Yazar: Sinem ÖZCAN

Bir hafta mola vermiştik Erkenci Kuş’a. Mola öncesi, Can’ın Sanem’e evlenme teklifinde bırakmış ve evlenecekler mi evlenmeyecekler mi ikilemi önümüzde, beklemeye geçmiştik. Baştan beri onlar için şu an evliliğin çok erken olduğunu düşündüm ben. Dolayısıyla da son anda patlayacak bir bombayla evliliğin şimdilik rafa kalkacağı inancını hâlâ taşıyorum. Öykünün 39. bölümde senarist değişikliğine gittiğini ve 40. bölümden itibaren de “radikal” bir farklılık yaşayacağını da hafta içi gelen haberlerden biliyoruz. Dolayısıyla bu hafta ve gelecek hafta akışın yavaşlayacağını, öykünün bir yol ayrımına geleceğini ve farklı bir kanala akmaya başlayacağını tahmin etmek güç değil. Bu hafta, bölümden çok, öykünün nereye ve nasıl evrileceğini anlamaya çalışarak oturdum ekran başına.

Can ve Sanem’in evlenme kararı almaları Hüma Hanım’ı değil ama Polen’i pes ettirmiş belli ki ve bavulunu sürüye sürüye İngiltere’ye dönmüş. Yetkililerden talebim, kendisinin bir daha Türk hava sahasına girişinin kesin olarak men edilmesidir. Valla, bölümün ortasına kadar bir yerden çıkıp gelecek diye endişeyle oturduğum doğrudur. Polen beyaz bayrağı çekmiş ama Hüma Hanım, pes etmeyecek, bir defa daha anladık. İşi “Birlikte yaşasınlar ama evlenmesinler.” noktasına kadar vardırdı. Hüma Hanımcım, siz Avrupa görmüş (!), çoookkkkk kültürlü, eğitimli ve çok elit (!) bir kadın olarak zahmet olmazsa birlikte yaşamakla, evlenmek arasındaki farkı bana bi’ açıklar mısınız? İmza atmayınca aşk yaşanmıyor, birliktelik, ortak dünya kurulamıyor mu yani? Birlikteliklerini devlete onaylatmadıkları sürece iki insanın bir bağı olamıyor mu? Hayır, zannımca sizin kadar elit olmadığımdan ben durumu pek anlayamadım. Üç kocayı nikâh marifetiyle kendinize bağlamış saygıdeğer bir hanımefendi olarak imza konusunda bu kadar ısrarcı olmanızda vardır bir hikmet diye düşünüyorum. Gerçi vereceği cevabı da adım gibi biliyorum. Kıymetli oğluna Sanem’i layık görmediği için onun ancak sıradan bir gönül eğlencesi olduğuna inanmak istiyor. Kusura bakmayın Hüma Hanımcım da siz olayı baştan yanlış anlamışsınız.

Hüma Hanım, Can’ı Sanem’den kurtarmakla çok meşgul olduğundan sözünden hiç çıkmadığına inandığı uysal oğlu Emre’yi gözden kaçırdı. Leyla’yı hâlâ nişanlı sandığı için de tehlikeyi fark edemedi. Emre de Allah için, doğan boşluğu iyi kullandı. Sanem ve Can’ın evleneceklerini beklerken son dakika golü Leyla ve Emre’den geldi. Ben Osman yüzünden Leyla’yı affetmiş değilim. Her ne kadar Osman’ın onunla mutlu olamayacağını bilsem de Leyla’nın bencilliğine alet olup kalbinin kırılmasını da bağışlayamıyorum. Osman, gitmekle en doğru olanı yapıyor ama Leyla ve Emre ilişkisi de evlenmeleri de bu nedenle kapsama alanım dışında. Sadece Hüma Hanım’ın onlardan yediği golün keyfini sürüyorum.

