Yazar: Ayça AKMAN 

Süregelen çağlar boyunca dünya tarihinde kadın olmak hep zor olagelmiştir. Ne yazık ki toplumumuzda bu güçlük hâlâ devam ediyor ve toprağa verdiğimiz şiddet mağduru her kadının ardından elimiz böğrümüzde kalakalıyoruz. Hâl böyle olunca ucundan köşesinden bu yaraya dokunmaya çalışan işlere öncelik verip es geçmemeye özen gösteriyorum. Bu nedenledir ki Süreç Film imzalı Sevgili Geçmiş, mağdur bir kadının Çilem Doğan’ın, tişörtüne bastırdığı “Sevgili geçmiş bana öğrettiğin her şey için teşekkür ederim.” mottosuyla çıkınca yola ve senaristler de bundan etkilendiklerini dillendirince benim için dizinin ilk bölümünü seyretmek kaçınılmaz oldu.

Bir kadın hikâyesi Sevgili Geçmiş ancak biz o kadının kendisiyle değil, üç kızıyla yani İpek, Çilem ve Deren’le tanıştık bu bölüm itibarıyla. Aslında öykü dört gün sonra evlenecek İpek’in bir ihbar mektubuyla evlatlık olduğunu öğrenmesiyle başlıyor. İki kız kardeşi daha olduğunu öğrenen müstakbel gelin, açık adresleri belli kardeşlerini düğününe davet edince dört insanın kaderleri birbirine bağlanıyor. Dört derken hata yapmıyorum çünkü arada yetimhanede birlikte büyüdüğü, aynı evde kaldığı can arkadaşı Çilem’in yerine geçen bir ayrık otu var: Azra!

En baştan belirtmeliyim muğlak, öngörülemez hikâyeler beni daima cezbetmiştir. Bu yüzden ilginç ve farklı bir teknik deneyerek yan çatışmadan diziye girilmesini oldukça cesur bulduğumu söylemeliyim. Tabii ki temel çatışmanın ve her şeyden önemlisi ana karakterlerin ilk bölümde saklanmış olması, beraberinde izleyiciyi kaçırma riskini de barındırıyor ama bu göze alınmışsa söyleyecek bir şey yok. Ben bir seyirci olarak izlediğimiz şeyin ana çatışmanın yan dalı olduğunu anlayana kadar bayağı savruldum, yoruldum. Temponun ağırlaşması kadar konunun doğrudan kadına şiddet üzerine yoğunlaşacağını düşünmüş olmam da bunda en büyük etken elbet. Ama hakkını teslim etmem gerek benzer şiddet odaklı dizilerin sloganvari didaktik üslubundan uzak olması bir nebze nefes aldırdı. Yalnız sondan başlayıp flashbackle geriye dönülmesi merak unsurunu ciddi zedeledi zira gömülenin kim olduğunu anlamak, yanında gelinliğiyle dikilen İpek’e bakınca hiç zor değildi. Tabii burada devreye ikna olma hususu da giriyor ki özellikle cinayetten gömülmeye uzanan sekansta basit hataların seyir zevkini kırdığını söylemek zorundayım. Kocaman bir evde, düğün gecesi bağıra bağıra kavga edeceksiniz hiçbir hizmetli duymayacak, üç kişi cesedi karga tulumba taşıyacaksınız, kimseler görmeyecek; üzgünüm ama bunun hiçbir oluru yok benim baktığım yerden. Bölüm finaline geldiğimizdeyse ölümü gördükten sonra yaşamdan vazgeçen Çilem ve Emre Kınay’ın karakteriyle ilgili tek cümle belirdi aklımda: Ve nihayet takım kaptanı, as oyuncusunu sahaya sürüyor!

Çilem yetimhanede büyüyen yegâne kardeş. Hiç kolay geçmeyen o hayatını Azra sayesinde katlanılabilir kılmış. Öyle ki reşit olduklarında bile ayrılmamış beraber bir ev tutmuşlar. Azra “yırtık” tabir ettiğimiz feleğin çemberinden geçmiş bir kız ve bu rahatlığı onu değilse bile arkadaşını ölümün soğuk yüzüyle tanıştırıyor. Bu noktada Çilem’i ve nişanlısını tutsak eden adamlara hayret ettiğimi belirtmek zorundayım. Anlıyorum, kızın ilgisi olmadığını bildiğiniz halde psikopatlığınızdan nişanlısını öldürdünüz; peki, onu bırakırken polise gidemezsin beni tanımıyorsun, demek nedir Allah aşkına? Yahut “Sen şimdi Azra’dan nefret ediyorsun!” diye beyin yıkamaya çalışmak? Gülsem mi ağlasam mı bilemedim. İstese polise de gider sizi de yakalatır, nasıl engel olacaksınız acaba? Neyse… İlahi adalet Azra’yı katil, Çilem’i kurban yaptı belki ama iki arkadaşın arasındaki hesaplaşma ağır olacak gibi görünüyor. Çilem’in adına, kardeşlerine konan, nişanlısının ölümüne sebep olan Azra, artık bir sırla kardeşlere göbeğinden bağlı. Çilem’se hiç beklemediği bir yerden gelen yardımla ailesinin izini sürecek Azra’ya ulaşacak belli ki. Bu bağlamda hem Azra hem Çilem karakterlerini oldukça ikna edici bulduğumu söylemeden geçemem. Karşılaşmalarını izlemek eğlenceli olacak.

