Yazar: Ayça AKMAN

                                  Bir kez yürünmüş bir yola düşenlerin sayısı çoktur, hedefe ulaşan az…*

Yapı itibarıyla pek az şaşırırım. Bu benim okuma ve izleme alışkanlıklarıma bağlı olarak pekişen, lütûf mu yoksa lanet mi olduğuna henüz karar veremediğim bir özelliğim ki Halka beni tam da buradan üst üste iki kez vurdu. Dördüncü bölüm noktalanırken ben nasıl olduğunu anlayamadan kocaman bir “Yok artık!” ağzımdan çıkıverince tamam demiştim başardınız, beni gafil avladınız, tebrikler! Hümeyra Hanım, bilgisayar ekranındaki halka sembolüne derin derin bakarken kafamda yerine zaten zar zor oturmuş taşlar, domino taşları misali peşi sıra birbirlerinin üzerine devrilmişlerdi zira. İkinci vuruş ise Olağan Şüpheliler filminin finaline göz kırpan ters köşe ile son bölümde geldi.

Ne yalan söyleyeyim Halka’nın lideri ile bu kadar çabuk tanışmayı beklemiyordum. Akli melekeleri sorunlu, psikolojik ve fiziksel olarak çökmüş Cengiz Bey, hikâyeye dahil olunca bunca yıldır örgütü perde arkasından yöneten kişinin Hümeyra Hanım olduğu gerçeği izleyiciye sunulmuş oldu, geçen bölümde. Sunulmuş oldu ama, kalemi elinde tutanların böyle erken ve cesur bir ifşa ile risk alıp almadıkları sorusu bir süredir aksiyonun hızı nedeniyle ötelediğim sorulara eklenerek kafamda dönüp durdu hafta boyunca.

“Ben babamı yaşlılıktan, kocamı hastalıktan kaybetmedim” diyen Hümeyra Hanım’ın, başına gelen onca şeye rağmen sergilediği ketum ve vakur duruş merak konusuydu benim için. Onun gerçek rengini ortaya çıkaracak turnusol kâğıdı karakter, Cengiz Han’ın veliahtı Çağatay olarak çıktı karşımıza. Sorduğu tuzak sorularla muhatabının babası olmadığını anlayan oğlun, meydan okuması ile sonlanan kırmızı oda konuşması sözde liderin güç ve iktidar savaşının tam ortasında kalacağının işaret fişeği oldu adeta. Bu savaşta taraf olmak zorunda kalacak Hümeyra Hanım’ın kocasını öldüren, evladını elinden alan, kaderiyle oynayan adamın yanında hangi motivasyonla kaldığı cevap bekleyen en can alıcı soru belki de. Para, güç, intikam… Düşündüğüm zaman bunların hiçbiri tek başına bana tatmin edici motifler gibi gelmiyor. Bizzat kendisi Cengiz Han’a “sen beni yanında kalıp sana hizmet etmeye mahkâm ettin.“ derken neyi kastediyordu, bilmiyoruz. Ta en başında Cihangir ve Kaan’a Eren Karabulut ile ilgili kasetleri gönderip gerçekleri açıklarken intikam güdüsünden başka hangi dürtülerle yola çıktı emin değiliz. Vekilharç’ı bile şaşırtacak şekilde İskender’in ölüm emrini geri alan Halka’nın başının bunca yılın tecrübesi ile kendisinin ve oğlunun ölümle tehdit edilebileceğini nasıl göz ardı edebildiğini, oğlunu hapse nasıl gönderebildiğini ise izah edemiyoruz. Kaan’ı Vekilharç’ı korumak konusunda ikna etmeye çalışırken “Suçsuz yere neden hapse girdiğini merak etmiyor musun? “ sorusuyla şaşkına çevirdiğinde bize; elindeki o mutlak güçle sen o sırada ne yapıyordun, sorusunu sormak düştü sadece. “Evlat başkadır “ derken Cihangir’i şefkatle süzen Hümeyra Hanım ile “Kader kardeşi oldun sen artık Cihangir’le. Cemal Sandıkçı, İskender yaşadığı için sana teşekkür edecek, bunu yapacaksın.” diyen  kadın arasındaki o bariz fark, belki de tüm soruların anahtarıdır, kim bilir? Her ne kadar geçen bölüm sonlara doğru oğullarını kurtarmak için hayatının hatasını yapıp Terzi’yi terhis etmiş olsa da Kaan söz konusu olduğunda piyonuna hamle yaptıran bir oyuncu kadar hırslı, soğukkanlı ve ürkütücü görünen bu insana ben şerhimi koyup gardımı alıyorum, tabii belki dolar umuduyla sempati hanesini boş bırakmak kaydıyla. Zira kötü de olsa erkek egemen bu alemde sırt çevirecek değiliz hemcinsimize.

