Yazar: Sinem ÖZCAN

Nefes’in Ceylan’la tanışmasından başlayıp Yiğit’in velayetinin kaybedilmesine uzanan çok hızlı ilerleyen bir bölüm izledim dün akşam Sen Anlat Karadeniz’de. Velayetin Vedat’a verilmesini beklediğimden olsa gerek, bölüm finali bana sürpriz olmasa da minik Yiğit’in hâli tam anlamıyla canıma okudu.

Nefes, baştan beri velayeti alma umuduyla ve Vedat’ın Yiğit’e zarar vermeyeceği inancıyla dik durmayı başarmıştı. Şimdi o umut “temyiz yolu açık” da olsa maalesef büyük ölçüde tükenmiş görünüyor ama benim için ondan çok daha önemlisi “Vedat, Yiğit’e zarar vermez!” anlayışının külliyen çökmesi…

“Zarar verme”yi ya da şiddet uygulamayı dövmek ve fiziksel güç uygulamak olarak anlıyorsanız evet, Vedat Yiğit’e “şimdilik” bunları yapmıyor ama bana sorarsanız en az fiziksel şiddet kadar ağır, hatta belki ondan çok daha vahim sonuçları olacak psikolojik işkence uyguluyor. Küçücük bir çocuğun annesinin yaşadıklarının ilk elden şahidi olması ömür boyu silinmeyecek bir travma yaratmışken bir de şimdi o anneyi koruma sorumluluğunu, o çocuğa yüklemek işkencenin en ağırı, en zalimcesi ve en yıkıcı olanıdır. Peki, bu şaşırtıcı mı? Yooo!.. Bütün dünyada binlerce Yiğit yaşıyor. Bizi yaralayan o dünya güzeli çocuğun gözünden akan yaşlar oldu da nice güzel gözlü çocuk, bütün çocukluğu boyunca böyle taciz ediliyor, böyle acı çekiyor, böyle “kurban” seçiliyor. Benim canımı yakan Yiğit özelinden çok tam da bu oldu, işte!

Bundan çok uzun zaman önce, bir psikiyatr arkadaşımla Sen Anlat Karadeniz’den tamamen bağımsız, bambaşka bir olayı konuşuyorduk. Bana “insanların doğuştan görme, işitme engelli olabileceğine; kolsuz, bacaksız doğabileceğine inanıyorsun da doğuştan psikiyatrik bozukluğu olacağına niye inanmıyorsun?” demişti. O güne dek, her insanın iyi ve masum doğduğuna ama yaşamın onları kötülüğe ittiğine inananlardan biriydim. Ancak düşününce çok mantıklı gelmişti ve o gün bugündür kötülüğe bakışımda da etkili oldu. Vedat, tam da bunun somutlanmış hâli benim için. Onun geçmişinde de psikopat bir baba var biliyorum, onun da çocukken travmaları olmuş kabul ediyorum ama Vedat’ın bugünkü hâlini ben sadece bunlara bağlayamıyorum. O doğuştan sosyopat… Bana sorarsanız Vedat, “insan” değil! Yürüyen, konuşan, iki ayağı üzerinde duran herkes “insan” olamıyor maalesef. Bu adamdan normal insan tepkileri beklemek de bir gün değişeceğini düşünmek de yanlış. Vedat değişmeyecek, Vedat iyileşmeyecek, Vedat ders almayacak. Vedat’tan kurtulmanın bana sorarsanız tek yolu var o da “ölüm”. Ölüm onun için bir kurtuluş değil ama insanlık için ondan kurtulma sebebi. Çünkü bu adam nefes alıp verdikçe başkalarına zararı dokunacak. Hani kangren olmuş bir bacağı tedavi edemez ve kesersiniz ya Vedat da bir kangren vakası. Yapılacak tek şey onu kesip çevresindekileri kurtarmak ama Vedat bu öykünün temel dinamiği. Duygudan sıyrılıp öykü mantığıyla olaya baktığımda dizinin sonuna kadar da o, zarar verecek. Zarar verecek ki öykü yürüsün. “Kötüsü iyi olan öykü ayakta kalır.” Ve Vedat çok iyi bir “kötü”.

