Yazar: Sinem ÖZCAN

Yeni sezonda yayın gününün cumartesiye alınmasından dolayı 10 gün beklemek zorunda kaldık Erkenci Kuş’u. 11. bölümü kritik bir finalle kapayınca benim için bekleme süresi daha da ağır geçti, ne yalan söyleyeyim.

Büyük bilmece çözülmüş ve Sanem de sonunda “Albatros”un Can olduğunu öğrenmişti. O ilk şoku atlattıktan sonra Sanem, âşık olduğu Can Divit ve meşhur Albatros’unun aynı adam olduğuna sevinemedi bile. Sırtında çok büyük bir kamburu var çünkü. Doğal olarak da yine rutin kaçma – kovalamaca sahneleri devam etti.

Baştan söyleyeyim ben, Sanem’e kaçıp durduğu için kızan kitleden değilim. Hepimiz biliyoruz ki bu kadın, keyfinden kaçmıyor! Naz olsun, cilve olsun, “Ben kaçayım, o kovalasın!” ucuzluğu da yapmıyor. Gerçekten ÇARESİZ. Aldatılmış da olsa Can’ın ve şirketin aleyhine çalıştı mı, çalıştı. Bir yandan Can’ın güvenini kazanırken öte yandan o güveni yok edecek her şeyi yaptı mı, yaptı. Özünde çok dürüst bir kadın Sanem ve Can’ın dürüstlük takıntısını da anlıyor. Böyle bir aşk ilişkisine, bu kadar kocaman bir yalanla ve sırla başlayamaz. Çare, itiraf etmesi… Bunu da yapacak, hiç de korkmuyor. Ancak dile getirdiği gibi bunu Emre’yi batırmadan da yapamaz. Can, için Emre’nin ne anlama geldiğini biliyor. Aile bağları konusunda hassas bir kadın Sanem ve Can’ın Emre’yi kaybetmekle yaşayacaklarının da farkında.

Sanem savaştan korkuyor olsa Polen’le mücadeleye girmezdi. Cepheye daldı ve Polen’i tamamen yok etti çünkü onun Can’ın hayatındaki eksikliğini kendisinin pekâlâ dolduracağının farkında ama Emre için aynı durum söz konusu değil. Bu yüzden köşeye iyice sıkışana kadar da kaçacak.

Aslında Sanem’in zor günleri yeni başlıyor. Can’dan sakladığı sır elbette bir gün, bir şekilde açığa çıkacak. İşte, asıl büyük sıkıntı o zaman gelecek, bunlar daha fragman… Can’a “Albatros olduğunu biliyordun da bana niye söylemedin?” dediğinde, Can “Söyledim!” diyerek kendi sınavını başarıyla verdi ama Can’dan gelecek “Bana niye daha önce anlatmadın?” sorusuna vereceği cevap, onu en iyi ihtimalle bütünlemeye bırakır.

Aylin’in Metin için tezgâhladığı oyunun sonuçlarına da tanık olan Sanem, bedeli ne olursa olsun Can’ı korumak adına Emre’nin sırrını saklayacaktır. Hazır yeri gelmişken söyleyeyim. Aylin’in Metin’i sahalardan almak için yaptığı hareket, kabul etmek lazım ki akıllıcaydı. Ben baştan beri Aylin’i kafamda konumlandıramadım. Boşlukları çok fazla ve bir türlü doldurulamayan bir karakter, Aylin. Ne kadar büyük bir tehlike olacağını da bu yüzden kestiremiyorum. Bu defaki gibi bazen şık hamleler yapıyor ama henüz kesin sonuç aldığı durum görmedim. Can’ı annesiyle vurarak en yakın dostunu hayatından çıkarmasını sağlamak iyi plandı ama bana sorarsanız Aylin ciddi bir teknik hata yaptı. Yalan ve bir şeyler gizleme kozunu erken sürdü Can’ın önüne. Metin’in yalanı ve gizledikleri Can’ı çok sarsar ve güven duygusunu yok eder kabul ama Sanem’i de aynı yerden vurmaya kalktığında etkiyi zayıflatır. Üstelik de kırılan kamera meselesinde Can, Sanem’e zaafı olduğunun açığını da verdi. Bir başkası kırsa yer yerinden oynardı ama Sanem söz konusu olduğunda olay büyümedi bile. Bunu göre göre Metin’i vurduğu yerden, Sanem’i de yok etmeye kalkarsa büyük bir gol daha yiyecek. Haaa, bu benim umrumda mı? Kusura bakma ama zerrece kapsama alanımda değilsin Aylin, ne hâlin varsa gör!