Halka büyümek için çevresindeki her şeyi yutan karanlık kara bir delik gibi… Beyni var mı meçhul? Fakat korkularla, sırlarla zaaflarla beslenen kalbi, şimdilik kırmızı odada atıyor. Kan kırmızı odada… Adem’in kanı çalınmıştı duvarlarına en son, Terzi’nin eliyle. Adem ”kara kedi “demişti ancak bilememişti. Sarıydı kedi. Kırmızı kutuda servis edilen özgürlüğüne karşı asıl hedefi İskender’i son anda azat etmişti, babasından aldığı işini de ismini de terk ederek. Düşünmüştüm, boy ölçüsü almayı özler misin, bilemem amma o çok şey gören gözlerin kör, çok şey duyan kulakların sağır, dilin de lal olmadıkça durgun göle atılmış taş misali suyu hareketlendirirsin sen be Terzi!

Heyhat, yine yanılmadım. Rejinin ve görüntü yönetmenin usta ellerinde fiyakalı bir giriş yapan Çağatay, Terzi’nin terki ve şimdiye kadar alınmış yanlış kararlar üzerine temellendirdiği konuşmasıyla ‘kara bulut’ gibi çöktü Halka’nın üzerine. Kabadayılardan oluşan çekirdek kadroyu usta bir matematikçi edasıyla bölüp ikiye ayırdı, kendine taraf olanları topladı, olmayanları gözden çıkardı. İskender’i yanına, İlhan Tepeli’yi karşısına aldı lakin en vurucu hamlesini Terzi‘yi yanına çekerek yaptı. Kaan onu dinlemeye alıp bir adım öne geçmeye çalıştıysa da Vekilharç’ı korumakla görevli ekibin en güvenilir elemanı Cihangir, silahını Kaan’a doğrulttuğunda, İrem’i cinayet görüntüleriyle tehdit eden elin Çağatay’a ait olduğunu biraz geç olmakla birlikte biz de anlamış olduk. Her ne kadar Müjdeyi ‘değişik ‘bulsa da görünen o ki İrem hâlâ Cihangir’in yumuşak karnı ve ne yazık ki insan ancak zaafı kadar güçlü. Çağatay, Vekilharç eşliğinde Kırmızı Oda konuşmasını yaparken Cengiz Han’ın ipucu mahiyetinde verdiği tüm bilgilerin aldatmaca olabileceği şüphesi, temellendiremesem de içime doğmuştu. Fakat tüm bu fiziksel ve psikolojik sorunlarının oyun olduğu, ilaçlarını içmeyip sakladığı, oğluna planlı bir mesaj gönderdiği ortaya çıkınca bir dakika dedim; işte, orada durun! Buna inanabilmemiz için gerçekten kuvvetli delillerle destekleyebilmeniz lazım. Sağlığı sıhhati yerinde, erk sahibi bir adam Halka’nın başı, bile isteye bunca yıl koltuğunu niye teslim etmiş olsun? Neden hasta numarası yapsın? Oğlunu yerine uygun gördüyse bunu en başında niçin yapmadı? Yok, eğer ilaçlarla uyuşturuluyorduysa bu aşamaya nasıl geldi? İnsan nihayetinde ancak kendini yaşar. Kim mazlum, kim zalim; kim yalancı, kim dürüst; kim iyi, kim kötü bunu ilerleyen bölümlerde ikna edici kanıtlarla görmek sanırım seyirci olarak en doğal hakkımız.

