Yazar: Ayça AKMAN

Most Production imzalı Kurşun henüz tanıtımları dönmeye başlamadan sadece iki özelliğiyle izlenecekler listeme girmeyi başarmıştı benim: 70’li yıllarda yaşamış ve âleme nam salmış “Marlon Kemal” lakaplı gündüz savcı gece “kurt” Kemal Şimşek’in yaşam öyküsüne yaslanan hikâyesi ve senaryoyu kaleme alan isim: Kerem Deren! Gerisini hiç düşünmedim kurcalamadım bile ama cast belli olduğunda yüzüme hınzır bir tebessümün yerleştiğini de itiraf etmeliyim.

Bir anlatının daha ilk dakikasında seyirciyi içine çekmesi sık rastlanır bir durum değildir. Kurşun, savcı Orhan Atmaca’nın ilk repliğinde hem ana çatışmayı hem de karakterin iç çatışmasını harika bir rejiyle önümüze koyunca hikâye vurucu açılışıyla beni avucunun içine almakta hiç zorlanmadı, seyircinin dile gelen vicdanı olan son diyaloglarsa çok etkili bir ilk bölüm finaliydi. Hızlı başlayan tempo bir ara yan hikâyelerde biraz düşse de bölüm sonuna kadar her daim tansiyonu diri tutan bir akış, bunu destekler nitelikte etkili kullanılmış flashbackler vardı. Ben bir seyirci olarak bir sonraki bölüme dair birçok soruyla, merakla kalktım dizinin karşısından ki bu, hikâye için büyük bir artı tabii; bunun başlıca sebebi katmanlı öyküsü ve hayatları iç içe geçmiş yan karakterlerin birbirlerini tamamlıyor oluşları. Bazı yerlerin biraz karışık ve muğlak oluşu yordu bir parça belki ama bunun da ilerleyen bölümlerde açılacağını düşünüyorum. Yalnız bir çekincem var onu belirtmek zorundayım: Dil. Keşke dönemin ruhuna uygun bir söyleyiş tercih edildiği kadar kelime seçimine de dikkat edilseymiş diye düşünmeden edemedim. Elbette ki ağdalı kelimelere boğarak değil fakat “hususi numaram” gibi şurada burada küçük dokunuşlarla pekâlâ o hissiyat verilebilirdi kanısındayım.

Kurşun bir polisiye – dram, savcı Orhan‘sa bu dünyanın sıradışı kahramanı. Hem savcı hem cellat! Aydınlıkla karanlık arasında bir dönüşüme şahit olacağımız, mazlumla zalimin hatlarının silikleştiği, salt iyi yahut salt kötünün olmadığı bir evrene davet ediyor bizi hikâye. “Ben Cumhuriyet Savcısı Orhan Atmaca. Seni taammüden cinayet suçlamasıyla dava ediyorum. Cezan tarafımızca belirlendi: İdam!” cümlesinin tek başına hiçbir olağanüstülüğü yok aslında. Ama mekân kuytu karanlık bir orman, zaman gece yarısı, konuştuğu kişi önce dövülüp sonra elleri bağlanarak bagaja tıkılmış bir katil, obje de ağaçtan sallanan bir ip olunca her şey bambaşka değil mi? Orhan küçük bir çocukken “Çelik Blek” ile özdeşleştirdiği babasının kötü adamlarla arkadaş olduğunu görmeseydi onu “hain“ bellemeseydi, bunu hem arabaya hem yüreğine kazımasaydı, tek gerçek kahramanını ölmeden kalbine gömmüş olmasaydı bir şeyler değişir miydi acaba? Adalet nedir?  Güven nedir? Sevgi nedir? Ceza nedir? Acı nedir? Tüm bu sorular Orhan’la gazeteci Leyla’nın müşterek yaralarını deşecek, buradan çok kuvvetli bir ortaklık ve aşk doğacak besbelli. Bu noktada Engin Altan Düzyatan’ın ve Burçin Terzioğlu’nun başrol uyumlarını beğendiğimi, ikisini de rollerinde yadırgamadığımı, seyretmekten zevk aldığımı, birlikte ilerleyecek hikâyelerini ilgiyle beklediği belirtmeliyim.

Leyla aynı Orhan gibi babası tarafından ihanete uğramış, sevildiğini hissedememiş, annesinin bir gün bile yüzüne bakıp “Nasılsın?” diye sormadığı bir genç kadın. Güçlü duruşu onun sert kabuğu, ne var ki taa derinlerde sevgiye aç kırılgan bir yürek var. Annesi acı veren anıları tümden unutmayı seçmiş, o ise unutamadığı anılarla yaşamayı. Cevval gazeteci, savcı Orhan’ın kız kardeşinin ölümünden dolaylı da olsa sorumlu olmasının yüküyle adaletin, gerçeklerin peşinde nasıl koşacak; Orhan sevmeyi, güvenmeyi başarabilecek mi, içindeki acı ve karanlığın ışığı bastırmasına mani olabilecek mi bekleyip göreceğiz.

