Tarık Münir

Yazar: Sinem ÖZCAN

Finale bir kala bu bölümde, düğümlerin bir kısmı çözülür diye ummuştum. Olmadı. Belli ki oldukça yoğun bir final bekliyor bizi. Hem Ali’nin gerçek yüzü ortaya çıkacak hem Adile ve Münir ilişkisi yoluna girecek hem de Emel ve İlyas barışacak. Gerçi Ali bütün ipuçlarını elinde tutan adam… Onunla ilgili gerçek ortaya döküldüğünde diğerleri de çorap söküğü gibi gelecektir diye düşünüyorum ama ben, en azından bölüm finalinde Itır’ın son dakika golüyle Ali’nin gerçek yüzü ortaya dökülür diye bekliyordum.

Itır, Ali’nin 2004’ten beri İstanbul’da olduğunu öğrendiğinde bu bilginin üstüne gitmesini geçen bölüm beklemiştim. Bir adamın bu kadar kritik bir yalanı varsa başka şeylerde de yalan söylüyor olmalı, çıkarımını daha önce yapmalıydı Itır. Neyse, geç olsun da güç olmasın.

Ali, gerçekten çok büyük ustalıkla yalan söyleyen ve kumpas kuran bir adam… Onun söylediği yalana inanmamak mümkün değil. Üstelik bu defa bir adım ötesini tahmin edip ona göre kurdu tuzağını. Tarık, Münir’e ne kadar kızarsa kızsın onun iç yüzünü çok iyi biliyor. Ali’nin söylediklerine bir anlık öfkeyle inanmayacağı belliydi. Bu yüzden de Münir’i köşeye sıkıştırmayı seçti. Tarık, Münir’in ağzından aynı şeyleri duyarsa geri dönüşü olmaz ve aile tümden darmadağın olur hesabı yapıyor, belli ki.

Ali, şansını önce Adile’de denemişti, kahveyi geri vermek adına ona bir şart sunarken. Hesaplayamadığı Adile’nin Münir’e her şeyi anlatması oldu. Bu defa kaleyi diğer yandan çökertme peşinde. Şimdi üç şık var önümüzde: İlki, Münir de tıpkı Adile gibi onun oyununa gelmez ve bedeli ne olursa olsun Tarık’a “Doğru değil, söyledikleri!” diyebilir. İkincisi, Adile son anda yetişip duruma el koyar. Sonuncusu da Münir, Ali’nin istediğini yapar ama Itır öğrendikleriyle gelip o oyunu bozar.

Benim gönlüm ilk şıktan yana, açıkçası. Diğeri Münir Baba’ya yakışmaz diye düşünüyorum ama ondan da ötesi Emel ve İlyas’ı kurtarayım derken kendi çocuklarını ateşe atmasının doğru bir tercih olmayacağına inanıyorum. Tarık’ın sabrı baştan beri fena sınandı. Ne bir kez daha zorlanmayı ne de doğru bildiklerinin yanlış çıkmasını hak ediyor. Üstelik “Ben ona inanmıyorum!” diyerek geldi Münir’in kapısına. Tam anlamıyla gerçeği öğrenirse “Sindiremiyorum” dediği durumu da kabullenmesi mümkün olacaktır, bana kalırsa.

Ali’yle ilgili geçmişin detaylarını da bu hafta öğrenmek kısmet oldu. Ben Mürvet’ten sonra bir kez daha sevdanın bir insanı çirkinleştirdiğine şahit oldum. Aslında buna sevda demek de doğru değil ya… Aşk, insanın planladığı, seçtiği ve kontrol edebildiği bir duygu değil elbette. Yalnız bana kalırsa çok ince bir detay var aşkta. Birini sevmek demek o insana zarar vermemek, onu incitmemek hatta gerekirse bunun için kendini geriye çekmek demek. Belki de bu yüzden ben Ali’nin hissettiğine aşk diyemiyorum. Ona âşık olmayan, evli ve en önemlisi çocuklu bir kadına ilan-ı aşk etmek onu hem incitir hem zora sokar hem de ona zarar verir. Bunu hiç düşünmeden Adile’nin karşısına çıkan Ali, benim gözümde âşık değil karaktersizdir.