Aileler özellikle de anneler işin içine girince Sanem ve Can için kolay bir yol yok, maalesef. Hem kendilerini hem de onları mutlu edecek bir formül de yok. Mevkıbe, Can’ı bağrına basar ama Hüma’yla uzlaşmak için masaya oturmaz. Hüma zaten rengini koydu ortaya. Sanem bütün iyi kalpliliğiyle herkes mutlu olsun diye çabalasa da bu denklemi çözümü yok. Yapılacak tek şey, Can’ın fikrine uyup gidip evlenmek. Bu, Aydın ailesini çok incitse de başka yolu da yok gibi. Emre ve Leyla, önce davranmamış olsaydı muhtemelen nikâh masasındaki çift onlar olacaktı ama şu an için o yol da kapanmış görünüyor.

Peki şimdi ne olacak? Hüma Hanım, yenilgiyi kabul etmeyeceğini kesin olarak belirtti. Polen silahı da elinden alınınca kendine yeni bir maşa bulacaktır ki bunun da işaretini Yiğit’le yaptığı konuşmada verdi. Yalnız Yiğitçim sen Sanem’i ne zaman gördün, ne zaman tanıdın da âşık oldun? Bi’ anlat hele. “İlk görüşte aşk” klişesine de hiç girme istersen, karnım tok… Bu kadın, ilk andan beri Can’a nasıl âşık olduğunu her adımında gösterdi. Senin yanından koşup onun kollarına gitti. Ona hazırladığı hediyeyi seninle baskıya götürdü. Bir tek an, umut verici tek bir hareket yapmadı. Eeee… Bu neyin aşkı? Sizde bu platonik durum kalıtsal zannımca. Polen’in bir yaşanmışlığı vardı o yüzden Hüma Hanım’ın uydusu oldu peki, senin mazeretin ne? Hele hele oturup liseli delikanlı romantizmiyle mektuplar yazmak da nedir? Seviyorsan git konuş bence. Git konuş da Sanem, pılısını pırtısını toplayıp üst kata taşınıversin. Hele hele mektubu okuyan Sanem’e “Hiç mi şansım yok?” deyip aşk dilenmek de neyin nesi? Düzeltiyorum, sadece platoniklik değil onursuzluk da sizde kalıtsal, zannımca. Her ne kadar son dakika “O mektup sana değil, Deren’e… “ diye bir U dönüşü yapsa da Sanem’in saflığına dua etsin. Zira benim gibi Can’ı da kandıramadı.

Sanem’in Yiğit’le Deren’i bir araya getirme çabası Yiğit’in Hüma Hanım’ın eline düşmesini kolaylaştırır gibi geldi bana. Sanem’e sözleşme imzalattığına “Oyun istiyorsan oynarız Can Divit!” deyişi beni bir rahatsız etmişti. O sözleşmede Sanem’i bir şekilde köşeye sıkıştıracak bir açık nokta yoktur, inşallah diye dua ediyorum ama korkmuyor da değilim. Sanem, mektubun Deren’e olduğuna inandığı için olayı Can’a rahatça anlattı en azından içim o noktada rahat.

Sanem ve Yiğit’i kafeteryada bulan Can, yine bir kanımı beynime sıçrattı. “Ben yokken sen niye bu kadar keyiflisin?” de nedir, Can Divit? Ne yapacağız, biz senin bu yontulmamış cümlelerini? Sen Polen’le, ondan önceki ismi lazım değillerle baş başa sohbetler ederken, gülün dört yaprak kahkahalar atarken bu kadın bir defa sana “Sadece bana güleceksin!” dedi mi? Hatta onların yanında sen Sanem’le dalga geçerken o sana tepki verdi mi? Hayır! O zaman normaldi de şimdi mi ağırına gitti, Paşa’m? Sen, Sanem yokken keyifli olma hakkına sahipsin de o sen yanında değilken niye karalar bağlamak zorunda? Tamam derdin Yiğit’le. Haklısın da ama tepkini Yiğit’e koyacaksın, Sanem’e değil. Yiğit’in Sanem’e görünenin dışındaki yüzünü fark ediyorsun, o hâlde adamın gerçek niyetini çıkaracaksın ortaya ve biletini keseceksin. Hedefini bi’ şaşırma istersen, sen bu kızı sahipsiz mi sanıyorsun?