Can Divit kimliğinin bence en eksik yanı, geçmişi, doldurulmaya başlandı. Anneden uzak büyümüş bir çocuk, Can. Neler olup bitti, henüz bilmiyoruz ama kardeşini alıp yurt dışına giden anne, çocuk Can’da bir “terk edilmişlik” duygusu uyandırmıştır, orası kesin. Annenin terk edişi her çocukta güven eksikliği doğurur. Can, bunu “seçilmiş yalnızlığı” ile kapamaya çalışmış ve küçük yaşta kendi isteğiyle yatılı okula giderek bunun ilk adımını da atmış ve aslında bu da güven eksikliğinin sonucudur. Can’ın yalana tahammülsüzlüğü ve yalan söyleyeni silip atması da bütünüyle bundan. Hayata ve insanlara karşı çok keskin çizgilerin oluşu da kendini koruma güdüsünden. Sınır çiziyor, duvar örüyor ama bunu “dışadönük” bir insan – mış gibi yapıyor. Özünde tüm o net görüntünün ardında bütün dünyaya oynuyor. Sadece hayatına almaya karar verdiği insanlara o da kendi istediği kadar kapılarını aralıyor. Sanem’e kendiliğinden geçmişini anlatması da bunun sonucu. Aslında kendinden bir şeyler paylaşırmış gibi yaparak Sanem’e yeni sınırları da çiziyor. Avcundaki siyah taşı, tamamen bilinçsizce “Seni hayatıma aldım, benim için çok önemlisin ama benim karanlık kuyularımı da fark et!” uyarısı yaparak bıraktı Sanem’in avcuna çünkü onun “sadece sevgiyle bakanların görebildiği o aydınlık tarafın” farkında olduğunu hissediyor.

Ben, Can’ın “gezgin ruhu”nun da aslında bir arayışın sonucu olduğunu düşünmüştüm. Çocukluğundaki anne travmasından sonra onda yeniden bağlanma isteği uyandıracak, ona yuva olacak “biri”ni aramasının sonucu durmadan dünyayı dolaşıp durması. Bunun Polen olmadığı aşikârdı. Polen, onun yorulduğunda mola verdiği duraktı yalnızca. Can, köşkün bahçesinde Sanem’e İstanbul’u anlatırken benim zihnim, söylediklerini alıp bambaşka bir yere monte etmekle meşguldü. Can’ın İstanbul’u “sürekli değişen, sürekli gizemini koruyan, her zaman keşfedecek bir yer bırakan…” İstanbul. Tam da bu yüzden dönüp dönüp İstanbul’a geliyor. Tıpkı Sanem gibi… Can’ı Sanem’e “bağlayan” da net olarak bu: sürekli değişmesi, gizemli olması ve hep keşfedecek bir yanının bulunması. Bütün dünyada aradığını, yani yerleşeceği birini, hep dönüp dolaşıp geldiği yerde buldu Can ve bulduğu anda da bağlanıp kalmaya karar verdi. “Ben sana âşık oldum!” diyerek omzundaki yükün tamamını da Sanem’in kucağına bıraktı ve şimdi rahatlamanın keyfini sürüyor. “Liseli âşık” gibi davranıyor, mutlu olmanın tadını çıkarıyor ve Sanem’den başka hiçbir şeyi kafasına takmıyor. Ne var ki bütün bu içtenliğine beklediği karşılığı da alamadı.