“Dram” janrının ana özelliği kahramanın engelleyicisinin olması… Yani kahraman bir amaç için yürüyecek ve o amaca olabildiğince güç, olabildiğince geç ulaşmasını sağlayacak engellerle karşılaşacak. Bu engeller giderek zorlaşacak ve giderek kahramanı daha fazla zorlayacak. Bu yüzden bütün dramlarda “kötü” ya da “kötüler” bulunur. Vedat’ı bu noktadan görmek gerekiyor. O, Nefes ve Tahir’in amaçlarına ulaşmasını engelleyecek güç… Nefes ve Tahir’in evlenme kararından itibaren durup bir akışı incelediğimde de Vedat’ın kazandığı tek bir zafer yok. Kendi ağzıyla dile getirdiği gibi giderek köşeye sıkışıyordu.  Nazar’la evlenme hamlesi akıllıcaydı ama bana sorarsanız bu da Vedat’a gereken puanı kazandırmaz. Mercan’ın anlatacaklarına Dağdevirenler inanmasa da işin bir polis boyutu var çünkü ve Mercan bence artık eski Mercan değil, “Kardeşimin kocasının yaptığını söyleyemem!” noktasında değil, tam aksine “Kardeşim bu adamdan kurtulmalı!” noktasında olacaktır. Murat’ın ve Kalelilerin işin içine girmesiyle de ben zaten Nazar – Vedat evliliğinin olacağına inanmıyorum.

Vedat, bence en sağlam hamleyi Yiğit’le yaptı. Evet, iğrenç bir oyun; evet, Yiğit’e çok günah… Hepsini kabul ediyorum ama Nefes ve Tahir’e indirilebilecek en ağır darbelerden birini de indirdi. Tahir’in buna karşı hamle olarak itirafı Mithat’a teslim etmesini ise ben olayın gidişatı açısından Tahir’in hatası olarak görüyorum. O itiraf, Vedat’ı içeride onun umduğu kadar uzun süre tutmaz. Avukatının “İtiraf, baskı altında alınmıştır.” savunması başka kanıt ve tanık olmadıkça Vedat’ı kurtarır. Vedat’ın kaderi üç kadının dudaklarının arasında. Mercan, Berrak ve Eyşan.

Mercan, konuşur konuşmasına ama sözlerini destekleyecek somut kanıtlar olmadan ne kadar etkili olur, bilemem. Berrak, “Annemi kurtaracağım!” umuduyla hâlâ “salakça” davranmayı sürdürüyor, ondan aklı selim bir tavır beklemiyorum.

Eyşan’a gelince… Kimse kusura bakmasın ama ben onun Vedat’ı dizinin finaline kadar satacağına inanmıyorum. Eyşan’ın da şiddet ve tecavüz mağduru olduğunu biliyorum. Hiç kimsenin, düşmanımın bile yaşamasını istemeyeceğim şeyler yaşamış, hiç de hak etmediğine inanıyorum ancak gelinen noktada ben Eyşan’ı asla mazur görmem ve “Ama yazık bak o da neler çekmiş!” noktasında olamam. Nefes’in yaşadıklarının ağırlığını anlayabilecek tek kadın Eyşan. Yıllarca işkenceye maruz kalan bir kadın, bir başka kadının aynı şeyleri yaşamasına sessiz kalıyor hatta “Sen onu durduracak tek kişiydin!” gibi zırvanın zırvası sözler ediyorsa Nefes’i, Mercan’ı hatta Nazar’ı “kurban” gibi görüp “Eh ne yapalım Vedat da böyle işte!” gibi bir mantığa sığınıyorsa ve “İşkence gören ben değilsem önemi yok!” noktasındaysa ben onu geçmişi yüzünden asla bağışlamam da suçlarından beraat ettirmem de… Eyşan da Vedat kadar kötü benim gözümde… Vedat’a minnet duymasını anlıyorum ama onunki minnet ve sevginin dışında bir durum. Onun pisliklerini örtmek, her yaptığına gözünü kapamak ve ne olursa olsun arkasında durmak Vedat’a minnet borcuyla açıklanmıyor. Vedat’la aralarında sapkın bir ilişki var ve Eyşan’ın ruhundaki sapkınlık da onun Vedat’ı ele vermesine engel olur. Taa ki başka şansı kalmayıncaya kadar o, Vedat’a arka çıkmayı sürdürecektir.