Güneşlibahçe’nin İpek’i çocukluk travmasının üzerine kurmuş yaşamını. Daha sonra hayatını birleştirmeyi seçeceği Tekin Malik, bağlarını bahçelerini almış ellerinden, buna dayanamayan babasıysa göçüp gitmiş bu dünyadan.  Ona verdiği söz Malik’in yoluna çıkarmış genç kızı ama şiddeti alışkanlık haline getirmiş bir adamla evlenmeyi seçmek, sebebi ne olursa olsun sağlıklı bir ruh hâlinin habercisi değil şüphesiz. Böyle bir durumda, bana evlatlık olduğumu söyleyen bir mektup gelseydi eğer dünya ayaklarımın altından kayar giderdi diye düşünüyorum, değil sözde kardeşlerimi düğüne çağırmak, bu devirde DNA testi yaptırmadan yanlarına bile yanaşmazdım. Kaldı ki onlar hiç bilgilendirilmeden psikopat bir adamın düğününe geliyorlar ve her an, her şey olabilir. En ufak bir şeyi bahane edebilecek potansiyelde bir adamla evleniyor olduğunu bile bile İpek’in göbeğine kadar inen göğüs dekoltesiyle arz-ı endam etmesi kadar, düğün sonrası tokadı yüzüne yapıştırması da tüm vücudu çürük içerisindeyken bu neyin cesareti, dedirtti bana yalan yok. Lafın özü “yaprağın görevi daldan düşmemekse” o akıl, kullanılacak bir zahmet. Bu yüzden annesine yaptığı çıkışın haricinde hiçbir mantıklı tepki göstermeyen İpek’e ben inanamadım bir türlü maalesef. Deren’e sen planladın tüm bunları dedirtecek kadar şaşkın bu karakterin böyle ağır bir yükle nasıl yaşayacağını, gaipten çıkıp gelen Tekin’in oğlu Sinan‘ı hayatının neresine koyacağını bekleyip göreceğiz.

Melis Sezen’in hayat verdiği Deren, ki benim için en empatik karakterdi, bu hikâyenin en büyük kaybedeni. Evet, belki anlamlandıramadığı bir sevgisizlikle büyümüş ama diğer iki kardeşe kıyasla düzenli bir hayatı, harika bir mesleği, kendisini seven bir erkek kardeşi var. Gerçeklerin peşine düşüp Güneşlibahçe’ye geldiğinde ona can aldıran kader, daha başka nelere gebe, zaman gösterecek.

Kardeşlerin İpek’in etrafında toplanıp o küçük kasabayı kendilerine yuva yapıp yapmayacakları, cinayete şahit olan birilerinin olup olmadığı, annelerinin onları niye terk ettiği, Emre Kınay’ın karakterinin Çilem’le ne yapmak istediği, ortak sırlarını ne kadar saklayabilecekleri, Azra ile Çilem yüzleşmesi şimdilik hikâyenin attığı düğümler olarak önümüzde duruyor.

Dizinin sırtını yasladığı dünya, Ege’nin doğası ve mimarisi olunca rejiye evren kurmak konusunda hiç iş düşmemiş. Bu hazıra konma hâli, dünyanın içine girebilmeme mani oldu. Mekânlar hazır olunca kostümler de kendini akışa bırakıp gitmişti sanki. Özellikle İpek’i annesiyle yan yana düşününce uçuş uçuş şifon eteğini ve topuklu pabuçlarını ortama hiç oturtamadım. Çekim açılarında, planlarda hiçbir olağanüstülük yoktu, dümdüzdü. İki sahne evvel uçurumun kenarından sallanan arabanın pırıl pırıl ortaya çıkmasını anlamlandıramadım. En baştaki gömülme sahnesinde hiçbir duygu alamadım. Flashback kullanımını heyecanı öldürdüğü için yersiz buldum. Azra’nın çaldığı paraları yetimhaneye bıraktığı sahne, mesaj kaygısıyla çekilmiş izlenimi veren bütünden kopuk bir parçaydı. Dolayısıyla tüm bunları üst üste koyduğumda rejinin benden geçer not aldığını söylemem mümkün değil.

Sevgili Geçmiş, şiddet mağduru kadın söyleminden yola çıkmış olsa da bu, şimdilik ana hikâyeyi destekleyecek bir araç olarak kalmış görünüyor. Günün sonunda farklı konusuyla, castı kendisine yakın bulan seyircinin ilgisini çeker kanaatindeyim. Ben daimi izleyicisi olmam ama yolu açık şansı bol olsun.

Yazan, yöneten, oynayan ve emek verenlerin yüreklerine sağlık.

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.