Adile’nin olup biteni kocasına anlatmaması elbette doğru tercih ne var ki kocasına söylemekten çekindiği şeyi ağlaya ağlaya Münir’e anlatmak da tam Adile tarzı olmuş… Neymiş, kocası olup biteni öğrenince adamı vururmuş; iyi de şaşkın hatun, Münir ne yapacak? Ali’yi efkâr dağıtmaya mı davet edecek? Kocanı ateşe atma ama yıllardır, sana  kara sevdalı adamı Ali’nin üstüne yollamaktan çekinme! Bu da bencilliğin dik âlâsı, kimse kusura bakmasın! Peki, ne yapacaktı Adile? Valla onu bunu bilmem, kendi göbeğini kendi kesecekti; işte o kadar! Hayatta en illet olduğum kadın tipi, başı dara düştü mü ağlaya ağlaya bir erkeğin yamacına koşan kadın kısmı… Adamı sevmiyorsun, istemiyorsun, ümit de vermemişsin kısacası olayda zerre suçun yok. O hâlde niye tırsıyorsun acaba Adile? Hayır, ille birine gideceksen İhsan’a git, Hulusi’ye git, Münir’i işin içine sokmak da ne demek oluyor? Yıllar önce yaşanmış olayın derdi beni niye şimdi sardıysa? (Sinirlendim ama n’apayım)

Haftalardır mahallenin üstüne kara bulut gibi çöktü Ali. Değdiği her yere çirkinlik, kötülük ve uğursuzluk getirdi. Hulusi’nin vurulması bile adamın uğursuzluğu bana sorarsanız. Ona kan vererek şovunu da yaptığına göre artık çekilebilir. Hulusi komisere yazık! O adamın kanıyla iyileşmektense ölmeyi yeğlerdi, sanırım ama yok yapılacak bir şey!

Bu arada, tuhaflık bende mi bilmiyorum da, ben Emel’i hâlâ suçlayamıyorum. Ne babasına güvenmesi konusunda ne de İlyas’a tavrından dolayı. Çok doğru bir yerde takıldı, kaldı o. “Kimsem yokken bana babamın yaşadığını nasıl söylemez?” noktası cidden sağlam bir soru ve cevabı da “Senin Yuvacık gibi bir ailen var!” değil, maalesef. Tanıtımdan anladığım Emelcik, babasının gerçek yüzünü hiç öğrenmeyecek. Mahalleli bir kez daha onu kollayıp incinmesinin önüne geçecek gibi. Ali, kızını İlyas konusunda ikna edip mahalleden kendi isteğiyle ayrılıyormuş, yolunu seçecektir diye düşünüyorum. Eğer dizi devam ediyor olsaydı buna itirazım olabilirdi ama finale geldiğimizi dikkate alırsak bu mantıklı bir çözüm şekli gibi görünüyor bana.

Dizinin bitiyor oluşu Tarık’ın da Münir Baba’ya karşı yumuşamasını hızlandırdı hâliyle. Bu hafta ipuçlarını aldık, Münir’in son hamlesinden sonra da buzlar tam anlamıyla eriyecek sanırım. Itır’ın Tarık’ı babasıyla bir araya getirip barıştırma fikri en doğrusu da olsa Tarık haklı; henüz onun için erkendi ama ister istemez, hızlanacak elbette. “Onların buluşmasını engellemiyor değilim, engelleyemiyorum.” aşaması bile Tarık için büyük adım aslında.

Öyle ya da böyle, final için “mutlu son” zemini hazırlandı. Yeşilçam havasına uygun bir final de bence Hangimiz Sevmedik’in hakkı.

Her ne kadar karakter olarak Ali’den nefret etsem de Demir Karahan’ın oyunculuğu için elbette aynı şeyi söylemeyeceğim. Kötü adamı oynamak herkesin harcı değil. Hele hele grisi bile olmayan kapkara bir kötüyü canlandırmak çok zor, tahmin edebiliyorum. Kızına dahi sevgi beslemeyen bir babayı canlandırıyor, o ve bunu Emel’le sahnelerinde çok net görüyoruz. Ne bakışlarında bir ışık ne tavrında bir sıcaklık… Sadece kelimelerle yansıtılan “sözde” bir sevgi duygusu… Asla sinirlenmeyen ve yüksek tepkiler sergilemeyen bir adam Ali, Demir Karahan onun bu tarafının altını iyi çizdi, bana kalırsa… Minimum mimikle, ne söylerse söylesin hiç değişmeyen ses tonuyla ve hep o aynı ifadesiz bakışlarla… Hatta âşık olduğunu iddia ettiği Adile’yle birlikteyken bile tavrı değişmedi; işte bu da tam olarak sevgisinin sahteliğinin kanıtıydı.