Kaleli konağına Yiğit ateşi düşmeden önce her şey yolunda gibiydi. Tahir, Ceylan’la ilgili gerçeği Nefes’e, Yiğit’in velayetini alıncaya kadar söylememe niyetindeydi. Şimdi o planın da yeniden değerlendirilmesi gerekecek, anlaşılan. Tahir’in görünürde Berrak ve ailesiyle ilgili yaptıklarını Mustafa Kaleli’nin anlayabilme ihtimali olduğunu zaten hiç düşünmemiştim. O, her zaman kendi karasularında rahat ve huzurlu yaşama derdinde çünkü. Tahir’e “Bak belindeki silahla, bileğindeki güçle, yüreğinin deliliğiyle aile babası olunmaz. Kahraman olunur ancak…” dediğinde belki de dizinin başından beri en manalı repliğini söyledi ancak onu da yine, yersiz söyledi. Dedikleri doğru ama atladığı Tahir’in sıradan bir aile kurmadığı. Onun ailesinin bir kahramana ihtiyacı var, ayakta kalabilmek için. Onun ailesinin bir deli yüreğe ihtiyacı var. Tahir, kahramanlığından sıyrıldığında Tahir olmayacağı için “aile babası” olması da mümkün olamaz.

Bir yanlış anlamaya sebep olmayayım: Tahir, kahraman olduğu için Nefes onun gölgesine sığındı, filan demek istemiyorum. Yok öyle bir şey… Nefes’in hiçbir özgüven sorunu yok ama o çok yaralı. Kolu kanadı çok kırık. Her tarafı bu kadar yara bere olan bir kadın ancak bir koltuk değneğine dayanarak durur ayakta. Tahir, onun koltuk değneği… Öte yandan Nefes’in varlığı ve sevgisi olmasa Tahir’in freni kalmaz. Onun yüzüne bakıp durmayı başarıyor Tahir. Biri olmadı mı diğeri yok olacak bir çift onlar. Nefes ve Tahir arasında olanları klasik bir “aşk” gibi görmek yanlış. Orada aşktan başka, aşktan fazla şeyler var. Onlar birbirlerini yeniden yoğurup şekillendiriyorlar. Bu da zaman alacak. Ne klasik bir evlilik ilişkisi ne de sıradan bir sevgililik durumu değil onlarınki… Nefes iyileşirken bir yandan da Tahir’e “aile babası” olmayı öğretecek. İşte Mustafa Kaleli’nin asla anlayamayacağı da tam olarak, bu. Eve gelirken iki ekmek alıp gelen, çocukları etrafında koştururken karısının elinden kahve içen ve çizgili pijamalarını giyip ayaklarını uzatarak mutlu mesut gerinen bir adam olmayacak asla Tahir Kaleli. O, Mustafa’nın “babalık” kavramı, Tahir’inki değil. Her ilişkinin dinamiği farklıdır. Her ilişkinin koşulları ve tarafları kendine özgüdür o yüzden birinde doğru işleyen formül diğerinde hata verir. O yüzden mutluluk ve mutsuzluk kavramlarının nesnel tanımları yoktur o yüzden her ilişki yalnız “iki” kişiliktir.