Halka da başrolümüz senaryo, bunu kabul etmek lazım. Kabil ile Habil sağ olsun, iyi ile kötünün savaşı çoğu işte olduğu gibi burada da hikâyenin ana aksını oluşturuyor ama bir farkla: dram ve ajitasyona yaslanıp tüm sorumluluğu başrollere yükleme kolaycılığına kaçmadan. Ben bunu çok değerli buluyorum. Karakterlerin hiçbiri bir diğerinden iki adım önde veya iki adım geride değil. Bir bölüm öne çıkan, misyonunu tamamladığında yerine çekilip sahneyi diğer karakterlere bırakıyor. Bu hafta ilk defa Hümeyra Hanım ve Çağatay ekseninde, iki ana karaktere bağlı olarak ilerledi hikâye ki bunun geçici olacağını düşünüyorum. Elbette dallanıp budaklanmak yerine katman katman açılarak yön bulması da hayati. Bu bağlamda, Çağatay karakterinin girişinin çok ani, dayanaksız ve kopuk gerçekleştiğini eklemeliyim. Önceki bölümlerde bu karakterin varlığına dair küçücük bir ipucu, gönderme yahut ima ile biz seyirciler hazırlansaydık ilk yarım saat diziyi seyrederken garip bir yabancılaşma yaşamazdık diye düşünüyorum.

Eleştirebileceğim, eksikliğini hissettiğim son şey ise karakterlerin duygu dünyalarına yeterince giremiyor olmak! Cemal Amir, Cihangir ve Müjde ile ilgili hâlâ sorularım var mesela. Ancak altıncı bölümde Cemal Amir’in Bahar’ın babasını tanıdığını, kızına emanet gözüyle bakıp kıymet verdiğini ve Halka’yı ilk ondan duyduğunu öğrenebildik. Altan Müdür’le arasındaki husumetin sebebi, varsa ailesi, onu bu günlere getiren kilometre taşları ise hâlâ benim için merak konusu. Müjde hakeza kapalı kutu. Geçmişte anne ve babasıyla olan ilişkileri, eğitimi, neden babasının sağ kolu olmak istediği, idealleri, o hoppa alaycı, meydan okuyan tavrın altındaki duygusal travmalar hepsi muamma. Evet geçen hafta ilk defa sahaya indi, eline silahı aldı, babasını kurtardı, Terzi ‘yi babasını koruması konusunda ikna etmeye çalıştı, depodaki cinayet görüntülerini polise gönderdi, Kaan ve Cihangir’i yem olarak ortaya atıp şantajla kendi tarafına çekti.

Ama tüm bunlar hâlâ onun ete kemiğe bürünebilmesi için yeterli gelmiyor bana. Cihangir cephesinde de durum farklı değil. İnsan bir sabah hafızasını kaybetmiş olarak uyanmaz. Ne zaman anladı hafızasını kaybettiğini, yurtdışına niye gitti, orada ne oldu? Babasının başka birisi olduğunu üstelik bir de cinayete kurban gittiğini öğrenen insan bu kadar sakin, tepkisiz kalabilir mi ? Hiç mi duygusal iniş çıkışları olmaz… Karakterlerin olaylara verdiği duygusal tepkileri; acıyı, sevinci, öfkeyi belki hayalkırıklığını ve bu duyguların geçmişteki karşılığını, ezcümle insana dair her şeyi bunca aksiyonun içinde daha yoğun, daha baskın gözlemlemek empati kurabilmemiz için şart. İyinin içindeki kötülüğe, kötünün içindeki iyiliğe şahit olabildiğimiz, anlık reaksiyonlarını anlamlandırabildiğimiz sürece karakterler canlanıp ete kemiğe bürünecekler, sorular aksiyonla eş zamanlı olarak yavaş yavaş cevap bulduğunda olay örgüsü tamamlanacak, gölgede kalan yerler aydınlanacak diye umut ediyorum.

 Halka sıra dışı ve cesur bir iş. Benim için kült mertebesine ulaşmış olan ikinci bölüm ise yapmak istediklerinin ve yapabileceklerinin bir manifestosu niteliğinde. Kutup yıldızı misali bu yolu takip ettikleri sürece başarılı olmamaları için bir sebep göremiyorum.

Geleneği bozmayayım, yine karakterlerden biri, Cihangir noktalasın isterim yazıyı: ”İçimde bir his var, bir şey olmuş ama yarım kalmış gibi…”

Yazan yöneten oynayan ve emek veren herkesin yüreklerine sağlık.

*F. Nietzsche

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.