Bu hafta çok sevdim Sanem’de Demet Özdemir’i ben. Cıvıl cıvıl, pozitif, enerjisi yüksek, çok sevimli bir Sanem çıkarmış, bölüm boyunca. Mimikleriyle, bakışları ve duruşuyla Sanem’in mutluluğuna baştan sona ortak etti, bizi ama en sevdiğim yer mektubu okuduktan sonra Yiğit’le konuşması oldu. Yazılanları okudukça değişen ifadesi, “Can haklı mı acaba?” kuşkusu ve ardından Yiğit’e “Böyle bir şey olamaz!” derken üzüntüsü çok gerçek ve çok doğru yansıtılmıştı. Hele mektubun Deren’e yazıldığını düşündüğünde gelen rahatlaması o kadar doğal ve içtendi ki bayılarak seyrettim. Demet Özdemir, Sanem’in netliğini çok doğru vurguluyor, daima. İçi dışı bir ifadesini de çok özenle geçiriyor ekranın öte yanına. Karakterin boşluklarını da çok iyi dolduruyor. Kolaylıkla savrulacak ve dağılabilecek bir karakter Sanem ama onu çok iyi kontrol ediyor. Bir kez daha emeklerine sağlık.

Kafeteryadaki sahne, bu hafta çok sevdiğim Can Yaman performanslarından ilki. Sanem’in ona Yiğit’in, Deren’e âşık olduğunu söylediği anda yüzündeki ifade enfesti. Anlık bir afallamanın ardından gelen “Hiç inanmadım ama neyse…” anlamı çok güzel yerleşti yüzüne. Bir yanı muzip bir çocuk, diğer yanı “Yemem ben bu masalı” uyanıklığında bir tatlı serseri, bir yanı da “Doğru mu ki acaba?” kuşkuculuğunda bir genç adamdı. Üstelik bunu Sanem’e bakışındaki tutkuyu hiç kaybetmeden yansıttı. Ancak bu hafta en sevdiğim sahnesi Hüma Hanım’ın Sanemlerde yarattığı krizden sonra tepkisini koyduğu yerdi. “Biz, sadece bizim mutluluğumuza ortak olmanızı istemiştik.” dediği andan itibaren hayranlıkla izledim. O mutlu ve çocuksu adam, yerini üzgün, annesinin yaptıklarından utanan bir gence bıraktı. Özür dilerken sesinin tonu, bakışları ve ifadesi bütünleşti. Sözcükleriyle değil, bütün bedeniyle özür diledi. Sanem’e döndüğünde o üzüntü yerini kararlılığa bırakmıştı ve “Ben ne yapacağımı biliyorum, ona.” dediğinde yüzündeki ifadenin soğukluğu, sesinin tonundan yankılandı. Keşke o sahnenin devamında Hüma Hanım’a haddini bildirdiğini de görebilseydik diye düşünmedim değil. O kadar hızla duygulara yer değiştirtiyor ve bunu o kadar keskin ayrımlarla veriyor ki sahneden konuşmayı silip yalnız görüntüyü izleseniz de aynı etkiyi alıyorsunuz. Onunla birlikte özür diliyor, onunla birlikte öfkeleniyor ve onunla birlikte kararlılığı yaşıyorsunuz. Ekranın diğer yanından sizi çekip alıyor ve karakterin içine sokuyor. İşte tam da bu yüzden ben seni izlemeye hiç doyamıyorum Sevgili Can! Aklına, yüreğine, emeğine sağlık.

Bu hafta bir özel teşekkür daha etmek istiyorum. Ali Yağcı, Erkenci Kuş’a veda etti. 37 hafta boyunca çok severek izledim ben Osman’ı. Hep kalbim ondan yana oldu, ona hiç kıyamadım ben ve çok özleyeceğim. Osman’a verdiği ruh ve emekleri için çok teşekkürler Ali Yağcı. Yolun açık olsun.

Yazan, yöneten, canlandıran ve set gerisinde büyük yük omuzlayan herkesin eline emeğine sağlık.

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.