Nefes’le Tahir o “iki kişilik dünya”yı çok doğru kuruyorlar. Herkes üstüne düşeni plan program, hesap kitap yapmadan sezgisel olarak bulup yerine getiriyor. Ömrü boyunca ne doğru bir ilişki modeli görmüş ne de bunu yaşamış bir insan Nefes ama sezgileri ona Tahir’den kaçmamasını söylüyor, ona yakın olmasını öğütlüyor, onu sahiplenmesi için dürtüyor. İşte o yüzden Tahir’e “yürümüyor, koşuyor” Nefes. Onun koşuşuna bir yandan keyifle, hayranlıkla bakan Tahir öte yandan en can alıcı soruyu şak diye soruyor: “Ruhundaki yaralar iyileşiyor da mı yürüyorsun yoksa yürürsem yaralarım iyileşir mi diyorsun?” Bence Nefes ve Tahir ilişkisine dair en vurucu soruydu bu. Soru basit bir ayrıntı gibi görülebilir ama cevap çok ama çok önemli. Bunu doğru anda ve doğru noktada sorabilmek ancak karşısındaki kadını çok iyi tanıyan ve onunla tamamen empati kurabilen bir insanın soracağı sorudur. Ruhundaki yaralar iyileştiği için Nefes, Tahir’e yaklaşıyorsa bu Tahir için cennet vaadidir, mutlu bir hayatın giriş kapısıdır ama eğer iyileşsin diye yakınlaşıyorsa o zaman Nefes’in yaralarına sürdüğü merhem olmuştur. Onun ilacı ve dermanıdır. İlkinde eşitlik, ikincisinde özveri vardır. Tahir ikisine de razı sadece durduğu yeri bilme derdinde ve bunu Nefes’e soran da “erkek” Tahir değil, insan Tahir… Mustafa’nın sandığı gibi o “kahraman olma” derdinde filan değil o sadece Nefes’i iyileştirme derdinde… Bunun için de belki bilinçli, belki bilinçsiz sevgisini alabildiğine, sınırsız sunuyor. Çünkü biliyor ki Nefes’in ruhunun iyileşmesi ancak o sevgiyi kana kana içmesiyle olacak. Sudaki balık gibi Tahir’in sevgisinde yaşamaya alıştıkça ruhundaki yaralar kapanacak ancak.

Nefes’i zorlamıyor, her seferinde bekliyor ki adımları o atsın. Nefes bir adım attığında da geri çekilmesine artık asla izin vermeden o hamleyi doğallaştırıyor, korkutmadan sıradanlaştırıyor. Geçen hafta Nefes bir adım atmış ve “koynunda yatmak istiyorum” demişti. Bu defa “Odasız kaldım!” kılıfına bürünerek Nefes’in yatağını “ikisinin” yatağı yapıverdi. Yiğit’e kendi odasını hazırlayıp Nefes’in odasını “onlara ait” hâle dönüştürüverdi. Üstelik bu geçişleri o kadar basit, o kadar doğal ve o kadar ürkütmeden yapıyor ki Nefes, kendi dahi ruhu iyileştiğinden mi Tahir’in yanında yoksa iyileşsin diye mi, ayrımını yapamıyor. Suskunluğunun altında da cevaptan kaçması değil cevabı bilmemesi var. Bana sorarsanız şu an için ikinci şık doğru. Nefes’in ruhu, henüz iyileşmedi. Bir erkeğin bakışına, dokunuşuna, tenine alışmak Nefes gibi bir kadın için o kadar kolay değil. Sekiz sene oğlunu korumuş ve bunun için kadınlığını feda etmiş bir insandan bahsediyoruz. Kadınlığının üzerindeki yaralara “Tahir merhemi” süre süre iyileşecek. Yaraları kabuk bağladı bile, Tahir de o kabukları koparıp yeniden kanatmadan onu iyileştirme derdinde. Bu ilişkide tam da bu nedenle adımları hep Nefes atacak. “Ben senin koynunda yatayım mı?” diye soran Nefes, gün gelecek Tahir’in koynundan başka yerde uyuyamaz olacak. Tahir, Nefes’e her baktığında içi gittiğinden “Geri bas, Nefes!” demeyi sürdürecek ama gün gelecek Nefes Tahir’in “geri basmasına” engel olacak, aksine tutup kendine çekecek…

Yiğit’in onlardan koparılması yüreklerine ateş düşürdü elbet ama o ateşle de beraber yanacaklar, o ateşten de beraber çıkacaklar. Evlenirken “birlikte yanmaya” yemin ettikleri gibi “birlikte yangın söndürmek” de o yemine dâhil… Kolay olmayacak, hiç çabuk olmayacak ama onlar çok güçlü bir takım

 

 

 

Benzer Yazılar

Write a comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.