem de tıpkı Leyla gibi bu sistemin tam olarak bir parçası olmamış. Aksi halde kızın karşısına çıkıp bu iş dünyası, olabilir minvalinde konuşabilirdi ancak o böyle bir tavır almadı. Bu da sistemin zaten kolladığı bir insanın var olanı kabul etmemesi bir şeylerin de değişebileceğinin ispatı olabilir. Ben çok idealist de düşünüyor olabilirim ama güçlü olanın da adaleti dillendirmesi her zaman karşımıza çıkan bir durum değil. Cem açısından bakacak olursak müthiş bir fırsatı elinin tersiyle itti aslında. Kurulu, yurt dışına açılmak üzere bir iş; yani kabul etse kimsenin neden bile diye sormayacağı bir durumdaydı ama o aksine işverenlerine böyle anlaşmadıklarını, bunun adil olmadığını dile getirdi. Hatta daha da ileri giderek “Benim vicdanım bunu kaldırmaz!” noktasında gördüm onu. Aslında ilk bakışta acaba bu sadece Leyla’ya özgü bir durum mu diye düşünsem  de  istifa etmesi, her şey kendi lehineyken önündeki fırsatı  elinin tersiyle itmesinden dolayı böyle düşünmeye başladım. Cem’le ilgili dikkatimi çeken tek mesele de Leyla’nın işi değildi, toplantı sırasında ailesinin adının öne sürülmesi de onu çok öfkelendirdi. Bu tepkisinden kendimce iki sonuç çıkardım. Ya ailesiyle alakalı bir sorun var ya da bunca şey başarmışken ailesinin adıyla anılmaktan haz etmiyor. Açıkçası ikincisi olmasını arzu ediyorum. Eğer öyleyse Leyla’nın işinden olmasını ve ona yapılan haksızlığı neden anladığı gün gibi ortaya çıkıyor. Emek veren, çalışan insan, bir işi başarmanın zorluklarını bilir ve birden tepetaklak olmanın sebep olacağı yıkımı da tahmin edebilir. Hele hele böyle bir olayda ufak da olsa payının olmasını asla istemez. Bu yüzden bir noktada, patronlarla onun da gizli bir savaşa gireceğini düşünmeden edemiyorum çünkü patronlar herkesi  Cem’in işten çıkaracağını söylediğinde, görüşeceğiz demesi bence başka bir kapıya çıkmıyor.

İşte ben, bu sebepten Leyla’nın faturayı Cem’e kesmesine biraz da olsa buruldum. Haberi bile olmadan aslında doğru ve adil davranan bir adamı sanık sandalyesine oturttu ve hükmü verdi.

Cem ve Leyla’nın geçmişleri de biraz enteresan. Aralarında geçen her neyse ikisini de fazlaca etkilemiş gibi duruyor. Leyla daha iş meselesi ortaya çıkmadan oldukça öfkeliydi, Cem’se kendini anlatmaya çalışırken karşısındaki kadının düzenli olarak sanki bir şey yaşanmamış gibi davranmasına tepki göstermeye başladı. Bu ikisi nasıl birlikte çalışır soruları kafamda dönerken birdenbire savaş baltalarını çıkardıklarını gördüm. Leyla’nın ana sebebi ortada, alt etmen olarak da geçmişten gelen öfkesi var. Cem’in de Leyla’nın sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi olan tavrına sinirlendiğini görebiliyorum. Aslında yaşadıkları tek bir gün, nasıl bu kadar büyük bir öfkeye dönüşebildi, anlamakta biraz zorlandım. Üzerine düşününce kendimce bir tek çıkarım yapabildim. Çok da iddialı olmak istememekle birlikte, o gün ikisi arasında bir bağ kurulmuş. Bir tarafın o bağı öne sürerken diğerinin hiç olmadığını ileri sürmesi, zaten hâlihazırdaki durumun şiddetiyle de meseleyi bir savaşa dönüştürdü. Yine de ben Cem’in savaşının tek taraflı olmayacağına inanmak istiyorum.

Leyla ve Cem arasındaki bu mücadele nereye varacak bilemiyorum ancak bir noktada da geçmişleriyle yüzleşmeleri ve içindekileri dökmeleri gerekecek. Sırt sırta verecek iki âşık mı yoksa hayatları boyunca düşman mı olacaklar göreceğiz.

Cam Tavanlar’da ekip birkaç eksiği de olsa iyi bir ilk bölüm kotarmış. Hikâyenin ana mesajı, iş hayatında kendine zorluklarla yer açmış bir kadın olarak Leyla’nın hikâyesine ortak olmak beni fazlasıyla heyecanlandırdı.

Bütün ekibin emeklerine sağlık, haftaya görüşmek üzere.

Sevgiyle kalın ve mucizelere inanmaktan asla vazgeçmeyin.

Benzer Yazılar

Bir Yorum Yazarak Siz de Katkı Sağlayın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.