Tarık’la sahnesinde dikkatimi çekti. Yalancılar için “İnsanın gözünün içine bakamaz!” denir oysa sözsüz iletişimle ilgilenenler bilirler, bu doğru değildir. Özellikle usta yalancılar, karşısındakinin gözünün içine direk bakarak ve doğru söylemediğini hissettiren diğer  unsurları kullanmadan yalan söyleyebilir. Demir Karahan, bu detayı bana göre çok iyi yakalamıştı. Beden dili eğitimi almış birinin bile tereddüt yaşayabileceği ustalıkla yalan söylüyordu Tarık’la konuşurken. O sahneyi ikinci kez izlerken fark ettim. Konuşurken değil aksine susarken gözlerini kaçırıyordu Tarık’tan. Böylelikle hem inandırıcılığı artırıyor hem de durumdan rahatsız olduğunu sezdiriyordu. Keşke, diziye daha erken girmiş olsaydı dediğim bir isim oldu Demir Karahan. Emeklerine sağlık.

Bölümü Can Yaman için ele alacak olursam yine az ama nitelikli sahnelerde izledim onu. Gerek Demir Karahan’la sahnesinde gerekse final sahnesinde Altan Erkekli ile çok iyi performanslarını gördüm.

Ofiste Itır’la her iki sahnesini de çok sevdim Hele Itır’ın “gider ayarak romantik oldu” deyişindeki ironiyi ve o sahnenin duygusunu çok sıcak bulduğumu da söylemeliyim.

Ali’yle kahvedeki konuşmada Demir Karahan – Can Yaman uyumunu çok sevdim. Birinin neredeyse mimiksiz ve soft oyunculuğuna diğerinin sadece bakışlara yüklediği anlamla cevap vermesi çok hoş bir hava yarattı. Kuşku, inanmama ve durumdan rahatsız olma hislerini hep çok iyi kullandığını düşündüğüm bakışlarıyla yansıttı Sevgili Can. O sahnenin devamı sayılacak yatak odasındaki o iç monoloğa bir küçük itirazım var, yalnız. Kafa sesiyle verilen o monoloğun ritmi bana biraz hızlı geldi. Sanki konuşma hızının düşünce hızıyla örtüştürülmesi gerekiyordu ama düşünceden daha seriydi. Daha ağır ve daha duraksamalı söylenmiş olsaydı doğallığı artacaktı, bana kalırsa.

Benim en beğendiğim Can Yaman sahnesi bu hafta, hiç tereddütsüz final sahnesiydi. Kafasındaki soruların cevabını arayan ama bunu yaparken de saygı duyduğu ve çok güvendiği bir adamı kırmamaya çalışan o nahif tavrı çok sevdim. Bu kez sadece bakışla değil; oturuş, ellerin duruşu ve yüzdeki bütün mimiklerle desteklemişti replikleri. Ses tonu çok iyi ayarlanmıştı. Hesap soran değil, anlamaya çalışan ve aslında yaptığı konuşmadan en çok kendisi rahatsız olan bir adamın tepkisini tam anlamıyla yansıttı. Orada bulunduğu için rahatsız ama o konuşmayı mutlaka yapması gereken bir adamın huzursuzluğu bütünüyle geçti. Final sahnesi olduğundan, doğal olarak, devam eden tepkileri izleyemesem de alacağı cevaba bağlı olarak duygunun nasıl değişebileceğini gözümün önünde canlandırabiliyorum. Çok doğal ve kendiliğinden akan bir oyunculuğu var, Can Yaman’ın. Ritmi yakaladığınızda bir sonraki hamlenin ne olacağını; ne değişeceğini veya ne ekleneceğini kestirebiliyorsunuz. Abartılı hareketlere hiç başvurmadan küçük vurgularla ve daima bir tek özelliği; bakış, ses, duruş… öne çıkararak karakterin o anki ruh değişimini ya da duygusunu ortaya en doğru biçimde seriveriyor. Haftaya sahnenin devamını izlediğimde büyük olasılıkla gördüğüm zihnimdeki görüntüyle birebir örtüşecek ve ben o su gibi oyunculuğa bir kez daha hayran olacağım.

Tarık’la ve Hangimiz Sevmedik’le son bir randevumuz kaldı. Son kez bir hafta daha “Acaba, şimdi ne yapacak?” sorusunu evirip çevireceğim zihnimde ve sonunda onunla da vedalaşacağız. Son yorumda görüşmek üzere, bu haftalık benden bu kadar… Emeklere sağlık…

 

 

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.