İşte, tam da bu noktada Can’ın bir fren yapması gerektiğini düşünüyorum ben. Bölüm sonunda gelen “savaş” kararı beklediğim fren olur mu, emin değilim ama benim kafamdaki Can, Sanem’in kayalıklardaki konuşmasının ardından aşkın gözünün önüne indirdiği bulanık perdeyi eliyle bir kenara çekmeli, artık. Sanem’in tavrındaki tutarsızlıkları görüyor ama “İşte Sanem, bu!” diyerek öylece kabulleniyor ancak Can kadar akıllı bir adamın ben bundan sonra, biraz o tavrı sorgulamasını bekliyorum. Olayın altını deşmeli ve Sanem’in korkusunu irdelemeye başlamalı.

Son birkaç bölüm; komedi tarafı baskın, çok sempatik ve çok sıcak bölümler izledik ama bu bölümün finali bana yeni bir düğümün geldiğinin işareti. Kanımca artık komedi ayağı birkaç tık geri çekilmeli, olayların ivme kazanması için öyküye bir aksiyon verilmeli ve Can’ın kafasına da süratle kuşku tohumları ekilmeli.

Öte yandan Osman – Leyla – Güliz üçgeninde yaşanmaya başlananları, Emre’nin Leyla’yı fark etmesini ve hepsinden çok Deren’i sevdim bu bölüm. Ali Yağcı, çok iyi bir performans çıkarıyor ve en büyük isteğim öyküde ağırlığını hissetmekti ki sanırım gerçekleşiyor. Deren’in de Sanem’le yaptığı konuşmadan hareketle onun artık karikatür bir tiplemeden bir karaktere evriltildiğini fark ettim ki bu da çok hoşuma gitti. Bu yeni Deren’i sevdim ben açıkçası.

Amaaaa hiç kuşkusuz bölümün bayıldığım sahnesi kayalıklardaki “savaş kararı” sahnesiydi. “Sanem mi yaman, Can mı yaman?” diyen Sanem’e Can “Tabi ki Can Yaman” dediği anda ben oturduğum yerde sağlam bir gülme krizine girdim. Enfes bir kelime oyunuyla sahneye çok şık bir hareket verdiler. Sahne akışından ben o repliklerin doğaçlama olduğunu hissettim ve bir defa daha Demet Özdemir – Can Yaman senkronizasyonuna hayran oldum. Bölümün kuşkusuz hafızalarda yer eden en çarpıcı sahnesine imza attılar.

Söylemezsem dilim fena şişer, bu bölüm en büyük itirazım Can’ın Sanem’e evde hazırlattığı yemek sürprizine oldu. Sanem doğallığında bir kıza, Can yapısındaki bir adam Polen’e yakışır bir sofrayla jest yapmayaydı iyiydi. Allah’tan ki çok uzatmadan doğru yolu bulup Sanem’i elinden tutup köşke götürdü.

Bu arada gerçekten merak ettiğim de Can ve Emre’nin anneleri. Açıkçası ben hikâyeyi bir de onun tarafından görmek istiyorum. Metin aracılığıyla şirketi kontrol ettiğini öğrendiğimiz Hüma Hanım umarım, yakın zamanda teşrif eder de kafamdaki “anne” figürü bir netleşir.

Bu hafta Demet Özdemir, Ayhan ve Osman’la çaresizliğini paylaşan Sanem’de de Emre’ye öfke kusan Sanem’de de ayrı ayrı kalbimi çaldı. Hele ilkinde onun acısını öyle hissettim ki yüreğimde, elimde olsa “Gel kuzum, sen böyle!” deyip alıp başını göğsüme yaslayacaktım doya doya ağlasın diye. O kadar iyi anlattı ki bana Sanem’i, istesem de ben onu şımarık, kaçak oynayan bir kız olarak göremezdim o sahneden sonra. Emre’yle konuşurken öfkeden çakmak çakmak olan gözleriyle, kızaran yanaklarıyla ve öfkesinin gerçekliğiyle Sanem’i bir kez daha alıp yukarı taşıdı. Her bölüm Demet Özdemir’in Sanem’e verdiği emeği görüyorum ve onu sıradan şirin bir kızdan çıkarıp somutlaştırmasını takdirle izliyorum.