Savcının yolu çetin amma bu mücadelede yoldaşları var.  En başta gelense yanında büyüdüğü Oflu Cellat: İşkembeci Bünyamin! Duayen oyuncu Engin Şenkan babacan ve şefkatli rollerde öylesine içimize işlemiş ki onu “karın deşen” bir katil olarak tahayyül etmek ilk bölümde benim için kolay olmadı. İlerleyen zamanlarda biraz daha ısınacağımı ümit ediyorum. Hiç şüphesiz saklandığı Çınarlı Masa’dan kafasını çıkarıp uğruna kimliğini açık ettiği Orhan’a sırdaş, yoldaş ve baba olmaya devam edecek lakin yolunun yol olmadığını söyleyebilecek mi yoksa onu istemeden karanlık sokaklara mı itecek, benim için muamma. Oğlu Rıfat’la yaptığı konuşma, Orhan’ı ne kadar sevdiğine dair işaret fişeği oldu seyirci açısından ne var ki kız kardeş Zeynep’in ölümüne zemin oluşturan ihanet yolunun da son taşlarını döşedi bu yüzleşme. Nasıl bir baba oğluna henüz çocukken işlediği cinayetleri seyrettirir; bir kanım çekildi, yalan yok. Rıfat, bu buz gibi ruhuyla daha çok can yakar hiç kuşku duymuyorum.

Savcı Atmaca; kimsesiz, arkası olmayan, kardeşi yaşında bir genç kızın cinayetini çözmek için düştüğü bu yolda “Boğa” lakaplı Nuri Kargı’ya çarptı ve Orhan bunu henüz bilmese de Nuri’yle ortak bir tanıdıkları var: Leyla Devrim! O, anladığımız kadarıyla eşini, kızını konuşulmayacak bir anı yaparak arkasında bırakmış daha doğrusu buna mecbur bırakılmış bir karakter. Derin bağların iç içe geçtiği, çıkar ilişkilerinin insan hayatından değerli olduğu bu alemde psikopatlığına yeterince ikna olduğum Nuri Bey’i merakla takip edeceğim kesin zira huyum kurusun, arıza karakter seviyorum ben.

Detay takıntılı bir polisiyesever olarak aklıma düşen birkaç hususa da değinmeden geçmek istemem: İlki parmak izi. Hançerdeki parmak izinin özenle üzerine basan bir savcının cinayet mahallinde bıraktığı izleri hiç önemsememesini anlamakta zorlandım. Tabii ki soğukkanlı bir katil gibi eldiven giyseydi demiyorum ama bu eğer bir yere bağlanmazsa oldukça havada kalır ve hata olur. İkincisi, sıradan bir gazetecinin şüphelinin temsili eşkal resmi sayesinde danışman Hasan Acar’ı eliyle koymuş gibi bulmasını inandırıcı bulamadım. Son olarak da bir anahtarlık sayesinde savcının katile ulaşması bana çok üstü kapalı geldi ikna olamadım. Bağlantılar biraz daha anlaşılır kılınsaydı keşke de zihnimizde soru işaretleri oluşmasaydı diyor, bir türlü susturamadığım içimdeki ses.

Sıfırdan bir dünya kurmak ve buna seyirciyi inandırmak son derece hayati bir meseledir. Ben Kurşun’da kurulan evreni çok sevdim, dönemin içine girmekte zorlanmadım. Mekânlar, kostümler, bölüm içi müzikler ve hatta jenerik ince bir işçilik ürünüydü, özenliydi. Repliklere takılmasaydım eğer o dünyanın içinde kaybolabilirdim. Rejinin çekim planları, sahne açıları, renkler üzerinde kafa yorulduğunu hissettirdi, beğendim. Sarı filtre kullanımı, flashbacklerdeki eskitilmiş çizgili ekran görüntüsü gibi ince detaylarla 70’leri vurgulamak için elden gelen yapılmış, bu da diziye ruh vermişti.

Kurşun gerek konusu gerek castı gerekse kurduğu dünyayla beklediğime değen temiz bir iş olmuş. Yolu açık, şansı bol olsun! Hikâye açıldıkça artan bir ilgiyle izleneceğini düşündüğüm dizinin ben de daimi seyircisi olacağım. Sevgili Şeyma dizisin.com’da her hafta yorumlarıyla Kurşun’a ekran yolculuğu boyunca eşlik edecek.

Yazan, yöneten, oynayan ve emek verenlerin yüreklerine sağlık…

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.