Demet Özdemir ve Can Yaman sahnelerini hep çok iyi buluyorum. Birbirlerini çok iyi dengeliyor, ritmi çok iyi ayarlıyor ve doğaçlamaları bence harika yürütüyorlar ama bu hafta beni asıl etkileyen Can Yaman performansları, Emre’ye Sanem’a âşık olduğunu söylediği sahneyle Metin’le olan konuşmasıydı.

Âşık adamı oynamanın ötesinde Metin’le sahnesinde dramatik gücünü çok net koydu ortaya. Sanem’le sahnelerindeki jest ve mimik ağırlıklı oyunculuğu bu kez tamamen minimalize etmiş, jestleri geri çekmiş ve ağırlığı sadece duruşa vermişti. Sevgili Can’ın özellikle dramatik sahnelerde her zaman seçtiği yol, oyunun ağırlığını sadece bir noktaya basmaktır. Bu bazen gözleri, bazen ses tonu, bazen duruşu olur. Bu kez de Tuan Tunalı’nın repliklerini görünür kılmak ve sahne etkisini güçlendirmek adına kendini tamamen geriye almış sadece bir iki vurucu bakışla sahneye varlığını koymuştu. Metin’in söylediği bir sürü söze bir tek bakışla ama onun içinde “Sana kızgınım, söylediklerini beynime yazıyorum sonra düşüneceğim ve beni zorlama bas, git!” ifadelerinin hepsini yüklemeyi bildi. Konuşmanın ona rahatsızlık verdiğini kaçırdığı gözlerinden ve bedenini kullanmasından hissettik. Her ne kadar sahnede sadece Metin’in replikleri varsa da ben Can’ın bütün cevaplarını onun gözlerinden “işittim.”

Emre’ye Sanem’e olan duygularını ifade ettiğinde; yerinde duramayan, coşkulu ve çok mutlu bir Can Divit verdi, ekranın diğer tarafına. “Liseli âşıklara döndüm” dediğinde gözlerindeki pırıltıyı, Emre onu frenlemeye çalıştıkça “çocuksu” direnişini ve hepsinden önce Sanem’e gerçekten ne kadar âşık olduğunu her hücresinden hissettim ben. O kadar akıcı ve o kadar seri bir sahneydi ki o; keyiften, huzursuzluğa, hatta kızgınlığa geçen bir sürü duyguyu ardı ardına çok net koydu ortaya. Ama o sahnenin en can alıcı yeri benim için sesindeki ve gözlerindeki ışıltı olacak.

Bir an önce Can’ın iç hesaplaşmalarının başlamasını isteme nedenlerimden biri de Can’ın bu sahnelerde neler yaşatacağını ve her bir sahneye damgasını nasıl vuracağını görmeyi sabırsızlıkla beklemem, sanırım. Can’ın Can Divit’i nasıl tutkuyla yarattığını izlemeye bayılıyorum ben. Emeğine, aklına ve o güzel yüreğine sağlık Sevgili Can.

Ben bu yazıyı yazarken izlenme oranları da geldi. Cumartesi gecesi izleyicinin ekran başına en az geçtiği akşamdır buna rağmen hiç zorlanmadan 7 reyting gibi bir önemli bir oranla zirveyi ele geçirmiş. Kanal, gün değişikliğini duyurmakta daha başarılı bir çalışma yapmış olsa bence oran daha da iyi gelecekti. Sosyal medyayla iletişimi olmayan izleyicilerin gün değişikliğini bilemediğini birince elden gözledim çünkü. Cumartesi günü Erkenci Kuş için çok doğru bir tercih oldu ama bu değişikliğin bilgilendirmesinde daha titiz davranılması gerektiğine inanıyorum.

Yazan, yöneten, canlandıran ve kamera arkasında ter döken herkesin emeklerine sağlık.

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.